Komutanın bıraktığı yerde bir süre kıpırdamadan durduktan sonra, Meryem, toparlanarak etrafına sağ, sola bakındı. Muhtemelen şuan bulunduğu yerin, daha doğrusu tam yanında, dibinde durduğu duvarın arkasında muhafızlar vardır elbet fakat burası oldukça nezih bir o kadar da ıssız bir yerdi. Saray içinde böyle yerler çok yoktur. Kütüphane de öyleydi. Meryem ıssız yerleri bulmakta gitgide profesyonelleşiyor gibi... Az önce neler olduğunu kendi de algılayamıyordu? Bir anda birbirlerine çok yükseldiler, şimdi tam olmasa da biraz sakinleşince, az önceki agresifleşme çok anlamsız hissettirdi. Doğrusu biraz da utandırdı. Komutan çok lüzumsuz konuştu bu elbette onun suçuydu, Meryem sadece kendi onurunu korumaya çalıştı. Daha fazla bu olay üzerine düşünmek, özellikle komutanı düşünmek ve görmek istemiyordu. Buradaki baskı fiziksel olmasa da psikolojik olarak kendini hissettiriyordu ve dayanması zordu. Bunları düşünerek bir süre kendini ikna etmeye ve dayanmaya çalıştı, fakat bu bulunduğu bilnmedik ortam, herkesin yabancı oluşu, sanki büyük bir hata yapmış gibi hissediyordu. Ya başına bela aldıysa, ya komutan onun hakkında bir şeyler dile getirirse diğerlerine? Zaten burada istenmediğini hissediyordu yeterince, bir de buna nasıl dayanır, düşünmeliydi. Katedrala baktı, aslında bugün oraya gitmek istiyordu ama az önce vücuduna yüklenen adrenalin, korku, heyecan ve sanırım az bir miktar hüzünümsü duygu onun enerjisini çoktan sömürmüştü. Şuan odasına dönmek istiyordu. Üstünü başını sirkeledi. Az önce yerde düşürdüğü eşarba baktı ama gözü göremedi biraz daha arasa bulurdu gerçi fakat az önceki olayı hararetiyle vazgeçti odasına gidince başka alırdı hemencecik. Omuzlarını silkti, başını dikleştirdi, postürünü düzeltti ve bir adım attı sonra iki... Az önce bağırıp çağırmamış gibi usülce özgüvenli bir tavırla saraya geri dönmeye başladı.
Dönüş sırasında uzaktan sarayın kapıları açıldı, kızın gözleri doğal olarak oraya kaydı, her gün geleni geçeni olan bir yer değil sonuçta. Misafir dikkat çeker. İçeri hızla bir beyaz at girdi, hızla girdiğinden muhafızlar geri çekildi, atın sürücüsü içeri girişinden sonra atı durdurmak adına bir kendi etrafında tur döndürdü. Kapı görevlisinin önünde yavaşlayıp durdu. Binicinin yüzü gözü örtüktü, turuncu renkli bir kumaşla gerçekten elleri ve gözleri dışında açık bir yer seçemiyordu Meryem, en azından bu uzak mesafeden. Fakat buna rağmen oldukça şatafatlı görünüyordu, hatta parlıyordu. Meryem sadece kafasını çevirip izlemiş haldeyken, ilgisini çeken bu görüntü yüzünden tüm vücuduyla oraya döndü ve dikilip orada olanları izledi, saklanmaya çalışmıyordu gayet ortadaydı. Binici indi ve kapı muhafızına bir şey söyledi, buradan duyulabilicek kadar net değildi. Binici sarayın girişinin önündeki ilk avluya doğru ilerlerken, etrafında korumaları toplandı, sanki kimseyi ona yaklaştırmak istemiyor gibi. Binici tam içeri giricekken durdu. Kafasını sağa çevirdi ilerde katedralin yolundaki dikilen figüre gözlerini kitledi. Meryem de ona baktı, o an tam bilinçli bir bakış atmıyordu kız, merak sarhoşu gibi düşünün. Ya da birine dalmışsınıdır ve baktığını fark etmezsin ya onun gibi de diyebiliriz. Garip misafir cüretkar bakışlar karşısında bir kaşını havaya kaldırdı kafasını yana eğdi. "Hm?" dercesine... Bu Meryem'in ayılmasını sağladı bir anda gözleri fal taşı gibi açıldı ve kafasını aşağı eğdi, gözleriyle yere baktı, saygı pozu. Kim olduğunu bilmiyordu ama bilmesine gerek yoktu. Başını derde sokmaya niyetli değildi. Kafasını bir süre sonra kaldırdığında ise artık orada kimse kalmamıştı, çoktan içeri girmişler bile.
