Sarsıntı ve bunalma hissinden dolayı Meryem gözlerini açtığında karşısında ona bakan korkmuş insanlar, çocuklar gördü. Hepsi tanıdık yüzlerdi. Hayır, hayır hiçbiri kabus değilmiş. Meryem ilk defa açmıyordu gözlerini, birkaç gündür yoldalardı zaten, sadece her sabaha aynı kederle uyanıyordu. Sıkışık bir araçtalardı. Meryem ne yemek yiyor ne başka bir şey yapıyordu. Sadece dua ediyordu. Allah'tan başka sığınabileceği bir yer yokmuş gibi hissediyordu. Ailesinin yası kolay kolay geçmeyecekti. Zübeyde onunla konuşmaya birkaç defa çabaladı ama nafile.
Meryem gel bak su iç biraz rengin solmuş hep kardeş....
Kız kardeş uyu biraz göz altların hayra alamet değil!
Dua mı ediyordun? Allah kabul etsin... Ben de hepimiz için ediyorum, bak ne dicem...
Cevap yok, uzun süredir konuşmuyordu. Araç birden durdu ve herkesi zıplattı. Bu seferki fren ihtiyaç molası için değildi. İki asker, herkese inip sıraya geçme emri verdi. Herkes birbirine baktı çünkü bilmedikleri bir dil konuşuluyordu. Asker araca yumruk atınca herkes irkildi. Daha fazla şiddet istemeyen Meryem öne atıldı. İbrahim Efendi ona üst düzey eğitim vermişti ve bunlar arasında dil eğitimi; Eski Fransızca ve Latince'yi de epeyce öğrenmişti Meryem. Bu o adamların diliydi. Meryem askerlere onların dilinde konuşunca askerler önce affalladı
Meryem: Onlar dilinizi bilmiyor lanet olsun bekleyin!!
Birbirlerine bakan askerlerden biri konuştu
Asker: Söylede insinler o zaman zeki kadın hm?
Diğer asker pis pis güldü. Meryem onlara, dostlarına seslendi
Meryem: İnin kardeşler ben size elimden geldiğince ne dönüp bittiğini çevirmeye çalışacağım elbet...
Herkes indi ve askerlerin dediği sıraya geçti. Anlaşılmicak bir şey yok, burası köle pazarıydı. Karşıda ahşaptan bir sahne vardı oraya tek tek çıkartılırsın ve seni almak isteyenler fiyat sunar. Peki kimse almak istemezse? Şey bunu düşünmemek en iyisi, olmaması için dua etmeliler...
Sahneye hep beraber çıkartıldılar sırası gelen öne çağrılıp sunuluyordu... Önde reklamı yapan kişinin söylediklerini, Meryem, dostlarına çeviriyordu. Belki ne gereği var sanki kaçmalarını sağlayacak diye düşündünüz ama hayır. Yabancı bir ortamda anlamadığın şeyler konuşuyolar ve başına ne gelebilir bilmiyorsun. Bu korkunç, herkes için öyledir. Bu yüzden bu bir nebze rahatlamalarını sağlıyordu.
O gün, kralın maiyetinden bazı devlet erkanları da oradaydı, lordlar, komutan vs... Yolculukları uzun ve yorucu geçtiği için bu "açık artırma" yerinde mola vermişlerdi ve gelmişken satışı izleyip köleleri inceliyorlardı. Genelde bunu yapmazlar, çok nadirdir hatta hiç böyle bir şeye rastlanılmazdı. Komutan ortada müsteşarları yanında duruyor sohbet ediyorlardı.
Şövalye 1: Bir avuç vakit kaybı dışında bir şey göremiyorum dostlar
Şövalye 2: Hmhm, katılıyorum buraya uğramak için çok yanlış bir gün seçmişiz gibi, burada sadece kadınlar ve çocuklar var neredeyse
Onlar konuşurken, komutan, köleleri gözlemlerken arkada esir tüccarı her konuşup bir şeyler söylediğinde dönüp fısıldayıp yanındaki arkadaşlarına söylenenleri açıklayan bir kız gözüne çarptı. Oldukça zayıf kalmış, çökmüş durumda görünen, eşarbı kafasında durması gerekirken boynuna düşmüş bir kız... Ama öğrenilmesi en zor dilleri bir arada bilmesinin ilginçliği bir yana, bildiği diller siyasi açıdan bu dönemde oldukça önem taşıyan bir kaç dilden biri. Eski Fransızca, latince, Arapça ve muhtemelen Farsça. Komutan içinden bu kızın başka dilleri de bilebilme ihtimalini düşününce bu kızı başka birinin satın almasına izin vermemesi gerektiğini fark etti. Siyasi anlamda, iletişim, uzlaşma ve başka birçok konuda dil bilmek, aracı bulmak çok zordur, hele ki ikiden fazla dil varaa işin içinde... Komutan sıra Meryeme gelene kadar bekledi. Yanındaki askerleri sıkılmıştı bile neyi beklediklerini anlamıyolardı.
Sıra sonunda Meryem'e geldi çattı. Daha esir tüccarı bir şey diyemeden general öne çıktı. Onun adımı tüm kalabalığı susturmaya yeterliydi.
Komutan:Alıyorum
Tek kelime ve kimse karşı çıkamaz. Güç böyledir. Meryem kafasını kaldırıp dehşetle diğerlerinden farklı bir zırha sahip adama baktı. Ayrıca belli ki etraftakiler ondan çekiniyor. Meryemin başından aşağı bir titreme ve korku başladı. Etraftaki soylular ise her çıkan köleye bakıp bağıra çağıra yorumlar yaparken, kraliyetin en asillerinden olan adamın tek sözüyle hepsi susup birbirleriyle bakışıp fısıldaşmaya başlamıştı. Kıza anlamayarak bakanlar, komutana dönüp çekine çekine alttan bir şekilde hayranca bakanlar...
