İçeriğe geç

Haçın Gölgesinde Hilal

Bölüm 7 · 6 dk okuma

Haçın Gölgesinde Hilal

Bölüm 7

Kralın Kız Kardeşi

Meryem odasına girdi, kapıyı sertçe kapadı ve kapıya sırtını dayayarak kendini yere doğru yavaşca bıraktı. Derin bir nefes verdi. Komutan onu orada öldürebilirdi, yapmadıkları şey değil demi?

"Allahım, sen bana ihsan eyle aklıma mukayyet ol, beni bu iblislerden koru yalvarırım. Hayatta kalıp, burdan kurtulmanın bir yolunu bulsam yeter..."

Elleriyle yüzünü örttü ve sonra saçlarına geçirdi parmaklarını, sadece bir kaç saniye öyle kaldıktan sonra ayağa fırladı. Cama yaklaştı, yaklaşırken yatağın kenarından geçtiği esnada şalını çıkarıp yatağa atmak istedi fakat eline hiçbir şey gelmedi. Kafasını örttüğü tülü dışarda kaybettiğini hatırladı. Onu özenle seçmişti neredeyse burda geçirdiği her gün o eşarbı takmıştı, rengini de çok sevmişti oysa... Komutan... Yani Raymond sağolsun, korkudan ne yaptığını şaşırmıştı kız o an. Lanet edip kendini yatağa atıverdi. Gizemli yabancının verdiği, şiir kitabını sakladığı yerden çıkardı, Rozariyi kitabın arasından çıkarıp yatağın üzerine nazikçe koydu. Bir haftadan fazladır, yabancıyı görmediği için kütüphaneye gitmiyordu. Belki de yeniden gitmeliydi...

Gece geç saatlere kadar kitabı okurken uyuyakalmış, o uykuya daldığunda güneş zaten doğmaya başlamıştı. Ertesi günün akşamına kadar uyudu, akşam yemeğinden bir saat önce kadar uyandı, kendine çeki düzen verdi. Zaman algısı bir anlığına yanılttı onu. Böyle kitap okumak olmaz olsun diye düşündü. Cama yanaşıp etrafı seyretmeye dalmışken böyle yalnız kalmanın şuan ne kadar iyi hissettirdiğini düşünüyordu ta ki kapının bir anda çalınışına kadar. Kız yerinden hopladı.

Meryem (içinden):ARRGGGHHHHH! GİT RAHAT BIRAKIN BENİ RAHAT!! LANET EDİYORUM SİZE!!
Meryem: Girebilirsiniz.

Rudabe içeri girdi, başı önde şekilde. Meryem onu böyle görünce sinirli ama aynı zamanda sitemle yanaştı. Kendinden birini böyle görmeye içi el vermiyordu.

Meryem: Rudabe, sana böyle durma demiştim, benim karşımda en azından. Benden yana ferah olabilirsin zira müminin varlığı etrafına ancak eman ve selamet verir, korku değil kardeşim.
Rudabe: Emredersiniz... sağolasınız, şefkatinize duacınızım....

Gereksiz yalakalığa istemsizce göz deviren Meryem devam etti.

Meryem: Söyle bakalım, ne oldu?
Rudabe: Güneş odasına çağırılıyorsunuz, yaklaşık 10 dakika sonra yani...
Meryem: Akşam yemeğinden yarım saat önce.
Rudabe: Evet! Evet hanımım...

Meryem yere bakıp düşündü, merakını dile getirdi.

Meryem: Bahsettiğin odanın nerede olduğunu söyle, kendi başıma gitmek istiyorum. Hem güneş odası da nedir?
Rudabe: Tabi Hanımım, size çıkmadan tarif ederim. Güneş odasııı... bizim kültürümüzde adı ne diye geçiyor, inanın bilmiyorum fakat aile odası gibi düşünün, kralın ailesiyle vakit geçirdiği oda, birlikte sohbetler ederek, aile yemekleri yedikleri oda. Hatta kraliçeler genelde gün boyu orada nedimeleriyle nakış yapar... Tabi... kralımızın ne eşi, ne çocukları, ne de zaman geçirebileceği burada kalan bir ailesi var o yüzden orası genelde boştur...
...
Çok mu konuştum hanımım özür dilerim, açıklayıcı olmaya çalışıyordum!

