Derin derin nefes alarak önce Nihal abladan yaşanan çarpışma olayı dolayısıyla özür diledim daha sonra benim onunla önemli bir konu hakkında konuşmam gerektiğini belirterek koluna adeta zamk gibi yapışıp tenha olarak farz ettiğim köşeye çekiştirmeye başladım. Ona, içinden çıktığım türlü cendereleri anlattığımda yüzü sonbahar da tüm ihtişamını yitirip solmaya başlayan ağaçların yaşamsal döngülerinin tamamı gözümün önünde yaşandı. Daha sonra sanki yüzünde gerçekleşen mini resitalin farkına varmışçasına kendi korkusunu ve endişesini derin kuyulara gömüp, toparlandı.
-Kuzum, bak sen zor günlerden, tabir-i caizse ateşli cenderelerden geçtin ki gördüğüm kadarıyla kaderin boğucu ipi hala seni nefessiz bırakmaya çalışmakta. En iyisi sana ben hem bedenini hem de ruhunu ferahlatmaya yardımcı olacak serin bir içecek hazırlayayım, sen de bahçedeki çardağa geçip beni bekle. Nihal abla bunları söyler söylemez sanki az önce burada olan kendisi değil de ruhu bedeninden ayrılıp zor zamandaki bana el uzatmak için gelip sonrada yok olmuştu. Biran için delirdiğimi ve kendi kendime konuşmuş olma ihtimalimi düşünmeye başlamıştım. Bunları düşünürken ayaklarım içinde bulunduğu cendereden çıkamayan bedenimi yavaş yavaş Nihal Ablanın dediği yöne doğru hayatta gerçekleştirebildiği tek eylem buymuş gibi adımladı. Gördüklerim hakkında düşünmek beynim, cehennem ateşinde azap çekmesi gereken günahkarın attığı çığlıkları kalbimden başlayarak tüm bedenimde hüküm sürmesini sağlamıştı. Kutsal Kitaplarda yazan tüm günahları işleyip ebediyete kadar gün yüzü görmemesi söylenmiş, yok oluşun eşiğindeymişim de artık ne yaparsam yapayım kaderimi kontrol edemiyormuşum gibi hissediyorum. Ben düşüncelerimden oluşan okyanusun içinde tek bir tahta parçası aracılığıyla hayata tutunmaya, kıyıya çıkıp ciğerlerimin kara´nın kutsal havasını ciğerlerime çekmeye çalışırken devamlı ve devamlı derinlerden gelen sert bir düşünce dalgası beni alaşağı etmenin en net yolunu buluyordu. Oturduğum yerde tek damla su parçası olmamasına rağmen tekrar bu boğulma hissi yüreğimi kuşatırken Nihal abla beni kara parçasında refaha ve özgürlüğe çıkarmak için el uzatırmışçasına yanıma geldi, hazırladığı kahveyi ikram ederken uzun yıllardır neye benzediğini dahi bilmediğim, ağır aksak gönlümde hayatta kalmaya çalışan anne şefkatiyle saçımı okşayıp yanımdan ayrıldı. Nihal ablanın bu tuhaf tavrı sonrası aileden başka birine konuyu açma ya da açmama konusunda adeta garabet çukuruna düşmüştüm. Kimse çukurdan çıkmam için kader kadar ince hayat kadar sağlam tutunabileceğim halatı avuçlarımın arasına bırakmamaya yemin etmiş gibiydi. En sonunda insanın hem en büyük dostu hem de en büyük düşmanının kendisidir, diyerek kuvvetli bir solukla cesareti içime çektim ve içinde yaşadığı krallığı devirmek adına tahta doru yürüyen isyancı gibi Büyük teyzemin odasına doğru yöneldim. Odaya doğru yaklaştıkça fısıldaşmalar kulağıma gelmeye başladı. Babam ve Büyük teyzem her ne kadar evin kalanına bunu belli etmemeye çalışsalarda tufanı getiren bir tartışmanın içerisindeydiler. Sessizce kapıya yanaştım ve ne konuştuklarını anlamaya çalıştım. -Sen ne dediğinin farkında mısın? Semiramis bu kendi topuğumuza sıkmanın resmidir ve sen benim buna kör, sağır, dilsiz olmamı sanki yeryüzünün en sıradan olayıymış gibi istiyorsun. Bu dediklerinin ailemizin yıllardır sürdürdüğü hükmü yok etmemiz anlamına geliyor. O aklını başına toplasan iyi edersin yoksa efendi ile konuşup liderliği senden almasını ve bana devretmesini isteyeceğim. -Asıl sen ayağını denk alsan iyi edersin, Kara. Ben ailemizi korumak için her şeyi yaptım. Hatırlamanı isterim, geçen hafta yeğenimi toprağa verdik. Bunun sebebini ve bu günlere nasıl geldiğimizi unutmasan iyi edersin zira en ufak tökezlemende sunaktaki baş sana ait olur. Duyduklarıma tam olarak zihnimin içinde bir karşılık bulamasam da vücudumda yer alan en ufak zerre dahi bana buradan kaçıp gitmem gerektiğini söylüyordu. Kapıya doğru yaklaşan