Sabah aynanın karşısında birkaç saniye kendime baktım.
Sarı saç.
Çiller.
Kahverengi gözler.
İnsanlar yakışıklı ve iyi olduğumu söylerdi.
Ben sadece dışımın iyi olduğunu düşünürdüm.
Kalbim o kadar iyi değildi.
Bu düşünce içimde kısa bir kaldı ama üzerinde duracak zamanım yoktu.
Çantamı omzuma geçirip dışarı çıktım.
Şoför her zamanki gibi hiçbir şey sormadı.
Ben de konuşmadım.
Arabanın camından dışarı bakarken şehir güneşin altında eriyormuş gibi görünüyordu. Asfalt titriyor, kaldırım taşları turuncu ışığı geri yansıtıyordu.
Okulun önünde indiğimde yaz kampı afişi hâlâ yerindeydi.
Kenarları güneşten kıvrılmıştı.
Kapıdan içeri girer girmez burnuma o ağır koku doldu.
Klor.
Ter.
Lüks deodorant.
Ve bir şekilde her zaman hissedilen hafif alkol kokusu.
İlkokuldan beri bu kolejdeydim ama o kokuya hâlâ alışamamıştım.
Soyunma odasına girdim.
Fayanslarda yankılanan su sesleri birbirine karışıyordu. Metal dolap kapakları çarpıyor, birileri yüksek sesle gülüyor, duşlardan akan su ince bir uğultu yaratıyordu.
Boş bir kabine girip kapıyı kapattım.
Tişörtümü çıkarınca içerideki serin yosunlu hava tenime yapıştı.
Çantamı açtım.
Tıraş makinesini çıkardım.
Bzzt.
Bzzzt.
Bzzzzzt.
Göğsümdeki kıllar lavabonun içine dökülürken makinenin titreşimi avucumu uyuşturuyordu.
Sonra duşu açtım.
Su doğrudan ılık aktı.
İstemsizce gülümsedim.
Nadiren bir şey ilk denemede istediğim gibi olurdu.
Su omuzlarımdan aşağı kayarken klor kokusu yavaş yavaş dağıldı. Kaslarım gevşedi. Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım.
Sonra suyu kapatıp havuza çıktım.
Şule’yi gördüm.
Yanında Serkan vardı.
Hiç düşünmeden kendimi suya bıraktım.
Soğuk su kulaklarımı doldurdu.
Bir anlığına dış dünyadaki bütün sesler boğuklaştı.
Kafamı sudan çıkarınca Serkan beni hafifçe itti.
“Napıyon lan?”
“Sıkıldım.”
Şule güldü.
“Gören de zorla yüzme takımına soktular sanacak.”
Gözlerimi devirdim.
“Öf, sus.”
Tam o sırada koçun düdüğü yankılandı.
“Pozisyon!”
Herkes bir anda ciddileşti.
Ayak parmaklarım kaygan zemine tutundu.
Omuzlarım gerildi.
Düdük çaldı.
Atladık.
Su göğsüme sertçe çarptı.
Kulaç.
Nefes.
Kulaç.
Nefes.
Karşı duvar.
Dönüş.
Tekrar.
Kollarım yanmaya başlamıştı ama düdük yeniden öttü.
Tekrar.
Tekrar.
Tekrar.
Bir noktadan sonra zaman anlamsızlaşıyordu.
Sadece suyun sesi kalıyordu.
Ve ciğerlerimde büyüyen o yanma hissi.
Sonunda koç bağırdı:
“Paydos!”
Sudan çıktığımız anda ayaklarımız otomatik olarak kantine yöneldi.
Bu artık alışkanlık değildi.
Refleksti.
Sanki “paydos” kelimesini duyunca gözlerimi kapatıyor, birkaç saniye sonra kantin sırasında açıyordum.
Kantinci bizi görünce bıkkın ama alışmış bir ses tonuyla bağırdı:
“Sporcular için salata var!”
Adam işini sevmeye çalışıyordu.
Ama bizim salata yiyecek hâlimiz yoktu.
“Abi şu çikolatalardan ver.”
Adam bir şey demeden çikolataları uzattı.
Kasadaki bozuk paralar avucunda şıngırdadı.
Şule ve Serkan’la kantinde on dakika kadar oturduktan sonra tekrar havuza döndük.
Aynı antrenmanı size tekrar tekrar anlatıp can sıkmayacağım.
