Meryem'in ktüphaneye gitmesinin üzerinden 2 hafta geçmişti. Önemli bir meseleden ötürü devletler arası ilişkileri pekiştirmek adına kral ve en sadık askerleri, diplomatları saraydan ayrılalı bir kaç gün oluyordu. Meryem ise ktüphaneye bir kaç gün uğradı ama o yabancıyla karşılaşamadı. Bir daha doğru dürüst gelmedi. Onu göremeyince Meryem 7. günün sonunda pes etti son bir haftadır da kütüphaneye uğramıyor. Yanındaki kitabı ağır ağır okuyor, odasından çıkmıyordu. Geceleri ailesini düşünüyor, kalbinin sıcaklığını korumaya çalışıyordu. Burdaki yemeklerin ne tuzu eksik ne bir şeyi. Muhtemelen en iyi aşcılar hazırlıyordur zaten ama hiçbiri ailesiyle yediği o yemeklerin yerini tutamıyordu. Kitapları eskiden okumayı sevdiği için okuyordu şimdi ise sadece gerçeklikten kaçmaya çalışıyordu. Namaz kılarken artık odaklanamıyordu, duaları yarım kesiliyor gözlerinden yaşlar süzülüyordu ve tekrar başlıyordu sonra tekrar bozuluyor, tekrar başlıyor, sonra bir daha bir daha ve bir daha...
2 Hafta öyle böyle geçmişti sarayda ama hala Meryem ile ilgilenen yoktu. Ne diye getirildi o zaman bu kız buraya? Hala geçiş aşamasındaydı belli ki, biraz daha sabır. Meryem bu süre boyunca hüzünle yaşamaya çalıştı ama artık hüznü yavaşca öfkeye, durgunluğa evriliyordu
Bugün sonunda kral ve yandaşları geri dönmüşler. Rudabe haber verdi. Meryem yine kralı göremedi. Maske taktığını, yüzünü göstermediğini, dindar bir hristiyan olduğunu, genç yaşta neler başardığını çok duydu ama onunla aynı yerde, aynı saraydayken bile onu göremedi daha. Kız onun huzuruna çıkarılıcağını sanıyordu. Meğerse işler öyle değilmiş... "Meryem gibileri kimmiş ki" onun huzuruna çıksın. İtleri kızla ilgilenir zaten, değerli kralımız böyle alt insanlarla muhatap olmaz herhalde değil mi? Boşversene. Meryem'in artık biraz hareket etmesi gerekiyordu. Ayağa kalkıp yatağın köşesine astığı şalı aldı, burda olduğu ilk gün ona vermişlerdi bu eşarbı. Kızın hiç böyle pahalı örtüleri olmamıştı, sanırsa bu yüzden diğerleri ne kadar şaşaalı olsa da bu bir ayrı güzel geliyordu onun gözüne. Sürekli de bunu takıyordu. Bugün artık hazırlanıp dışarı çıktı büyük bahçeye değil, katedrala gitmek istiyordu. Erkenden hazırlandı ve çıktı. Kimsenin onu garipsememesini umuyordu ama Meryem'in durumu kraliyet için alışılmış bir "misafirlik" olmadığından bu kız onların hiç bir zaman normal bakışlar atacağı bir şey değil. Bu konu üzerinden dikkat çekmek onu ayrıca çok rahatsız ediyordu.
Meryem (içinden): Hava ne kadar güzelmiş...
Dışarda rüzgar yüzüne güzel güzel çarparken, katedral git gide yaklaşıyordu. Etrafa bakınarak yürüyen Meryem çeşmeli bahçenin (ismi varsa dahi bilmiyor, kız o bahçeyi kafasında böyle kodlamış bile) çeşmesinde, tek başına çeşme başındaki mermerlere oturmuş komutanı gördü. Onunla tanıştığı zamandan farklı görünüyordu. Kız burda geçirdiği zaman boyunca, özellikle haçlılar hakkında hem Rudabe aracılığıyla, hem de kütüphanede geçirdiği zamanla haylice şey öğrenmişti.