"Hayır hayır hayır hayır hayır"
Esir Tüccarı: Milord! Monseigneur! Bu bir onurdur... Sizindir!
Meryemi elleri önde kelepçeli ve bir de kelepçeye bağlı uzun bir zincirle komutana verdiler. Saraya gitmek için yola çıktılar. Onlar at üstünde yavaş yavaş dinlene dinlene ilerlerken Meryem komutanın tuttuğu zincire bağlı olarak ayakta yürüyordu tüm yolu. Yol boyunca hiç sesi çıkmayan Meryem, sadece Allah'a dua ediyordu. Yine. Askerlerin arkada konuşmalarını işiten Meryem onları dinlemeye başladı.
Asker 1: ...ee demirciye uğramayacak mıyız ki? Öyle hatırladım
Asker 2: Komutan, plan değişikliğine gitti şu öndeki kadın var ya... Onu saraya, krala teslim edecekmiş.
Asker 1: Ne? Saçmalık. Çevirmen eksiğinin büyük bir sorun yarattığını duydum ama kralın özel ilgisini vereceği kadar olduğunu bilmiyordum.
"Kral... Çevirmenleri mi olucakmışım?" Meryem kralın kim olduğunu sorgularken sesli şekilde sorguladığınu fark etmeden kendi kendine konuşmaya devam etti.
Kral...Ha? Kralları kimmiş ki bunların?
Komutan, düşünülenden donanımlıymış anlaşılan çünkü şaşırtıcı bir şekilde Arapça konuşarak kıza arkadaki askerlerin konuşmasını duyduğunu farz ederek cevap verdi.
Komutan: Çok mu meraklıyız?
Meryem önce yorgun argın, içi sıkılmışca cevap vericekti, bir anda konuşulan dilin kendi dili olduğunu fark edince ayıldı. Komutana baktı arkası dönük, profesyonel ve çok rahat bir tavırla atını kontrol ediyordu. Kızın bakışını hisseder gibi kafasını çok hafifçe geri çevirip bir bakış atıverdı. Kız anında kafasını ve bakışını aşağı indirdi. Komutandan alaycı tarzda çok kısa bir sırıtış sesi duyuldu. Sonrasında askerlere emir verdi.
Komutan: Kızı boş atlardan birine oturtun. Sonra yanıma getirin.
Kısa süreliğine herkes durup bu emri yerine getirdi. Kız yanındaki askerle bir ata doğru ilerledi, rengini, cismini umursamamıştı, farkında bile değildi ta ki atında oturan askerin birinin lafını işitene kadar.
Asker: Heyy, Levon!! Kızı bizimkiler gibi olanlara... hele hele o beyaz ata hiç oturtma! Şu kıza baksana üstü başı murdar olmuş. Hahah kendi de kapkara bir şey zaten, gitte onu şurdakine bindir. Yeter de artar.
Bu sözden sonra diğer askerlerin kahkaları da duyuldu. Kafamı bahsettikleri ata çevirdiğinde, diğer atlata kıyasla daha koyu renkte olan, hatta diğerlerinden boyut olarak daha küçük kalmış atı gördü Meryem. Bu "aşağılamaya" karşın kızın hissettiği şey öfke, utanma veya benzer başka bir şeydi değildi. Kız ata bakınca içi acıdı, onu o askerlerin de dediği gibi kendine benzetti ama kötü bir benzetme değildi bu. Etrafındaki diğer atlara göre zayıf düşmüş, gelişimde geri kalmış fakat doğru bakımı ve eğitimi uygularsan hepsinden görkemli olucak, hepsini hızda geçecek bir attı bu. Yanındaki askerde, ismi Levon olan, gülüyordu, gülerken Meryem'e bakınca, onun ata bakışını görünce, gülmeyi bıraktı. Ne hissetti acaba? Ona o ata binmesine yardım etti. Tekrar Meryem'e bakan Levon kızın bu ata binmekten oldukça memnun göründüğünü fark etti. O sırada uzaktan onları izleyen komutan da her şeyi sessizlikle seyretmişti, kızın düşüncelerini okumaya çalışır gibi gözlerini üzerinden çekmiyordu.
Yola çıktıklarında, komutan, kızın atının ipini kendi kontrolüne bağlamıştı, kaçma ihtimaline karşı. Herkes komutanın gerisinden yolda ilerliyor, kız yanından. Atı gerçekten adamın heybetli atının yanında çok küçük kalmıştı. Sessizce kendi atına bakan kız, hiç bir şey demeden yorgunluktan ayakta uyuyakalıp hemen geri dikiliyordu. Komutanın sesiyle kendine geldi.
Komutan: Az önce kendi kendine konuşurken, kralı merak ediyordun. "Kimmiş ki onların kralları?" Kulağıma küçümseyici geldi. Hm?
Meryem: Yok, yok efendim. Amacım öyle bir şey değildi, ben... Yorgunum kusura bakmayın. Normalde tanırım elbet, sanırım kafam bir süredir iyi çalı-
Komutan: Kral IV. Baldwin. Genç kral Şanı tüm diyarlara yayılmıştır. Sizin milletinizin deyişiyle, Kudüs Meliki.
Meryem gözlerini fal taşı gibi açıverdi.