Çünkü geri kalan elli dakika da öncekiyle tamamen aynıydı.
Düdük.
Kulaç.
Nefes.
Yanma hissi.
Tekrar.
Antrenman bittiğinde omuzlarım taş gibi olmuştu.
Bir duş daha aldım.
Bu sefer su rahatlatmıyordu.
Sadece üzerimdeki kloru temizliyordu.
Soyunup dışarı çıktığımda şoför her zamanki yerinde, siyah arabanın yanında bekliyordu.
Kapıyı benim için açtı.
Arabaya oturduğum anda dikiz aynasından bana baktı.
“Altun Bey, babanız az önce aradı. Şirkete gelmenizi istiyor.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Gidiyor muyuz?”
Bir an düşünüyormuş gibi yaptım.
Aslında cevabı çoktan biliyordum.
“Evet. Gidiyoruz.”
“Tamamdır.”
Motor yeniden uğuldamaya başladı.
Babamın garip kuralları vardı.
Bizi çalışanların önünde asla aşağılamazdı.
Keşke hiç aşağılamasaydı.
Camı biraz araladım.
Sıcak rüzgâr yüzüme çarptı.
Ama insan bazen ne kadar hava alırsa alsın içindeki ağırlık gitmiyordu.
Sadece baş ağrısı yapıyordu.
Kısa bir fren hissedildi.
Otopark.
Kapım açıldı.
Şoför arkasından sessizce:
“Bekliyorum efendim,” dedi.
Asansöre doğru yürürken ayakkabılarım mermer zeminde tok sesler çıkarıyordu.
Lobideki ağır oda kokusu burnuma doldu.
Kahve.
Parfüm.
Yeni basılmış dergi sayfaları.
Asansöre girdim.
En üstteki farklı tuş hemen dikkat çekiyordu:
5. Kat: Yönetim
Bastım.
Kapılar kapanırken tavandaki hoparlörden şirketin şarkıcılarından birinin şarkısı yükseldi.
“Duygusal olmadım ama seninle geçirebileceğim her akşam için oturup ağladım…”
Kendi kendime mırıldandım:
“O zaman duygusal oluyorsun ama sen bilirsin.”
Dıt!
Kapılar açıldı.
Burası her zamanki gibi fazla griydi.
Gri halılar.
Gri duvarlar.
Gri takım elbiseli insanlar.
Sanki binanın içinde renk kullanmak yasaktı.
Babam odasındaydı.
Kocaman camın önünde oturuyor, telefonda birilerine sinirli sinirli bir şeyler anlatıyordu.
Beni görünce konuşmayı bitirdi.
“Hoş geldiniz beyefendi.”
“Hoş buldum baba.”
“Hımm. Nasıl keyifler?”
“İyi. Sen?”
Derin bir nefes verdi.
“Ben iyi değilim. Hem şirketle uğraşıyorum hem de şirketin iki katı iş çıkaran o annenle.”
Cevap vermedim.
Zaten benden cevap beklemiyordu.
“El insaf, bir de sen problem çıkarma bana. Şu akşamki galada Melek’in şeyi ol işte…”
Elini havada salladı.
“Ne deniyor ona?”
Başını ovuşturdu.
“Partneri.”
“Olurum baba, niye olmayayım?”
Omuzları gevşedi.
“Şükür. Günün ilk normal olayı.”
Sonra elini uzatıp saçımı dağıttı.
Çocukmuşum gibi.
Arkasındaki afişi gösterdi.
“Şu 730 Gün İki Kere Sensiz var ya…”
“Evet?”
“Avrupa’da yirmi yedi sinemada dublajlı vizyona girecek.”
İlk kez gerçekten şaşırdım.
“Oha.”
Babam sırıttı.
“Oha tabii. Dudak uçuklatacak para gelecek.”
Tam o sırada kapı açıldı.
İçeri bir kız girdi.
Melek olduğunu anlamamak için kör olmak gerekiyordu.
Odaya girer girmez bütün dikkat üstüne kaydı.
Uzun koyu saçları omuzlarından dökülüyordu. Üzerindeki sade kıyafet bile pahalı görünüyordu.
Yaşıtımdı
benden daha olgundu,
Ama en çok gözleri dikkat çekiyordu.
İnsana bakarken sanki gerçekten hissediyormuş gibi bakıyordu.
