Hayatımda değişen bir şey yoktu. En azından görünen buydu. Günlerim hâlâ tanıdıktı. Akşamlarımın bir düzeni vardı. Beni bekleyen bir hayat, birlikte alışılmış bir “biz” vardı. Dört yılı aşan bir süredir, hayatımın çoğu cümlesi çoğul kuruluyordu. Bu bana güven veriyordu. Çünkü alışkanlıklar, insana ait olduğunu hissettirir.
Eve döndüğümde, bildiğim sesler, bildiğim sorular vardı. “Günün nasıl geçti?” Bu soru hep aynı tonda sorulurdu. Ve ben çoğu zaman aynı tonda cevap verirdim. Her şey yerli yerindeydi. Sorunsuz, açıklanabilir, başkalarına anlatılabilir. Ama bazen, hiçbir sorun yokken bir eksiklik hissedilir. Bunu kimseye söylemedim. Çünkü söyleyecek bir sebebim yoktu. Hayatımda biri varken, bir boşluk hissetmek ayıp gibi geliyordu. O yüzden sustum.
Gün içinde yaşadıklarımı anlatırken, bazı detayları atladığımı fark ettim. Atladığım şeyler büyük değildi. Ama bilinçliydi. Ben kendime bile her şeyi anlatmıyordum artık. Bazen aynı cümleleri kurarken, aklım başka bir yerdeydi. Bu, ihanet değildi. Ama masum da değildi. İnsan bazen, olduğu yerden çıkmadan başka bir yere bakar. Ve bu bakış, her şeyi değiştirmeye yeter.
Ben hâlâ bildiğim hayatın içindeydim. Ama ona eskisi kadar tam oturmuyordum. Sanki üzerime biraz dar gelmişti. Sanki ben büyümüştüm ya da hayat küçülmüştü. Hangisi olduğunu bilmiyordum.
Sadece şunu hissediyordum:
Bildiğim hayat, beni ilk kez tam olarak taşımıyordu.