Günler akmaya devam etti. Aynı sabahlar, aynı yollar, aynı saatler. Dışarıdan bakıldığında hiçbir kırılma yoktu. Ama bazı şeyler vardır, gürültüyle değil, alışkanlıkların içinden sızarak değişir. Ben fark etmeden, bazı anlara daha fazla dikkat etmeye başladım. Mesela bir ortamda bulunduğumda, insanları tek tek süzmezken, bir kişinin orada olup olmadığını fark eder olmuştum. Bu bir arayış değildi. Sadece yokluğun daha çabuk hissedilmesiydi. Kendime bunu açıklamak istemedim. Çünkü açıklamalar, insanı istemediği cevaplara götürür. Bazen bir ses duyduğumda, neden o sese döndüğümü sorgulardım. Sonra hemen vazgeçerdim.
“Tesadüf,” derdim. “Her gün duyduğum bir ses.” Ama her gün duyulan şeyler, her gün aynı etkiyi yaratmaz. Bir de bakışlar vardı. Aslında yoktular. Yani… doğrudan değildiler. Ama insan, bakılmadığını fark edecek kadar bakılmayı hissedebilir. Ben bunu hissettiğim anlarda, başımı başka tarafa çevirirdim. Çünkü bazı hisler, karşılık bulursa gerçek olur. Ben gerçeğe hazır değildim.
Gün içinde işlerimi yaparken, dikkatim dağılır oldu. Kelimeyi yanlış yazdım, cümleyi yarım bıraktım. Bunlar küçük şeylerdi. Herkesin başına gelebilecek türden. Ama ben, kendimde olmayan bir dalgınlığı ilk kez bu kadar net fark ediyordum. Bazen gülmek isterken durdum. Bazen susmak isterken konuştum. Kendimle uyumum bozulmuştu. Ve insan en çok bunu fark edince ürker. Henüz kimseye anlatacak bir şeyim yoktu. Kendime bile. Ortada bir hikâye yoktu. Sadece içimde yavaş yavaş yer değiştiren bir sessizlik vardı. Ben hâlâ her şeyin yolunda olduğuna inanıyordum. Çünkü inanmak, kabul etmekten daha kolaydı.
Ama içimde bir yer, ilk kez şunu fısıldıyordu:
“Bir şey oluyor.”
Ne olduğunu bilmiyordum. Ama artık olmadığını da söyleyemiyordum.