"Huff... Bugün kâfi miktarda bela aldım biraz sakinleşeyim..."
Odasına gitmek istiyordu. Sanki biraz daha etrafta gezinse daha da olay yaratıcak gibi hissediyordu.
"Biraz daha dolaşayım da sonra kralla da aramda ihtilaf çıkarayım gayrı, hadi Meryem, hadi! Dön, katedral senin neyine?"
Meryem hızla ilk giriş avlusuna girdi, avlunun tam ortasında o gelen kişiyle korumaları, saray şifacısı ile muhabbet ediyorlardı. Ne konuştuklarına dahi bir fikri yoktu. Onlar avlunun ortasında konuşurken ışık, onların üzerine düşüyordu. Meryem ise avlunun kenarında, sütunların gerisinden, mermer zeminin üzerinden, onlara rahatsızlık vermeden ve en önemlisi dikkatleri çekmeden, odasına gitmeye çalışıyordu. Meryemin geçtiği yerde misafir ona arkası dönük şekilde duruyordu, böylesi geçmek daha rahattı, avlu kare şeklindeydi, hızlıca geçip gidicekti köşeyi döndü mü.
Meryem başı eğilmiş şekilde geçerken, turuncu giyinimli, altın ve çeşitli ilginç mücevherler takılı, dikkat çekici misafir onun geçtiği yere oldukça yavaşca dönerek baktı. Diğerlerinin konuşması devam ederken, yabancının bakışları, avlunun karanlık tarafından geçen, mahçup kız figürüne takıldı, onun geçişini izledi, izledi, izledi... En sonunda kız köşeyi dönüceği yere yaklaşınca, o mütevazi duruşunu bozup, kabaca koşmaya başladı ve köşeyi dönüp kayboldu. Onun geçişini izleyen misafir gözlerini kıstı. Sorguluyor muydu? Hayır, hayır...yoksa o... gülümsüyor muydu?...
Şifacı: Şu vakit için beyan edebileceklerimiz bu kadar...-
Şifacının sözlerini tekrar işitince misafir geri konuşanlara döndü. Sonrasında bir parmak hareketiyle yanındaki bir muhafızı kendine çağırdı. Muhafız kulağını ona yaklaştırdı, "misafir" ona bir şeyler fısıldadı. şifacı ve yanındaki iki hizmetli söylenicek şeyi bekledi.
Muhafız: Kızı çağırıyor. Güneş odasına. Yarın akşam yemeğinden sonra.
Şifacı ve hizmetçiler soru sorarcasına baktı.
Muhafız: Yeni kız, sarazen.
Belli ki, bu gezgin(?) gizemli kişi Meryem'in bir sarazen (hristiyanların müslümanlar için kulllandığı bir tür hitap şeklidir, günümüzde anlamı yumuşatılmış olsa da, orta çağ hristiyanları bunu müslümanlara; barbar, vahşi, düşman anlamında kullanmıştır. İslamdaki kafir sözcüğüyle eş değer tutabiliriz.) anlamıştı ya da...Zaten biliyordu. Bunu duyan hizmetliler eğilerek uzaklaştı. Şifacı da selam vererek saygıyla uzaklaştı. Misafir ve korumaları yoluna devam etti...