Bana döndü.
“Bu yakışıklı mı benimle gelecek?”
Babam güldü.
“Sen ne yakışıklı şeysin öyle.”
Ben de hafifçe gülümsedim.
Sonraki yarım saat boyunca babam bize nasıl davranmamız gerektiğini anlattı.
“Kameralara direkt bakmayın.”
“Çok samimi görünmeyin ama soğuk da durmayın.”
“Eğer soru gelirse filmi övün.”
“Skandallardan uzak durun.”
Bir noktadan sonra söyledikleri birbirine karışmaya başladı.
Saat yavaş yavaş akşama kayıyordu.
Sonunda evin yolunu tuttum.
Kapıyı Güneş açtı.
Evde çoğunlukla benimle ilgilenen yardımcı kız.
“hazırlanmam lazım,” dedim.
“Akşam gala var.”
Başını salladı.
“Tamam.”
Birlikte üst kata çıktık.
Odama girer girmez gardırobun kapılarını açtı.
“Sen duşa gir. Ben bakıyorum.”
Bir duş daha.
Son zamanlarda hayatım suyla geçiyordu.
Havuz.
Duş.
Yağmur.
Deniz.
Sanki sürekli bir şeyleri üzerimden temizlemeye çalışıyordum.
Bornozla dışarı çıktım.
İç çamaşırlarımı giyip krem rengi atleti üzerime geçirdim.
Güneş yatağın üstüne üç farklı takım bırakmıştı.
Biri fazla resmiydi.
Biri fazla enerjik görünüyordu.
Diğeri ise insanı güçlü hissettiren türdendi.
“Takımla enerjik olanı karıştırsak?”
“Parça parça olmaz,” dedi hemen.
“Renkler uymuyor.”
Gardıroba tekrar yöneldi.
“Şunun ceketi olur gibi…”
Başımı salladım.
Hazırlandığımda aynadaki görüntüye birkaç saniye baktım.
Yeterince iyiydi.
Parfüm.
Saat.
Güneş gözlüğü.
Güneş saçlarıma son kez dokundu.
Tam o sırada kapıda ablam belirdi.
“Erkeğim.”
Gülerek arkamı döndüm.
“Olmuşsun ha.” Dedi,
Etrafımda küçük bir tur attım.
“Akşam gala var sonuçta.” Derken sırıtıyordum.
“Sen gelmiyor musun?”
“Yok. Bir arkadaşımın partisi var.” Dedi,
“Kim?”
“Tanımıyorsun.”
“Tamam.”
Birlikte merdivenlerden inerken Güneş arkamızdan kıyafetleri toplamaya başladı.
Tam salona vardığımız anda annemin sesi evin içinde yankılandı.
“Parla, Altun eve geldi mi?”
Beni gördüğü anda yüzü aydınlandı.
Gülümsemesi bir anda büyüdü.
Ablalarıma hiçbir zaman böyle bakmadı.
“Ha oğluma bakın!”
Hızlı adımlarla yanıma gelip bana sarıldı.
Parfümünün hafif çiçek kokusu burnuma geldi.
Yapaydı.
Ne zaman ondan uzun olduğumu hatırlamıyordum.
Ama artık başını rahatça göğsüme yaslayabilecek kadar büyümüştüm galiba.
Telefonumu çıkarıp saate baktım.
“Benim gitme vaktim gelmiş.”
Annem yüzünü buruşturdu.
“Çok geç kalma.”
“Denerim.”
Kapıya yöneldim.
“Görüşürüz hadi.” Dedi,
Bu sefer şoför aynıydı ama araba farklıydı.
Daha pahalı.
Daha şık.
Daha “kamera önü.”
Kapıyı açtığında içeriye deri kokusu yayıldı.
Arka koltuğa oturdum.
Şehir akşam oldukça değişiyordu.
Güneş çekildikçe binalar kararıyor, camlar sokak ışıklarını yansıtmaya başlıyordu.
Meleği almaya gidene kadar çoğunlukla sessizdim.
Sonra araba durdu.
Kapı açıldı.
Melek içeri bindiği anda ortamın havası değişti sanki.
Üzerindeki koyu gri elbise çok abartılı değildi ama gözünü ondan almak zorlaşıyordu.
Saçları omuzlarına dalga dalga dökülüyordu.
Bana döndü.
“Çok güzel olmuşsun hanımefendi,” dedim.
