İçeriğe geç

Güneş Seni Kör Etsin

Bölüm 3 · 6 dk okuma

Güneş Seni Kör Etsin

Bölüm 3

Bölüm 2 — Şule’yle Konuşma

Alarm çalmadan tam elli dakika önce uyandım.

Bir süre tavana baktım.

Oda sessizdi.

Sadece klimadan gelen hafif uğultu vardı.

Telefonumu elime aldım.

“şule okuldan önce oturalım mı?”

Mesajı gönderip yataktan kalktım.

Hazırlanmam toplam on iki dakika sürdü.

Diş fırçalamak.

Saçları taramak.

Kıyafet.

Parfüm.

Telefon ekranını yeniden açtığımda cevap gelmişti.

“olur neresi”

“okulun önündeki kafe tabii ki”

Evde o saatte uyanık olan tek insan bendim.

Bir de çalışanlar.

Bazen aramızdaki farkın ne olduğunu düşünüyordum.

Alt kata indim.

Bodrum katın kendine has kuru bir havası vardı.

Sanki güneş ışığı yıllardır oraya uğramamış gibiydi.

Koridordan mutfağa yürürken hava yavaş yavaş değişti.

Mutfak sıcacıktı.

Camlardan sabah güneşi süzülüyor, tezgahtaki bardaklarda yansımalar oluşturuyordu.

Taze çayın kokusu yayılmıştı.

Nevra Teyze beni görünce başını kaldırdı.

“Altun oğlum, bir şey mi istedin?”

Evdeki tüm çalışanların başındaydı.

Ama onu görünce insanın içinden “anne” demek geliyordu.

Hatta bazen düşünmeden diyordun.

“Nevra Teyze, Hakan Abi nerede? Ben bugün okula erken gideceğim.”

“Bahçede kahvaltı yapıyor. Dur çağırayım.”

“Yok, ben söylerim.”

Çekmeceyi açıp bir çatal aldım.

Arka bahçeye çıkan kapıyı itince sabah serinliği yüzüme çarptı.

Hakan Abi masada kahvaltı yapıyordu.

Karşısına geçip oturdum.

Tabaktaki salatalıklardan birini ağzıma attım.

“Altun Bey.” Sesi ciddiydi,

“Kahvaltın bitince çıkalım mı?” dedim.

Çatalını hemen bıraktı.

“Hakan Abi kahvaltını yap.”

Peçeteyle ağzını sildi.

“Yok efendim, doymuştum zaten.”

Yalan söylediği çok belliydi.

Belki tekrar oturur diye birkaç dakika daha masada kaldım.

Peyniri çatalla küçük küçük bölüp yemeye devam ettim.

Ama o ayakta beklemeyi sürdürdü.

“Of…”

Sandalyeyi geri ittirdim.

“Hadi gidelim.”

Arabaya bindiğim andan itibaren tek düşündüğüm şey Şule’ye ne diyeceğimdi.

Şehir şu an yeni yeni uyanıyordu.

Güneş İstanbul’un üstüne yavaşça yayılıyor, binaların camlarında parlıyordu.

Işığı kör edecek türdendi.

Ama kötü hissettirmiyordu.

Motorun uğultusu eşliğinde yol uzadı.

Sonra hafif bir fren hissedildi.

Kafeyi görünce indim.

Şule dışarıdaki masalardan birinde oturuyordu.

Saçları dağınıktı.

Muhtemelen hazırlanırken saçlarıyla uğraşmamıştı bile.

Gidip karşısına oturdum.

Beni görünce direkt konuşmaya başladı.

“Lan dün etkinliğin videolarını izledim. Sen niye hiç konuşmadın?”

“Ne konuşacaktım? Ben mi çektim filmi?”

“Vasfın neydi?”

“Melek’e partner olmak.”

Kaşı çatıldı.

“Ne alaka?”

Derin bir nefes verdim.

“Zaten konuşmak istememin sebebi de bu.”

Yüzündeki ifade hemen değişti.

“Niye? Bir şey mi oldu?”

“Konuşacağız da önce bir şey içelim.”

Hiç düşünmeden cevap verdi.

“Self servis canım.”

Gözlerimi devirdim.

“Ne istiyorsun?”

Başını kaldırıp tavana baktı.

“Dümdüz kahve.”

“Tamamdır.”