adım seslerini duyunca yırtıcısının varlığını ensesinde hisseden bir ceylan gibi köşeye sinip saklandım. Kapıdan çıkan babamdı, neyse ki beni görmemişti. Bu konuşmalardan sonra anladım ki aynada yansımasını gördüğüm solgun ama her daim mücadele etmeye çalışan kişiden başka kimseye ne pahasına olursa olsun güvenmemeye ant içtim. Lakin bir yolunu bulup evdekilerin ağzından laf almalıydım. Dönen cenderenin içinde safımı doğru çizmeli, silahlarımı ona göre kuşanmalıydım. Ailem artık benim nezdimde yok hükmündeydi. Artık en korkunç olanı başıma gelmişti dışarısı evimden daha güvenli hissettirmeye başlamıştı. Ne yaşamış olsam dahi dışarının evden güvenli hissettirme sebebi: dışarıdan gelen tehlike belki sizi korkutabilir belki hayati bir tehlikenin içine düşmenize sebep olabilir ama asla dışarıdan biri aileniz gibi hedefi nokta atışı vurup sizi yaşarken diri diri mezara gömemez. Aile denilen kavram kimi çocukların hayatını vezir, kimi çocukların hayatını da rezil eder. Ben rezil olanlarla aynı kefenin içinde yaşamaktan çok hatta kalabilmek adına bir muhaberede komutandım. Ya bu savaşı kazanıp özgürlüğümü elime alıp hür olarak bu hayata veda edecektim ya da esir düşüp aldığım her nefeste yaşantıma son vermeyi düşünecektim. Mağrur bir tavırla, emin adımlarla Büyük teyzemin odasının kapsını çalarak girmek için müsaade istedim. Babam ile olan konuşmalarını duymadığımı düşünen Büyük teyzem gönlü gayet bir şelale kadar rahat ve ferah bir edayla içeri gelmemi söyledi. Odasına girdiğimde bir müddet ikimizin arasında sanki sessizlik yemini etmişizcesine bir anlaşma hakimdi. Bende bu fırsattan istifade ederek hem onu hem de odasını hiç gizleme gereksinimi duymadan incelemeye ve gördüklerimi belki bir gün lazım olur diye aklıma kaydetmeye başladım. Bir süre sonra bu kadar sessizliğin her iki taraf içinde kafi olduğunu düşünerek büyük teyzem ile konuşmaya başladım.
-Büyük teyze biliyorsun geçirdiğim baygınlıktan ötürü yaşadığım hafıza kaybı annemin cenaze töreni ile ilgili her anıyı hafızamın paslı köşelerinde çürümeye bıraktı. Bende bundan ötürü tekrardan annemin kabrini ziyaret etmek istiyorum. Hem belli mi olur belki de oraya gidince yaşadıklarımı anımsamaya başlarım. Ben bu cümleleri kurarken Büyük teyzem, sanki bir el göğüs kafesini parçalayıp kalbini çıkardıktan sonra ona sergileniyormuş gibi bakıyordu. Hangi kısmın beyninde kırmızı alarmlar eşliğinde tehlike çanlarını çaldığını merek ediyordum. Tam artık daha fazla dayanamayıp Büyük teyzeme ne olduğunu soracakken büyük bir hiddetle konuşmaya başladı. Sanki karşısında tüm hayatını elinden alan ve elinden aldığı hayatla krallardan daha iyi ömür geçiren biri vardı.
-Oraya adımını bile atmayacaksın Asya, duydun mu beni ? Bu düşünceyi aklından silip bir daha çıkamayacağı şekilde onu hapsedeceksin. Cenaze oldu bitti, artık daha fazla üzerinde konuşmanın, kabristana gidip gelmenin alemi yok. Hem zaten gitsen de bir şey değişmez ki biz sen kendine gelmeden çok önce bu ihtimallerin tamamını akıl süzgecinden geçirip kendi aramızda doktora da sorarak değerlendirmeler yaptık. Sonuç olarak artık senin oraya gitmen ne annenin ölüsüne anlam kazandırır ne de senin sorununu çözer. Bunları dedikten sonra Büyük teyzem tam arkasını dönüp beni kafamın içindeki fırtınalı düşüncelerle başbaşa bırakmaya hazırlanırken, onu kolundan yakalayıp olduğu yere çivilenmesini sağladım.
-Olduğun yerde kalmanı şiddetle tavsiye ederim büyük teyzeciğim zira konu böyle kestirip attıktan sonra kendince olay nihayete erdi, sulh sağlandı tarzı düşüncelerinin manasız olduğunu bilmeni isterim. Ayrıca konu benim annem yani konuyla ilgili tasarruf sana değil bana ait. Burası bir krallık değil keza krallık olsa dahi sende kraliçe olmanı sağlayacak meziyetlerin zerresi dahi mevcut değil. O yüzden kendi kafanda kurduğun o küçük dünyanda yarattığın sistemin gerçek olmadığını ne kadar çabuk kavrarsan senin açından o zaman tam manasıyla bir sulh nihayet eder.










