Ayla duygularını bastırmayı bilinçli bir tercih olarak görmüyordu. Bu, zamanla öğrendiği bir yöntemdi. Hayatta kalmak için geliştirilmiş, kimseye açıklanmayan, hatta çoğu zaman fark edilmeyen bir yöntem.
Çocukluğundan beri şunu öğrenmişti: Bazı duygular konuşulmazdı. Bazıları gösterilmezdi. Bazılarıysa fark edilmeden geçip gitmeliydi. Ayla hissetmemeyi değil, hissettiğini yönetmeyi öğrenmişti. Bir duygunun yükseldiğini fark ettiği anda onu sınıflandırırdı.
Gerekli mi?
Zamanı doğru mu?
Sonucu güvenli mi?
Eğer bu soruların cevabı net değilse, o duygu askıya alınırdı. Zamanla bu refleks otomatikleşti. Kalbi hızlandığında nefesini düzenlemeyi, birine fazla dikkat kesildiğini fark ettiğinde bakışlarını kaçırmayı, bir cümlenin devamı tehlikeli bir yere varacaksa susmayı öğrendi. Çünkü Ayla biliyordu: İnsan bir duyguyu kabul ettiği anda, onun sorumluluğunu da almak zorunda kalırdı. Ve bazı sorumluluklar, insanın hayatında istemediği değişimlere yol açardı. Ayla değişimden korktuğunu düşünmezdi. Aksine, kendini kontrollü biri olarak tanımlardı. Planlı, düzenli, ayakları yere basan. Ama aslında korktuğu şey değişim değil, dengenin bozulmasıydı. Bir duygu kabul edildiğinde, onunla birlikte sorular gelirdi.
“Bu neden böyle hissettiriyor?”
“Bu his ne istiyor?”
“Beni nereye götürebilir?”
Ayla bu soruların peşinden gitmenin tehlikeli olduğunu erken öğrenmişti. Çünkü bazı soruların cevabı, insanı geri dönülmez kararların eşiğine getirirdi. Bu yüzden bastırmak, Ayla için bir kaçış değil; bir düzen kurma biçimiydi. Hayatın karmaşasını yönetilebilir parçalara ayırmak, fazla gelen duyguları arka plana atmak, öncelik listesinde kendine zarar verme ihtimali olan her şeyi aşağıya çekmek. Bu sistem yıllarca işe yaramıştı. Ayla güçlüydü. Sakin görünüyordu. Çevresindekiler onu “soğukkanlı” biri olarak tanımlardı. Oysa bu soğukkanlılık, duygusuzluk değildi. Bu, duyguların içerde sessizce tutulmasıydı. Ayla bazı anlarda, özellikle geceleri, bastırdığı hislerin kıpırdadığını fark ederdi. Belirsiz bir huzursuzluk, nedensiz bir yorgunluk, anlamını çözemediği bir dalgınlık. Ama bunları da ciddiye almazdı. Yorgunluğa bağlardı. Yoğunluğa. Geçici ruh hallerine. Çünkü Ayla için en güvenli yol buydu: Her şeyi mantık çerçevesinde açıklamak. Duygular açıklanabildiğinde zararsızlaşırdı. Tanımlanamayan hislerse, riskliydi. Ayla’nın bastırdığı şey aslında duygular değil, olasılıklardı. Bir ihtimalin onu nereye sürükleyebileceği düşüncesi. Bir adımın başka bir adımı zorunlu kılması korkusu. Bir his kabul edildiğinde, artık görmezden gelinemeyecek olması. Bu yüzden bazı hisleri daha ortaya çıkmadan sustururdu. Onlara alan tanımazdı. İsim koymazdı. Zamanla geçip gideceklerini varsayardı. Ama Ayla’nın fark etmediği bir gerçek vardı: Bastırılan duygular yok olmazdı. Sadece başka bir biçimde kendini gösterirdi.
Bir bakışta gereğinden fazla oyalanmak gibi. Bir sessizlikte normalden uzun kalmak gibi. Bir cümlenin söylenmeden ağızda dağılması gibi. Ayla hâlâ kendini kontrol ettiğini sanıyordu. Oysa bazı şeyler, kontrol edildiği için değil, fark edilmediği için büyüyordu. Ve Ayla’nın savunma mekanizması, onu tehlikeden uzak tutmak için kurulmuşken, fark etmeden onu tam da kaçındığı yere doğru konumlandırıyordu.
Henüz bunu bilmiyordu. Ama hayat, bazen insanı hazırlamazdı. Sadece yavaşça, itiraz edemeyeceği kadar yakına getirirdi.