İçeri girdim.

İlk fark ettiğim şey güneş ışığının olmayışıydı.

Burası fazla loştu.

Kahve çekirdeklerinin kokusu havaya yayılmıştı.

Arka tarafta düşük sesle eski bir şarkı çalıyordu.

Kasadaki adama gülümsedim.

“İki filtre kahve.”

Kafenin içinde insanın istemsizce sessiz konuşası geliyordu.

Barista kahveleri hazırlarken hiç acele etmiyordu.

Bir filtre kahve için gereğinden uzun sürüyordu hatta.

Kartı okuttum.

Dıt!

Kahveleri alıp masaya döndüm.

Şule cüzdanını çıkardı.

“Ne kadardı?”

Ses tonum istemsizce yükseldi.

“O cüzdanı çantana geri koy.”

İtiraz etmedi.

Kahveden bir yudum aldım.

Acıydı.

Caddeye baktım.

Geçen arabaları izledim.

Bir nefes aldım.

Sonra söyledim.

“Ben Melek’ten hoşlanıyorum.”

Şule gözlerini kapattı.

Ağzı hoşnutsuz bir şekilde yamuldu.

Hiç konuşmadan birkaç saniye bekledi.

Önce elini açtı.

Sonra tekrar sıktı.

“Baban partner olmanızı istedi. Partner oldunuz. Şimdi devam mı etmek istiyorsun yani?”

Elim saçlarıma gitti.

“Hayır, öyle değil—”

Sözümü kesti.

“Öyle bir şey Altun.”

Bir süre sustu.

“Ne yapacaksın?”

“Yazarım işte… bir şeyler yapmak ister misin diye.”

“Ya ıyy hayır öyle yazma sakın.”

Gülmeye başladım.

“Tamam sakin ol, yazmıyorum şu an.”

Çenesini düşünceli şekilde ovuşturdu.

Sonra elini bana uzattı.

“Serkan bilecek mi?”

“Niye bilmesin? Tavsiye almam gereken kişi sendin sadece.”

Dudakları kapalıydı ama dili ağzının içinde düşünür gibi hareket ediyordu.

“Bana bu akşama kadar süre ver.”

Yerimde hafifçe doğruldum.

“Ya ben direkt yazayım—”

“Gerizekalı,” dedi hemen.

“Sen yazacaksın zaten. Ben sadece ne yazacağını söyleyeceğim.”

Başımı salladım.

“Tamam.”

Bir süre sessiz kaldık.

Sonra Şule kahvesinden içip bana baktı.

“Bu arada gala nasıldı?”

Saçlarımı karıştırdım.

“Film cidden iyiydi. Başta monoton başladı ama sonra başka bir şeye dönüştü resmen.”

Duraksadım.

“Ortam da iyiydi. Sosyal medyada film eleştirisi yapan tipler var ya hani?

“Heh işte onlardan baya vardı.”

“Elit ortam yani.”

“Aşırı.”

“Peki Melek’in oyunculuğu?”

“İyiydi baya.”

“Fragmanda kötü görünüyordu.”

“Yok ya. Ağlama sahneleri falan baya gerçekçiydi.”

Şule kafasını salladı.

“Film kaçışı mı anlatıyor?”

Kaşım kalktı.

“Bak film tam senlik. İlk başta sıkılacaksın ama son yetmiş dakikası direkt senin sevdiğin filmlerin bir benzeri”

Şule bir anda şarkı söylemeye başladı.

“Bir benzeri gibi kalakaldı da gitti ooo…”

Yüzümü buruşturdum.

“Kulaklarım kanıyor.”

Gözlerini devirdi.

“Hadi okula gidelim. Sıkıldım.”

Aynı anda ayağa kalktık.

Sonra caddeye doğru yürümeye başladık.

Sabah güneşi artık tamamen İstanbul’un üstündeydi.

Okula girdiğimizde direkt dersliklere yöneldik.

İngilizce sınıfı üst kattaydı.

Maral Hoca’yı gerçekten seviyordum.

Muhtemelen okulda sevdiğim sayılı insanlardan biriydi.

Çantamı en öndeki sıraya bıraktım.

Şule de arkaya kendi çantasını attı.

Sonra birlikte Serkan’ı almaya indik.

Koridor sabah gürültüsüyle doluydu.

