İçeriğe geç

Gündüz Gece Sarayları

Bölüm 9 · 5 dk okuma

Gündüz Gece Sarayları

Bölüm 9

VIII. BÖLÜM

VIII. BÖLÜM

Prens Anthonio yanımdan ayrıldıktan sonra Lydia ile aramızda karşılıklı uzun ve ayrıntılı bir sohbet geçti. Lydia'ya Prens Anthonio'yla nasıl karşılaştığımdan başlayıp bugün Kaitlyn'le randevulaştıklarına kadar her şeyi anlattım. Lydia bu işin içinden çabucak sıyrılmam gerektiğini, yoksa onun er geç kim olduğumu öğreneceğini ve bunun daha çok canımı yakacağını söylüyordu. Ona bunu neden yapamayacağımı açıkladığımdaysa "Ama efendim," dedi. "Siz bana öyle geliyor ki, şimdiye kadar hiç kendi konumunuzdan biriyle canlı kanlı görüşmediğinizden, onları hep uzaktan izlediğinizden bir soyluyu tanımanın merakı ve heyecanı içindesiniz. Bunun için onunla görüşmekten de verdiği görevleri yerine getirmekten de uzaklaşmak istemiyorsunuz."

Lydia'dan beklemediğim bu itirafa karşı cevabım sessizlik oldu, zavallı kız bir an beni kırdığı için endişelendiyse de ellerini tutup her zaman doğruları söylediği için minnettar olduğumdan ve ne kadar şanslı olduğumdan bahsettim. Ama kafamda dönüp duran şu yazı yüzünden Prens Anthonio'ya gerçeği hemen söyleyebileceğimden emin değildim.

O gittikten sonra odanın içinde volta atarken sıkıntıyla ofluyor, yanlış bir şey yapmaktan korkuyor ama hiçbir şey yapmamaktan da vicdan azabı duyuyordum. Kral hassas bir mevzuyu adeta rüzgar hangi yönden eserse başımızı oraya çeviririz der gibi oluruna bırakmıştı. Böyle fütursuzca verilmiş bir karara sesimi çıkarmalı mıydım, yoksa işleri karıştırmamak adına susup olacakları mı beklemeliydim? Düşüncelerim Ellen'ın odasındaki duvar saatindeki sarkaç gibi bir oraya bir buraya savruluyordu.

Tatsız bir akşam yemeğinin ardından üzerime ince yeşil ipek kumaştan yapılmış düz bir elbise geçirdikten sonra saçlarımı yukarıda bir topuz yapıp aynı renkte bir toka takarak hazırlandım. Kaitlyn'in odasına gittiğimde onun da abartılı olmayacak bir randevuya uygun mavi, pileli eteği olan zarif bir kıyafeti tercih ettiğini gördüm. O diğer iki prenses gibi sarışın ya da benim gibi sarışına yakın değildi, saçları simsiyah ve gözleri de o ölçüde, göz bebeği ayırt edilemeyecek kadar siyahtı. Cildi beyaz mermerden yapılmışçasına beyaz, iri ama biçimli dudakları ruj sürülmüş gibi kıpkırmızıydı. Ellen gibi o da hiçbir makyaj yapmadan dahi harika ötesi bir güzellikteydi.

Kaitlyn sabahki tepkisinden de anlayacağım üzere pek heyecanlı sayılmazdı, hatta yüzünden biraz olsun merak okunmuyordu. Yalnız odasına gelip onu sahil lokantasına bırakana kadar bana Anthonio'yu nereden tanıdığım, nasıl konuştuğum, nasıl kimliğimi gizlediğimle alakalı türlü türlü soru sorup canımdan bezdirdi. Prens'i sahilde terk edilmiş lokantanın tahta masalarından birinde beklediğini gördüğümde ancak rahat bir nefes alabildim.

Prens üzerinde bugün daha rahat görünen bej rengi, arkasında altın ipliklerle işlenmiş bir kutup kurdu simgesi olan bir tunik giymişti. Esen rüzgarla altından saç tutamları bir o yöne bir bu yöne dağılıyor, yüzünü örtüp açıyor, ayın ve yanındaki lambanın ışığıyla dans ediyordu. Prens ve Prenses birbirini selamladıktan sonra masaya yerleşince ben de uzaklaşmak için arkama döndüm.

"Nereye gidiyorsun Orla?" diye sordu Kaitlyn, baskın bir tonla. "Gel bizimle biraz otur. Eğer sohbetimiz seni sıkarsa uzaklaşırsın."

"Ekselanslarının baş başa yemeyi tercih edeceğini düşündüm."

"Elbette yalnız konuşacağım şeyler olacak ama Prenses böyle diliyorsa biraz bizimle oturmanda sakınca olmaz." Bunun üzerine Kaitlyn'in yanına bir sandalye çekip tedirgin biçimde oturdum. Onun, hele de Kaitlyn'in, beni baş başa geçirecekleri bir randevuya dahil etmesi pek mantıklı gelmiyordu.