Kaşını kaldırdı.
“Kendine bak be. Biz partneriz ha.”
Bunu söylerken aşırı ciddi görünüyordu.
Kahkaha attım.
“Niye otuz yaşında gibi konuşuyorsun? On yedi yaşındasın sen.”
“Yapacak bir şey yok,” dedi omuz silkerek.
“Olgun bir insanım.”
“Bu arada filmi izlemedim.” Dedim.
Güldü.
“Ben de izlemedim.”
“En azından oynadın.”
“Hiçbir şey hatırlamıyorum. Üzerinden altı ay geçti.”
“Gerçekten mi?”
“biricik baban 730 Gün’ü pazarlayacağım diye bu projeyi bırakıyordu neredeyse.”
Elimi ağzıma götürdüm,
“Hiç bilmiyordum.”
“Yönetmenim ne mücadele verdi şans vermesi için bir bilsen.”
Gülümsedim.
Sonra ikimiz de camdan dışarı bakmaya başladık.
Araba galaya yaklaştıkça içimde garip bir baskı oluştu.
Kalbim yavaş yavaş sıkışıyordu.
Şoför dönüp:
“Hazır mısınız?” diye sordu.
Melek gözlüğünü taktı.
Ben de taktım.
Camlar kapandı.
Araba yavaşça durdu.
Ve bir anda dışarıdaki sesler patladı.
Kapıyı takım elbiseli bir görevli açtı.
Önce ben indim.
Sonra Melek’e elimi uzattım.
Tam o sırada flaşlar patlamaya başladı.
Beyaz ışıklar gözümü alıyordu.
Her yerden bağıran sesler yükseldi.
“Melek Hanım buraya bakar mısınız!”
“Filmin çekim süreci nasıldı?”
“İlk büyük projeniz için ne hissediyorsunuz?”
“Genç yaşta böyle bir projede olmak kariyerinizi nasıl etkiler?”
“Melek Hanım heyecanlı mısınız?”
Sorular birbirinin üstüne biniyordu.
Melek durdu.
Ben de yanında durdum.
Mikrofona doğru hafifçe eğildi.
“Filmden sonra sorularınızı cevaplayacağız. Anlayışınız için teşekkür ederiz.”
Kameralara profesyonelce gülümsedi.
Sonra yürümeye devam ettik.
Merdivenleri çıkarken elim refleks gibi beline gitti.
Düşmemesi için hafifçe destek oldum.
İçeri girdiğimizde salonun loşluğu üstümüze çöktü.
Ön sıralara geçerken film eleştirmenlerini fark ettim.
Yüzlerini hemen tanımıştım.
Her gün internette karşıma çıkan insanlardı bunlar.
Ama gidip:
“Abi seni izliyorum,”
diyemezdim.
En sinir bozucu şey de buydu.
Işıklar yavaşça söndü.
Salon sessizleşti.
Ekranda beyaz harflerle bir yazı belirdi:
KUZEY IŞIKLARI
Film Melek’in yüzüyle başladı.
İlk başlarda yavaştı.
Bir kızın kuzey ışıklarını görmek için para biriktirmesini izliyorduk.
Başvurular.
Reddedilmeler.
Ucuz otobüs yolculukları.
Sonra film bir anda değişti.
Nefesimi tuttuğumu fark ettim.
Kızı Rusya üzerinden kaçak yollarla geçiriyorlardı.
İlk yetmiş dakikayla son yetmiş dakika sanki farklı filmlerdi.
Salon tamamen sessizdi artık.
Kimse telefonuna bakmıyordu.
İhanet, entrika, yalan, kaçış ve mücadele üst üste.
Film bittiğinde ışıklar yeniden yandı.
Yönetmen,
Melek,
oyuncular,
ekip…
Herkes ayağa kalktı.
Onlar eğilirken ben de alkışlıyordum.
Mükemmel bir finaldi.
Gerçekten öyleydi.
Ama tabii ki sessizlik uzun sürmedi.
Basın mensupları hemen sahnenin önüne üşüştü.
Yönetmen.
Melek.
Oyuncular.
Ve ben.
Filmle alakalı hiçbir vasfım yoktu aslında.
Hiçbir soruya cevap vermeyecektim.
Sadece babam istedi diye oradaydım.
Oraya çıkarken attığım her adım onun istediği içindi.
Ama düşündüğüm kadar kötü de değildi.