Haçlı ordusunun komutanları, sadece asker değillerdi. Aynı zamanda büyük dindarlar, kontlar, aşırı soylulardan oluşurlardı. Bazıları azizlik yapan din adamları da olurmuş aynı zamanda. Fakat istedikleri kadar soylu ve rütbeli olsunlar, hiçbiri elini kolunu sallayarak kralın sarayına giremez. Ancak siyasi veya özel bir davet kılınmadıkça kati suretle giriş yapamazlardı. İstisnalar varmış tabii, örneğin Kral Baldwin'in en yakınlarından, onun naibi (vekili) olan olan ve kral daha çocukken onun için diplomatik görüşmelere giden Trablus Kontu III. Raymond gibi komutanlar için bu kurallar daha gevşekmiş. Bu isim tabi uç bir örnek. Kont Raymond kim mi? O kralın Naibi'dir (Naib, kral vekili demektir, günümüzün başbakanı, adalet bakanı ve büyükelçilik gibi işlerinin o dönemde tek kişi tarafından yapıldığı görevin ismi, sadrazamlıkla eş değerdir. Dönemin Pargalı İbrahim'i ve Kanuni Sultan Süleyman'ı gibi düşünün.) Tabi onun gibi bir komutan bile saraya adım atınca silahlarını, kılıcını vs. ve askeri kimliğini bir kenara bırakmalıymış, ne kadar yakın olursan ol kralın güvenliği adına bu yasaktır.
Meryem gizlice adamı seyretmeye başladı. Diz altına kadar uzanan, beli deri veya işlemeli kemerlerle sıkıca bağlanmış ince keten, oldukça muhafazakar bir giysi vardı adamın üzerinde. Erkek, parmaklarındaki büyük altın yüzüklerden biriyle oynuyordu. Yüzünü incelerken adamın kaşlarını çatmaktan azıcık kırışmış alnına baktı, mavi gözlerine, hafif uzamış sakallarına, yaşının 33-35 arası olduğunu düşünmek gibi spesifik bir tahminde bulundu kız. İyi güzel de ona ne ki komutanın yaşı değil mi? Umrunda olmadan geçip gitmeliydi ama ne yaparsın meraklı kız işte...
Meryem (içinden): Akılsız, Meryem! Ne yapıyorum ben, ya biri görse? Başıma daha fazla bela gelemez dedikçe kendime yenisini çıkarmanın bir yolunu buluyorum illahi... Kalk, kalk! Gidiyoruz!
Kız yaptığı bu anlamsız gözetlemeye ve kendi kendine lanet edip ayaklanma kararı almıştı ki komutan kendi kendine arkası kıza dönük şekilde konuşmaya başladı birden:
Komutan: Kılıçsızlığımdan dolayı doğru anı bekleyip, ben tam savunmasızken harekete geçerek kafamı bir taşla ezmeyi düşünmek gibi bir akıl yoksunu planın mı var, yoksa düz telbe misin?.. Yürek mi yedin, sarazen?
Meryem'in yerinde sıçramasıyla geri çekilişi bir oldu, ayağa takılıp, birde yere düşer gibi olup, şalını da yere düşürdükten sonra, geri toparlanışı utancına utanç katmaya yetti. Meryem arkasına dönüp, yere sürtünen eteğini vurarak temizleyip, kafasına taktığı eşarbı da yere düşmüştü, yere bakınıp nerde olduğunu eliyle aradı çabuk çabuk. Buharlaşıp kayıp mı oldu yahu? Daha az önce şuradaydı, uçtu mu ki? Gerçi bundan çok ilgilenmesi gereken başka bir mesele vardı şuan.
Meryem (içinden): Allah kahrtemesin, biliyordum böyle olacağını! Esrik, esrik, esrik! Bir şey uydur hemen! Arrghhhh..!
İçinden kendine laflar edip bahane bulmaya çalışırken geri komutana doğru döndü. Dönmesiyle burnunu adamın göğsüne çarpması bir oldu. Çat! Beklenilenden sertti... Komutan dibine kadar gelmiş o farkında olmadan, kız dönüşüyle de komutana samimi bir selam vermiş oldu. Kendini geri atıp burnunu tutan Meryem'i tepkisizce izleyen komutan kızı baştan aşağı süzdü ve kaşlarını çatarak aşağı farklı bir tarafa doğru baktı. Ne düşünüyordu?