Önce karşılaşma faslı için birbirlerine nasıl olduklarını, günlerinin güzel geçip geçmediğini, saray hayatının klasik sıkıcı düzenini konuşmaya giriştiler. Prens Anthonio bir kızla konuşabileceği en ciddi tonu takınmışken Prenses Kaitlyn'de bilinçli biçimde yaptığı bir umursamama, karşısındaki kişinin sorularına kayıtsız kalma hali vardı. İçten içe bunun kendini daha önemli, ulaşılamayacak biri haline getireceği, insanların onun için çabalamak ve uğraşmak zorunda kalacakları düşüncesinin yattığını sezdim.

Sohbetin ilk kısmı atlatıldığında Kaitlyn benim yanlarından ayrılmamam için elinden geleni yaptı. Çünkü bir anda benden tuhaf isteklerde -kendisine rengi güzel ve sivri bir taş veya istiridye kabuğu bulmak, şuradan birkaç söğüt dalını koparıp kendisine taç yapmak gibi- bulundu. Ardından bunları yapamayacağımı söyleyince iğneleyici sözlerle üzerime gelmeye başladı. Küçüklüğümde ne kadar sefil bir hayat yaşadığımı, bir defasında bir odamda yanlışlıkla kilitli kaldığımı ancak iki gün sonra birilerinin beni hatırlayıp kapıyı açtığını, Ellen'ın bir keresinde saçıma yapışıp kapı aralığında başımı sıkıştırdığında ne kadar çok ağlayıp feryat ederek tüm sarayı ayağa kaldırdığımı anlatıp beni küçük düşürmek ve beceriksiz göstermek için elini ardına koymadı.

Kaitlyn dördümüz arasında en kurnazı olup en ince planları kafasında kolaylıkla kurabilecek tek kişiydi. Beni oldum olası sevmezdi ama bugün karşısında bir prens varken ve ben konum olarak çok daha aşağı bir aşçıyken kinini dökmek için rahat bir an bulmuştu.

Bir masada yapılabilecek ne kadar eziyet varsa üzerimde uyguladıktan sonra "Artık gidebilirsin Orla, hala burada dikilerek aramızda olabilecek bir geleceği baltaladığının farkında mısın? Ah, kıskanmanı yine de anlıyor ve acıyorum sana. Böyle şeyler yaşayamayacağın için ne kadar üzgün ve kırgınsındır, kaderine isyan ediyor ve bir an önce ölüp şu hayattan kurtulmayı diliyorsundur. Ne benimki gibi ne de kendisini çok çok sevdiğim Prens Anthonio'nunki gibi bir hayatı yaşayamazsın. Genç ruhlar ancak konum bakımından yüksek ve birbirine denk olunduğunda bulunur. Bir gün belki sen de evleneceksindir ama seni isteyen kişi bodur, tıknaz bir ihtiyardan başkası olmayacaktır. Bana darılma canım, inan ki senin gibi hizmetçi kadınların bu varsayımdan daha şanslı bir hayatı olanını duymadım." deyip beni başından savdı.

Cümleleri o kadar gülünesiydi ki diyebildiğim tek şey "Beni yanlış tanımışsınız Majeste. Onurlu bir yaşamı şaşalı hayatınıza tercih edecek kadar yüreğimin olduğunu unutmuşsunuz." oldu ve cevap vermesine fırsat vermeden yanlarından ayrıldım. Yaklaşık bir saat onları göremeyeceğim kadar uzaklaştığım bir noktada, başımı yasladığım bir söğüt ağacının altında bekledim.

İlk öfkemi atlattığımda ve olduğum yerde sıkılmaya başladığımda kafamdaki gelgitlerden fırsat bulduğumda Prens Anthonio prenseslerle bu kadar uzun süre ne konuştuğunu sorgulamakla meşgul oldum. Cazibesini kullanarak prensesleri kendisine aşık etmekle mi meşguldü yoksa gelecek hayat planlarını onlara açıp uygunluğunu mu tartıyordu? Prens Anthonio duyduğum hikayeler yüzünden kafamda o kadar sert biri olarak canlanıyordu ki onun bir kıza tutulmasını pek mümkün bulamıyordum. Ama sonuçta o da bir erkekti ve üç prensesin her biri bu kadar güzelken onlardan birinden hoşlanmaması pek makul bir durum olmazdı.

Dalgaların huzur dolu seslerinin arasından adımı seslenen birini duymamla çevreme bakındım. Biraz sonra bir kum tepesine çıkıp uzakta çevresine bakan Prens'i tanıdım. Yanına vardığımda dün geceden beri içimde bulunan vicdan azabı yeniden ortaya çıkıp beni rahatsız etmeye başladı.

"Prenses Kaitlyn saraya geri döndü. Senden artık son bir isteğim olacak." Ne olduğunu sorunca "Yarın da Prenses Jane ile yine aynı yerde bir görüşme ayarlamanı istiyorum." diye karşılık verdi.

"Yarın olmaz." diye mırıldandım, ne dediğimin farkında olmaksızın. Terlemiş ellerimi elbisemin eteğine silerken gözlerimi kaçırıp sarayın uzaktaki ışıklarına baktım.

"Neden?" Gözlerine yeniden dönme cesareti bulduğumda içimde artık tutamayacağıma karar vermiştim:

"Yarın için önemli bir olay var, Prens Anthonio. Ben aslında Dohr alfabesi biliyorum."

Bölüm sonu

1 yorum