İçeriğe geç

GÜNIŞIĞI

Bölüm 4 · 6 dk okuma

GÜNIŞIĞI

Bölüm 4

Ağaca Asılı Ruh

Bu sefer içindeki kinin bir kısmını dahi olsa karşı tarafı dumur etmek için onları sesli olarak haykıran ben olmuştum. Ardımı sanki sadece büyük teyzeme değil de onun getirdiği ve etrafında dolanan tüm kötülüklere dönerken son kez onu sarsacak cümleyi söyleyip çıkmıştım.

-Büyük teyze son olarak da şunu bilmeni isterim farz-ı misal burası bir krallık ve sen de kraliçesisin, unutma ki her krallığın bir yok edicisi vardır. Ayrıca bu yok ediciyi genellikle krallığın kendisi kontrolsüz baskısından ötürü yaratır. Odadan çıktıktan sonra derin nefes eşliğinde cesaretimi bedenimden ayrılmaması için kendi benliğimi telkin etmeye çalışıyordum. En kısa sürede annemin kabrinin yerini öğrenip onu ziyaret etmeliydim. Artık bu olay basit bir ziyaretin çok ciddi düzeyde ötesine geçmiş adeta kendine benlik kazanmıştı. Bir yandan da aklımda Ülgen isimli olduğunu söylediği lakin o kayboluştan sonra isminin doğru olmama ihtimalinden bile şüphelendiğim o adamı da bulmalıydım. Gerçi felaketler beni bir şekilde ensemden yavru bir kedi misali yakalamanın her daim yolunu yordamını, çaba gerektirmeden buluyordu. İnsan suretinde Şeytan, benim ailemi tanımlayan cümle belki de buydu. Artık bu evden tutunda dışarıda ki evsiz kişiye kadar kimseye güvenemezdim. Bu savaşta bulunduğum cephede sağlam kalan tek kişi bendim, çevremde bulunan diğer herkes ya benim düşmanımdı ya da düşmanımın boyunduruğu altına girmişti. Kimliği belirsiz bir düşmanla savaş halindeyken o benim hakkımda sanki her şeyi biliyordu ve ben kaybetmeye mahkum olduğum bir savaşın içinde yarınlarımı kurtarmak adına dünümü ve bugünümü feda ediyordum. Başıma daha neler gelir bilemiyordum lakin asla kaderimi teslimiyetçi bir ruh hali ile kabullenmeyecektim. Elime ne geçerse, topumla tüfeğimle direnişe geçecek ve mağrur bir şekilde bu işin içinden sıyrılmanın yolunu bulacaktım. Akşam yemeğine katılmadan odama çekildim ve gelecek günlerdeki tavrımı, planlarımı belirlemek üzerine bir inziva haline geçiş yaparak düşünmeye başladım. Büyük teyzem´in her adımını düşmanını izleyen karşı ülkenin casus askeriymişçesine takip edip bir açık vermesini beklemek dışında şimdilik yapabileceğim bir şey yok gibi görünüyordu. Tabi tüm bunlara ek olarak babamın aleni bir şekilde farklı olduğu belirli olan tavırlarının sebebini ya da kaynağını en kısa sürede öğrenmeliydim. O ayakkabı meselesi hala içimde bir kurt gibi düşüncelerimi ve yaşam enerjimi kemirmeye devam etmekte. Ruhumun desteksiz olarak nefes almasının yegane yolu onu bulandıran soruların cevabını bulmaktı. Ben böyle odamda düşüncelerim tarafından esir alınmışken, aşağıdan duyduğum araba sesine doğru baktığımda büyük teyzemin evden ayrıldığını gördüm. Fırsat bu fırsattır diyerek odamdan bir hışımla çıkarak evdekilerin ne yaptığını gözlemleyip harekete geçmeye karar verdim. Saat gece yarısını geçmiş olmasına rağmen büyük teyzemin evden ayrılması beni şüphelendirse de işime geldiği için bunu sonra sorgulamayı aklımın