Meryem bu anlamsız sakar tavrından dolayı kendine çok sinirlendi çünkü normalde böyle sakar bir kız değildi. Kendini biliyor aklı başında, ağır başlı bir kızdır. Bugün ne oluyor? Bir de komutanın karşısında hiç iyi bir izlenim değil, insanların, onun salak olduğunu düşünmesinden nefret eder.
Meryem: Aa-afaf-afedersiniii~zz~~ Bir lahza, bu-rn..burnum kanıyor galiba...
Komutan gözünü devirdi ve kıza yaklaşırken konuştu
Komutan: Biraz daha abartırsan, şifacıları çağıracağım, seni masaya yatırsınlar topluca tedavi etsinler bir de dilersen ha? Hahh... Ver bakayım ben, yoktur bir şey.
Komutan Meryem'e yaklaştı ve kızın kendi burnunda tuttuğu ellerini yavaşca aşağı indirdi. Kızın çenesini kendi tutarak kaldırdı burnuna bakmak için. Meryem çenesinde soğuk deri eldivenli parmakları hissedince gözlerini kaçırdı. Komutan kafasını eğip kızın burnuna baktıktan sonra konuştu
Komutan: Aptal kız, dediğim gibi işte.
Meryem: ...
Komutan kızın yüzünü incelerken, kızın uzun kirpikleri, kalın ve şekilli kaşlarına baktı, kız ona bakmıyordu gözlerini kaçırmış yere bakıyordu, bir anlığına adam şuan yaşanan şeyi unutur gibi oldu. Sonra kendi dikkatinin dağıldığını fark edince duraksadı. Krallığın en yüksek rütbeli, savaşlarda büyük başarı yapmış, hiçbir zayıflığı bulunmayan bu komutanın şuanda uğraştığı şey de ne böyle? Aniden, kızın çenesinden elini çekti, bir anda bakışları değişti ama iyi yönde değil. Bir şey onu şaşırttı veya korkuttu mu? Sinirin verdiği bir sırıtma olur ya, aynen ona benzer bir sırıtmaya geçen adam konuştu sesi normalden yüksekce...
Komutan: Ucuz, çok ucuz! Bu numaraların işe yarayacağını sana ne düşündürdü? Ne ahlaksızlık ama. Dikkatimi mi çekmeye çalışıyorsun? Hah! Beni etkileyebileceğini mi sandın gerçekten, ifrit? Böyle çürümüş numaralara başvuracak kadar ucuz ve aciz olacağını nasıl düşünemedim, benim hatam! Bana bir daha yaklaşmaya çalışma, sakın... Sakın!
Komutan arkasına döndü ve kemerini düzeltti, boynunu sağa sola esnetti ve gitmek için bir adım attı. Bu sırada Meryem içinden şöyle düşünüyordu
Meryem (içinden):Ha?.. Ne dedi o?.. Ben? Onu etkilemek, ilgisini çekmeye çalıştığımı mı sanıyor? Ne cüret... Ne... Pislik herif... Benimle nasıl konuşuyorsun, sen kimsin? "İfrit" ha? Sakin olmalıyım, şş sakin ol Meryem, celallenme... Huff...
Dolaylı olarak namusuna dil uzatılmış olduğundan onuru ve gururu bunu kabullenemedi. Ailesi onu çok iyi yetişirmişti oysa ki... Eğer babası kızına böyle denildiğini duysaydı, çok üzülürdü. Ailesi tarafından hep ahlaklı biri olması öğretilmiş bu kıza, ailesini katleden kafirlerin komutanı mı dil uzattı yani şimdi? Göz karartıcı bir öfke. Haksızlığa uğramanın öfkesi. Kendini tutamayıp çok az uzaklaşmış olan komutana bağırdı:
Meryem: Dön bakalım buraya, öyle çekip gidemezsin, kendini ne zannediyorsun sen? Size kendimi beğendirmek mi, hahahh!! Güldürmeyin, sizi etkilemek isteyen bir kadın ya zorunda bırakılmıştır ya da birinin karnını doyurmasına muhtaç kalmıştır! Şahsen sizi gördüğümde tek hissettiğim şey hemen şuraya inzicar etmek! Kati suretle aklınızdaki gibi bir şey olmasada keşke olsaydı diye dua etmelisiniz çünkü ancak böyle bir durumda bir kadın sizinle ilgilenirdi, normal şartlarda sevilmenize ihtimal verilmez!!!