Sorular başladı.
Ben sadece ciddi görünmeye çalışıp kafa sallıyordum.
Soru cevap kısmı nasıl bitti anlamadım bile.
Merdivenlerden inerken Melek koluma girmişti.
Çıkışta flaşlar yeniden patladı.
Bu sefer sorular farklıydı.
“Melek Hanım, Altun Bey’le ilişkinizi nasıl açıklarsınız?”
Sorunun saçmalığını geçtim…
Benden yirmi yaş büyük birinin bana “bey” demesi aşırı garip hissettiriyordu.
Arabaya bindiğimizde bile flaşlar camlardan içeri vuruyordu.
Sonra Melek gülerek elini kaldırdı.
“Çak.”
Elini tokuşturdum.
Araba hareket etti.
Şehir ışıkları camda akıyordu.
Bir süre sonra Melek başını omzuma yasladı.
Telefonum titredi.
Babamdan mesaj vardı.
“Aferin.”
İstemsizce gülümsedim.
Sonuçta ben onun oğluydum.
Beni sevdiğini biliyordum.
Sadece sevgisini gösterme şekli bazen insana seviliyormuş gibi hissettirmiyordu.
Başımı koltuğa yasladım.
Şu an sadece uyumak istiyordum.
Melek’in evinin önünde araba yavaşça durdu.
Şoför inip kapıyı açarken Melek bana döndü.
“Özel teşekkürler.”
Kaşımı kaldırdım.
“Neye teşekkürler?”
Omuz silkti.
“Bilmiyorum. Küçükken biri beni çok mutlu ettiğinde ona ‘özel teşekkürler’ demiştim.”
Gülmemeye çalışıyordu.
“Hâlâ devam ediyor işte. Sorgulama.”
İstemsizce güldüm.
“Tamam o zaman…”
Başımı hafifçe eğdim.
“Özel teşekkürler.”
Bu sefer gerçekten gülümsedi.
Sadece dudaklarıyla değil.
Gözleriyle de.
Sonra arabadan indi.
Kapıya doğru yürürken koyu gri elbisesinin eteği rüzgârda hafifçe hareket ediyordu.
Bir an dönüp el salladı.
Ardından evinin ışıklı girişinde kayboldu.
Kapı kapanınca arabada tuhaf bir sessizlik kaldı.
Camı sonuna kadar açtım.
Gece havası yüzüme sertçe vurdu.
Şehir gece olunca farklı kokuyordu.
Islak asfalt.
Egzoz.
Uzaklardan gelen petrol kokusu.
Kafamı cama yasladım.
Yol bitmek bilmedi.
Sanki araba ilerlemiyor da şehir hareket ediyordu.
Eve vardığımızda neredeyse yarı uykuluydum.
Kapıyı açıp içeri girdim.
Annem,
babam
ve iki ablam salonda oturuyordu.
Televizyon açıktı ama kimse gerçekten izlemiyordu.
Beni görünce hepsi dönüp baktı.
Gidip koltuğa çöktüm.
Babam bana baktı.
“Eee? Nasıl geçti?”
Sesi keyifli geliyordu.
Muhtemelen sosyal medyada fotoğraflar çoktan yayılmıştı bile.
“Zaten biliyorsunuz,” dedim yorgun bir sesle.
“Güzel geçti.”
Esnedim.
“Benim aşırı uykum var.”
Babam hâlâ gülümsüyordu.
Başıyla merdivenleri işaret etti,
“Tamam. Git yat.”
Cevap bile vermeden ayağa kalktım.
Merdivenleri neredeyse koşarak çıktım.
Odaya girer girmez üzerimdeki her şey ağırlaşmış gibi hissettirdi.
Ceket.
Saat.
Ayakkabılar.
İnsanların bakışları.
Flaşlar.
Hepsini üstümden atmak istiyordum.
Üstümü değiştirip yatağa girdim.
Nevresimi boynuma kadar çektim.
Yorganın temiz kokusu yüzüme geldi.
Çok güzeldi.
Sessizlik daha da güzeldi.
Sağıma dönüp karanlığa baktım.
Sonra kendi kendime fısıldadım:
“Oğlum… harbi işin var.”
Ve hayatımda uzun zamandır ilk kez yüzümde küçük bir gülümsemeyle uyuyakaldım.
Meleğin kokusu burnumdaydı.