Dönüş yolu, gidiş yoluna hiç benzemiyordu. Sabah, dağ evinin verandasında sisin içinde duran o iki kişiden eser kalmamıştı. Mert direksiyona geçmişti, Selin cam kenarına yapışmıştı. Aralarında bir metre mesafe vardı ama sanki iki şehir vardı. Mert bir ara dikiz aynasından baktı, sohbet açmaya çalıştı. “Dün gece... iyi geldi bana. Uzun zamandır böyle gülmemiştim.” Selin, çantasının sapıyla oynuyordu. Sesi dümdüz çıktı.
“Mert Bey, dün geceki nezaketiniz için teşekkürler ama artık işimize odaklansak iyi olur. Ben derginin editörüyüm, siz de fotoğrafçısısınız.”
Mert Bey.
O iki kelime, Mert’in göğsüne soğuk bir taş gibi oturdu. Dün gece mum ışığında adıyla gülümseyen kadın gitmiş, yerine kartvizit gibi konuşan bir kadın gelmişti.
“Ne oldu?” diye sordu Mert, şaşkınlığını gizleyemeyerek. “Sabah telefonda konuşurken bir şey mi...”
“Hiçbir şey olmadı,” diye kesti Selin. “Sadece kendime geldim. Profesyonel kalalım.” Mert daha fazla üstelemedi. Ama yol boyunca aklı aynı soruda takılı kaldı: Ben neyi kaçırdım?
Selin masasına oturur oturmaz telefonuna sarıldı.
Kızlar Acil Durum Grubu
Selin: Kızlar ben salağım. Resmi olarak salaklık unvanımı alıyorum
Elif: Ne oldu?? Fırtına romantizmi iyi gitmemiş miydi?
Selin: Çok iyi gidiyordu. Ben de bir an gerçekten bana farklı baktığını sandım
Deniz: Eee?
Selin: Telefon konuşmasını duydum. “Selin’in projedeki varlığı ilgi çekecek, bu proje kariyerim için kritik” falan diyordu. Meğer adamın tek derdi PR ve kariyeriymiş
Selin: Yine aynı hikaye. Önce kibar davran, güven kazan, sonra kullan
Elif: Emin misin yanlış anlamış olmayasın? Adam herkesin önünde Emin Bey’e posta koydu senin için
Selin: Zaten benim gibi bir kadına kim niye gerçekten baksın ki? Mantıklı olan bu. Ben işime bakacağım
Deniz: Selin...
Selin: Karar verdim. Profesyonel çizgiden asla sapmak yok. Mert Bey ve ben. O kadar.
Telefonu bıraktı, dosyalarına gömüldü. Ama satırları okumuyordu. Gururunu korumak için duvar örüyordu ve tuğlaları tek tek kendi elleriyle diziyordu.
Öğle arası, derginin iki sokak arkasındaki salaş kafe. Burası Aura çalışanlarının cilalı dünyasına hiç benzemiyordu. Ahşap masalar, kek kokusu, fonda eski Türkçe pop. Selin ile Ceren köşe masaya kurulmuştu. Ceren ablasına profiterol ısmarlamıştı.
“Ye şunu,” dedi Ceren. “Suratın sirke satıyor.”
Selin kocaman bir çatal aldı, gözlerini mutlulukla kapattı. “Allah’ım bu çok iyi. Evlenebilirim bununla.”
Ceren güldü. Selin de güldü. İçten, kahkahalı, omuzları sarsılan bir gülüş. Sonra eliyle hikaye anlatmaya başladı, mimikleriyle dergideki dedikoducu editörün taklidini yaptı. Ceren’in saçındaki kırıntıyı alıp düzeltti. O sırada kafenin tenha köşesinde, Mert oturuyordu. Bir iş toplantısı için erken gelmiş, kahvesini beklerken kapıdan girenleri görmüştü. Kalkıp “selam” verecekti ki durdu. Selin’i böyle görmemişti. Dergideki Selin başkaydı: zırhlı, hazırcevap, kontrollü. Dağ evindeki Selin başkaydı: yumuşak, savunmasız.
Bu Selin ise... özgürdü.
Kahkahası sahte değildi. Tatlıyı yerken gözlerini kapatışı utangaç değildi, keyifliydi. Kardeşine bakışı şefkatliydi. Mimikleri canlıydı. Mert, podyumlarda çektiği o 36 beden, duygusuz, kusursuz modelleri düşündü. Hepsi güzeldi ama hiçbiri canlı değildi. Hepsi aynı poza, aynı bakışa hapsolmuştu. Karşısındaki kadın ise pırıl pırıldı. Doğaldı. İçtendi. Mert ilk kez, hem de midesine inen bir yumruk gibi, hissetti: Gerçek güzellik kusursuz beden ölçülerinde değildi. Bir insanın ruhundaki ışıktı. Doğallığındaki cesaretti.
Kahvesi soğudu. Fark etmedi.
Stüdyoya döndüğünde aklı hala kafedeydi. Asistanı Burak, elinde telefonla karşıladı onu. “Dergiden aradılar. Yönetim, ‘Gerçek Güzellik’ için dışarıdan profesyonel bir model de düşünüyormuş. Bilinen bir yüz, riski azaltmak için.” Mert ceketini çıkarıp koltuğa attı. “Hayır,” dedi net bir sesle. Burak şaşırdı. “Ama Emin Bey...”
“Başka model istemiyorum.” Mert camın önüne yürüdü. “Bu projenin aradığı tek bir yüz var, o da Selin. Onu sadece kamera karşısına geçirmeyeceğiz, o ışığı herkese göstereceğiz.”
Burak kaşlarını kaldırdı. “Emin misin? Dün sızıntı krizi falan...” Mert gülümsedi. İlk kez, uzun zamandır bir projeye inanarak gülümsüyordu.
“Her zamankinden daha eminim.”
Akşamüstü, Selin stüdyo koridorunda yürüyordu. Elinde kalın bir dosya, yüzünde resmi bir ifade. Zırh tam kuşanılmıştı. Mert’in odasına girdi.
“Proje revizyonlarını getirdim Mert Bey,” dedi dosyayı uzatarak. “İnceleyip onaylarsanız işimize bakalım.” Mert dosyaya bakmadı bile. Kenara itti. Ayağa kalkıp ona yaklaştı. Selin bir adım geri çekilmek istedi ama odanın küçüklüğü izin vermedi.
“Dosyaları bırak Selin,” dedi Mert. Sesi alçak ve ciddiydi. Gözlerinin içine bakıyordu. “Artık bu projeyi bir zorunluluk olarak değil, gerçekten istediğim için yapıyorum.” Selin’in kalbi hızlanmaya başladı. Hayır, yine yapma.
“Çünkü aradığım güzelliğin ne olduğunu,” diye devam etti Mert, “bugün senin yüzünde gördüm.”
Selin donup kaldı.
Beklenmedik bir iltifattı. Samimiydi. Doğrudan kalbe gidiyordu. Kalbi hızla çarparken, içindeki o diğer ses de yükseldi: bana acıyor, beni kullanıyor, kariyeri için yapıyor. Şaşkın, karmaşık ve gururlu bakışlarıyla öylece durdu. Ne diyeceğini bilemedi.