Bu sözler yeterli gelmez bir de yere tükürür. Bir saniye geçmeden komutan kızın dibinde belirir ve boynundan tutarak onu oldukları yerden, çimlerden yapılmış duvara kadar sürükledi. Kızı duvara vurdu, şükür ki duvar çimenden olduğundan yumuşaktı. Kız komutanın yüzüne meydan okurca baktı, ondan korkmadığını göstermek istedi. Ailesi, topluluğu ondan alındı, neyden korkacak, sevdiklerine zarar verirler diye mi? Komutan burnundan soluyordu.
Komutan: Haşarat, hepiniz haşaratsınız! Halini görmüyor musun? Hala sevilmekten mi bahsediyorsun? Sevilmek mi? Sevilmeye ihtiyacım yok! Sen konumunun farkında değilsin, kadın. Şuanda seni sadece boynuna biraz daha bastırarak-
Meryem: Öldürür müsün?! Öldür! Öldür! Öldür! ÖLDÜR! ÖLDÜR! Beni şimdi, şuan, bizzat kendi ellerinle öldür komutan! Bunu istyiorsun, bunu istiyorum!! Her şeyimi aldınız HAHAHAH HER ŞEYİ! Ailem, sevdiklerim, dostlarım, mutluluk! Hiç bir şey bırakmadınız bana! SEN KİMSİN Kİ BENİMLE BÖYLE KONUŞUYORSUN, KİMSİN, KİMSİN KİMSİN?
Komutan öfkeyle kızın gözlerine bakıyordu, kız ondan güçsüzdü açık ara farkla. Yine de gözlerinde aynen söylediği gibi korku yoktu. Kızın gözleri kan çanağı gibi kıp kırmızı olmuştu, bağırarak çırpınıyor bir de ağlıyordu. Yaşlar akan gözleri, adamın öfkesini ezip geçen, farklı boyutta bir öfkeyle bakıyordu. Komutan bu bakışı bir yerden tanıyordu...
Meryem'in öfke krizi devam ediyordu ama komutan bir anda onun boynunu bırakınca afalladı ve refleks olarak geri çekildi. Boynunu tutan Meryem komutana baktı, nefesi zorlanmadı, demek komutan düşündüğü kadar güç uygulamamış kıza. Kız kafasını kaldırıp yavaşca, çekinerek aynı zamanda kaşları çatık, öfkesini gizlemeyerek adama baktı. Komutan kıpırdamıyordu, arkası dönük duruyordu sadece. Yaklaşık iki dakika kadar ikisi de nefes almak dısında bir şey yapmadı. Komutan en sonunda kıza dönüp baktığında Meryem o sırada ayağa yavaşca, yeni kalkıyordu, kız duruşunu dikleştirdi. Kendini güçlü göstermeye çalışıyordu, içten içe zavallı durduğunu biliyordu ama yine de dimdik duruyordu-
Komutan: Raymond.
Meryem boş boş baktı.
Meryem:..?
Komutan yine duraksadı. Meryem adamın ne düşündüğünü merak ederken onun ciddi anlamda deli ve sorunlu olduğunu düşünüyordu.
Komutan: Kim miyim? İsmim bu.
Komutan: Raymond.
** Meryem'in Aklına gelir:
"İstisnalar varmış tabii, örneğin Kral Baldwin'in en yakınlarından, onun naibi (vekili) olan olan ve kral daha çocukken onun için diplomatik görüşmelere giden Trablus Kontu III. Raymond gibi komutanlar için bu kurallar daha gevşekmiş."
***
Komutan cevap hakkı tanımadan oradan hızla uzaklaştı, o uzaklaşırken kendinden emin adımları, altın takıların şıngırtısını duyabiliyordu...