bir köşesine not ederek ayağıma gelen fırsatı tepmemek adına hızlıca hareket etmeye karar verdim. Babamın bu eve geldiğinden beri kaldığını bildiğim odasına kıvrak, sessiz ama tüm bunlara rağmen her an saldırıya geçebilecek bir yılan gibi odasına yanaşıp onu gözlemlemeye başladım. Kapının anahtar deliğinden içeride ne olup bittiğini anlamaya çalışırken odayı o esnada sadece cılız, kendine bile yetemeyen bir sokak lambasının ışığından gelen yansımalarla aydınlandığı için sadece babamın sırtı kapıya dönük şekilde yattığını görebildim. Şuan elde etmeye çalıştığım öncelikli soruların ve cevapların tamamı büyük teyzemin etrafında birleştiğinden ötürü oradan hemen ayrıldım. Sakin ve bir o kadar emin adımlar aracılığıyla evde kalan diğer ahalinin ne durumda olduğunu görmek için alt kata indim. Kuzenim Atakan ve annesi Nalan yengemin bu saatte uyuyup uyumayacaklarından emin olamadığım için onları daha da sessiz bir şekilde gözlemlemem gerekiyordu. Dayım üç yıl önce trafik kazasında hayatını kaybettiği vakitten beri bu evde yaşamalarından ötürü evi benden çok daha iyi biliyorlar ve bundan dolayı her an her yerden bir zebani gibi fırlama ihtimalleri kat kat yükseliyordu. Merdivenin son basamağına geldiğimde adım atmadan önce başımı öne çöllerde etrafında tehlike olup olmadığını anlamaya çalışan mirketlerle eş değer bir tavırla öne doğru uzattım. Herhangi bir tehlikeyi en azından şuanlık sezinlemediğimden ötürü kendimden emin ve zaferi heybesine koymuş mağrur bir asker gibi salona giriş yaptım. Her an saldırıya uğrayabilirmişim gibi tetikte hareket ederken salonun bomboş olduğunu fark etmiştim. Bu fark edişimin ardından kendimi her açıdan güvence altına alabilmek adına alt katı tamamen gezdim ve en son yengemle kuzenimin odalarının olduğu kısma gelerek odalarında olup olmadıklarından emin olmaya çalıştım. İki odan da herhangi bir ışık hüzmesinin varlığını hissetmesem de anahtar deliğinden içeriyi gözlemeden oradan ayrılmak istememiştim. İkisinin de uyuduğuna kanaat getirerek oradan ayrılıp büyük teyzemin odasına doğru kararlı ve atik bir tavırla yol aldım. Büyük teyzemin odasının önünde dururken derin derin nefesler alarak elimi altın renginde olan , gayet şık ve eski bir model olduğu her halinden belli olan kapı koluna uzandım. Kilitli olmaması beni biraz işkillendirse de benden böyle bir hareket beklemediği için de bu halde odasını bırakıp gitmiş olabileceğine dair bir fikir yürüterek içeriye doğru ilk adımımı attım. Eski ve her halinden ağırlığını belli eden mobilyalarla bezenmiş odaya giriş yaptığımda kendimi adeta Osmanlı döneminde Sultanların elçileri karşıladığı ve onlarla görüşme yaptığı görkeminden herkesi tirtir titreten o ihtişamlı salona giriş yapmışım gibi hissetmiştim. Eşyalarla aramda gerçekleşen bakışmayı sonlandırarak ne aradığımı tam olarak bilemesem de bir şeyler bulma umuduyla çekmecelere doğru yöneldim. İlk çekmece değerli mücevheratlarla dolu olması beni şaşırtmıştı. Maddi durumu yeterli hatta pek çok kesimden iyi bir aileydik, bu konuda. Fakat burada