Rudabe mahçupca elleri önde birleşik şekilde eğildi, Meryem onu omuzlarından tuttu, dostça gülümsedi.

Meryem: Hayır, hayır. Oldukça açıklayıcıydın, ben sadece içimden düşünüyordum, teşekkür ederim.

Bir anda suratını ciddileştirdi

Meryem: Ama son kez uyarıyorum, bu tavrı bana karşı bırak, iğrenç hissediyorum. Sen benim din kardeşim, benim kölem gibi davranırsan yüreğim rahat etmez, gönlümü ferah tutamaz olurum.

Rudabe sanki daha yeni anlamış gibi kafasını kaldırıp Meryem'e baktı. Bakışlarında sadece bir saniyeliğine parlayan umut, Meryem'e yetti, iyilik bulaşıcı.

Rudabe: Teşekkürler... Meryem.

Meryem gülümsedi. Ruda be de öyle. Daha sonra Rudabe odadan ayrılırken, gideceği odanın yolunu, yerini kıza gösterdi. Meryem anladığını umarak teşekkür ederek onu yolladı. Tam Rudabe gözden kaybolurken Meryem kimle buluşacağını sormadığını hatırladı ve arkadan seslendi.

Meryem: Dur Rudabe kim beni ça--

Rudabe çoktan gitmişti. Meryem ise kendi aptallığına sayıklayıp odasına girdi, hızla yatağının üzerine fırlattığı şalı alıp, aynanın karşısında güzelce bağladıktan sonra odadan çıkarak, çağrıldığı yere yol aldı.

"Güneş odası, aile odası yani hm... Yani kralın ailesi orada vakit geçirir... Beni oraya çağıran kim o zaman? Dur! Ah! Kral?!
... Hayır, hayır. O olsa taht odasına çağırırdı elbet, ne diye beni ailesinin odasına çağırsın? İyice aklım uçmuş..."

Meryem bu düşünceleriyle dalgın dalgın ilerlerken odanın dibine kadar gelmiş zaten çoktan... Kapının önündeki muhafızlar kılıçları çekerek yavaşca kapıyı açtılar. Meryem az önce hiç heyecanlı değildi ama birden içi kıpır kıpır oldu. Kalbinin sesini boğazında hissediyordu, sanki ağzını aralarsa sesi herkes duyacakmış gibi...

Kapı açıldığında içerde tanıdık bir figür gören Meryem, kaşlarını sorgularca çattı. Bu o turuncu giysili "misafirdi". Onu aile odasına çağıracak kadar yetkili, söz sahibi bir "misafir" hem de....

Meryem: Beni çağırmışsınız efendim...

Yabancı şömineyi izliyordu, eli yavaşca kafasındaki kumaşa gitti. Onu kafasından çıkarırken yüzünü Meryem'e dönüyordu.

Yabancı: Efendim mi?

Yüzü ve saçları bir anda süzülerek ortaya çıkan kişi düşündüğünün aksine bir kadındı. Düz siyah saçları vardı, gözleri gökyüzü gibi masmavi, gözlerini aynı bir zamanlar ailesiyle yaşarken Meryem'in de yaptığı gibi çerçevelemişti sürmeyle. Sıradışı bir güzellik bugün Meryem'in görmeyi beklediği bir şey değildi. Az önce ona 'Efendim' diye hitap etmişti bu burada, alışılan haliyle erkeklere hitap etme şeklidir. Kadın da ona bunu soruyordu. Meryem hatasını düzeltmek istedi ama bunun yerine kendinin de anlam veremediği bir söz çıkardı ağzından

.