Dolap kapakları kapanıyor, insanlar bağıra bağıra konuşuyor, birileri koşuyordu.

Serkan köşeden ağır ağır çıktı.

Beni görünce sırıtıp elini uzattı.

Tutup kendime çektim.

Göğüslerimizi sertçe birbirine vurduk.

“Buradayım.”

deme şeklimizdi bu.

“Napıyonuz lan?”

“iyiyiz”

Şule bana ima yaparak ekledi.

“Şimdilik.”

Birlikte sınıfa çıktık.

Yerlerimize otururken sınıf yavaş yavaş dolmaya başladı.

Camlardan giren sabah güneşi sıraların üstüne vuruyordu.

Maral Hoca içeri girdi.

Her zamanki gibi kahvesi elindeydi.

Hep birlikte selam verdik.

Masaya oturduktan sonra direkt bana döndü.

“Gala dün müydü?”

“Evet hocam.”

“Videolar karşıma çıktı.”

Başını hafif yana eğdi.

“Ne yakışıklıydın öyle.”

Gülümsedim.

“Hocam ben orada yakışıklıydım da siz çok güzel olduğunuz için hepimizin karizmasını çiziyorsunuz.”

Maral Hoca gözlerini kısarak güldü.

Şule’ye döndü.

“İltifat etmek için ne yapacağını şaşırdı gördün mü?”

Şule arkamdan omzuma vurdu.

“Dünden beri böyle.”

Ben gülerken Maral Hoca sınıfa döndü.

“Etkinlik yapmak istemediğinizi biliyorum—”

Durdu.

“Ben de istemiyorum.”

Sınıftan alkış koptu.

Ellerini birleştirdi.

“Ne izleyelim?”

Arkalardan biri bağırdı:

“Hocam son kez yeniden izleyelim!”

Anında ayağa kalktım.

“Hayır. O olmaz.”

Sınıf gülmeye başladı.

Maral Hoca kaşını kaldırdı.

“Sadece şirketinizin filmlerini mi izleyeceğiz Altun Bey?”

“Hayır ama o filmi artık ezberledim.”

Öneri vermeye başladım.

“hep birlikte berbat bir halde”

“Hayır.”

“Asla?”

“Olmaz.”

“sensitif?”

Bir ses geldi,

“ben izlemiştim, sevmedim.”

Hepsi tek tek reddedildi.

Sonunda son kartımı oynadım.

“730 Gün’ün İngilizce dublajı ve altyazısı geldi ama.”

Bir sessizlik oldu.

Sınıftaki herkes birbirine baktı.

Maral Hoca ise kimsenin cevap vermesini bile beklemedi.

Karar verilmişti.

Ekranda büyük harflerle yazı belirdi:

730 GÜN 2 KERE SENSİZ

Sınıfın yarısının defalarca izlediği,

diğer yarısının da izlemekten bıkmadığı film…

Şimdi yine,

yeniden,

tekrardan

önümüzdeydi.

Işıklar kapandı.

Film başladı.

İlk yirmi dakikada sınıf hâlâ konuşuyordu.

Birileri cips açıyor, arkadan fısıldaşmalar geliyordu.

Ama film ilerledikçe sesler azaldı.

Bir noktada herkes gerçekten izlemeye başladı.

Ben ise ekran yerine ara sıra insanları izliyordum.

Kim nerede gülüyor,

kim hangi sahnede sıkılıyor,

kim telefonuna bakıyor…

İnsanların bir filmi izleyişini izlemek bazen filmden daha ilginç oluyordu.

Hele ki seti birebir görmüş biri olarak,

Saatlerin nasıl geçtiğini anlamadım.

Son sahne bittiğinde sınıfın üstüne kısa bir sessizlik çöktü.

Sonra zil çaldı.

Bir anda herkes gerçek hayata döndü.

Sandalyeler çekildi.

Çantalar toplandı.

Telefon ekranları yandı.

Şule, Serkan ve ben birbirimize baktık.

Şoförleri eve gönderdik.

Sonra gidip bir otobüse bindik.

Nihal’in evine gidiyorduk.

Otobüs kalabalıktı.

Cam kenarına geçip dışarı baktım.

İstanbul öğleden sonra başka görünüyordu.

Daha yorgun.

Daha gerçek.

Ama bir o kadar belirsiz…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.