varlığından bahsettiğim mücevherlerin değeri az buz değildi. Hali vakti yerinde çoğu aile alamazdı. Çoğu mücevherin desenini hayatımda daha önce hiçbir şekilde görmemiştim. Aslında dünyanın herhangi bir yerinde böyle desenlere, işaretlere yahut modellere sahip takılar görmemiştim. Cebimdeki telefonla çekmeceden bulunan her bir mücevheri, hiçbirinin detaylarını atlamadan daha sonra araştırma yapabilmek adına fotoğraflarını çektim ve ne olur ne olmaz diye o fotoğrafları gizli dosyaya aldım. Bir alt çekmeceye geçtiğimde daha önce görmediğim ama olsa olsa arkeoloji müzesinde olabilir dediğim bir takım tarihiymiş gibi görünen belgeleri keşfettim. Mısır dönemindeki papirüslerin mevcut zamanımıza özenle yenilenmiş hali gibi olan kağıtları elime alıp incelemeye başladım. Günümüzde mevcut halkların herhangi birinde bu kağıtlarda yer alan dili bildiğinden şüpheliyim. Ben tam o kağıtları büyük bir dikkatle incelerken evin giriş kısmından belli belirsiz sesler gelmeye başladı. Endişe ve panik tüm vücuduma kademeli bir şekilde hakim olmaya başlarken, belirsizlik tüm vücudumu ele geçirmeden kağıtların fotoğrafını çekmeyi başarabildim ve her şeyi olduğu gibi bıraktığımdan emin bir halde oradan yangından kaçan yavru bir ceylanmışçasına uzaklaşıp, kendimi odama atmayı nihayetinde başardım. Hiç kimseye yakalanmadığımı tahmin ederek yatağıma uzandığımda başıma gelenleri düşünmeye başladım. Herkes yaşattığını yaşamadan ölmez derler ya ben neyin bedelini ödüyorum da böyle bir yaşantının içinde kapana kısılmış yavru bir serçe gibiyim?Düzenin içinde bir terslik vardı ve ben o düzenin içine çomak sokmaya kararlıydım. Aramız her ne kadar kötü, belki de bir anne ve kıza asla yakışmayacak şekilde birbirimize nefretle bağlı olsak da ona ne olduğunu bulacak ve bunu ona yapan, böyle bir sonu ona reva gören herkese yaşarken bedelini ödetecektim. Kimse işlediği günahların bedelini ödemeden buradan göçüp gidemeyecekti. Ben ellerimin arasından çıkan bir adaletin tecellisini görmek istiyordum. Yanaklarımdan ince ince gözyaşlarım süzülürken içimde büyüyen isyan, intikam ve nefret ateşlerinden oluşan nehri şiddetini dindirmeye hiçbir şeyin yetmeyeceğini anlamıştım. Ben darağacında sallanan cılız bir bedendim, ruhum nefret ve kardeşleri tarafından kuşatma altına alınmıştı. Ölü bedenim ruhumun derinliklerine doğru esen rüzgar sayesinde yaşadığı dönemden kalan hatıralarını bozuk bir plak misali ona biçilen kadere isyan edermişçesine zihnimin içinde bana hatırlatıp duruyordu. Bedenim asılı olduğu darağacında çırpınıyordu, serbest kalıp ruhumun içinde tutsak edildiği tabuta ulaşıp kaderinden intikam almak istiyordu. Kaderle savaşmak akıllıca bir hareket miydi bilmiyorum ama şunu çok iyi bir şekilde şu kısacık zamanda bile öğrenebilmiştim: savaşmadan pes etmememi sağlayacak biricik bir ruhum vardı. Kendimi o aslı olduğum darağacından kurtaracak ve oranın bunu hakkeden canavarların idam sahnesi olmasını sağlayacaktım. Bu evde birtakım tuhaf şeyler oldu ve olmaya devam edecek gibi görünüyor.

Bölüm sonu

13 yorum