Meryem: Neden olmasın? Geleneklerinize pek alışamadım.
*Meryem (içinden): Ne diyorum ben?*

Kadın cevaba gülümsedi, cüretkar buldu muhtemelen. Meryem bazen anlam veremediği çıkışlar ve ukalalıklar yapıyordu, elinde olmadan... Kız bir yandan kadını inceliyordu, kolundaki, kulağındaki, boynundaki öücheverlere bakıyor, bir çıkarım yapmaya çalışıyordu fakat nafile. Kim olabiliceğine dair hiç bir fikri yoktu karşısındakinin.

Yabancı: Sizi çağıran benim kendimi tanıtmayarak kabalık ettim, kusuruma bakmayın lütfen. Ben sevgili kralımızın ablasıyım. Sibilya. Siz?
Meryem: Ben...
Sibilya: Hahah! Biliyorum elbette, Meryem hm? Siz beni tanımıyorsunuz lakin ben sizi tanıyorum. Oturun lütfen.

Şöminenin karşısındaki aşırı derecede rahat gözüken koltukları işaret ediyordu. Meryem ellerini önğnde birleştirmiş şekilde geçti ve oturdu. Sibilyanın tepkisi sadece onun merakını körükledi. Neden çağırıldı buraya?

Sibilya: Ee önce kendini anlatmalısın direkt konuya giricek kadar kaba yetiştirilmedim. Aileniz nerede?

Meryem bir anda duraksadı. Birisi sanki kalbime iğne saplamış gibi hissetti.

Meryem: E- O-onlar... şey...

Sibilya ona sabırla, tepkisiz bir ifadeyle bakıyordu.

Meryem: Öldüler... Hayır afedersiniz, öldürüldüler... Sizin adamlarınız tarafından..

Meryem bunu söylerken korkmalıydı belki ama korkmadı. Bu doğruydu ve bu doğru onun kalbini paramparça ediyordu, dile getiremeseydi sadece daha da mahvolmuş hissederdi. Yüzlerine söyleyebilmek en azından cesur hissettiriyordu.

Sibilya: Hah...

Sibilya gözlerini yer dikerek bir saniyeliğinee düşündü, kıza kızmadı, başkası olsa Meryem lafı yemişti çoktan.

Sibilya: Trajedi, bu insanların böyle canavarlaşabilmesi her seferinde yüreğimi şaşırtıyor ve tüylerimi dikeltiyor.
...
Herhalde her gece kardeşim başta olmak üzere hepimizin kellesini ellerine aldığını hayal ediyorsundur hm?

Sibilya son sözü söylerken gülümsedi. Söylediğini komik bulduğundan ya da aşağıladığından dolayı olan bir gülümseme değildi. Değişik bir şeydi işte. Fakat Meryem buna cevap vermedi. Elbette içi öfke doluydu, sabah yatakta kalktığında bu sabahta yaşıyor olduğunu fark etmek canını yakıyordu. Her gece yataraken sabahına kalkamamayı içten içe dilemek çok acı veriyordu. Buna sebep olan her şeyden nefret etmeye engel olamıyordu. Yine de her şeye rağmen onu ayakta tutan tek şey Allah'a olan hayat borcuydu. Kendi bedenine ve canına ne pahasına olursa olsun sahip çıkacak ve nefretin onu ele geçirmesine izin vermeyeceti. İntikam duygusu, öfke, nefret bunlar şeytanın işiydi. Fakat her geçen gün Meryem onun tarafından ele geçiriliyor gibi nefreti büyüyordu sanki. Delirmek istemiyordu, ne olacağını bilmiyordu. Bunları düşünürken ses bir anda böldü.

Sibilya: Ee sormayacak mısın neden çağırdım seni?
Meryem:...? Neden hanımım?
Sibilya: Aslında seni buraya çağırmamın sebebi seni tanımanın yanı sıra benim sana bir soru sormak istememdi... Duydum ki diller hakkında oldukça kapsamlıymışsın...

...

Bölüm sonu

4 yorum