
XV. BÖLÜM
Arabacı ricamızı kırmayıp kendisi gibi faytonu olan bir arkadaşına bugün içerisinde bir valinin gelip gelmediğini sormuştu ve bu sayede hem henüz buradan gitmediğini hem de hangi handa kaldığını öğrenmiştik.
İçine girdiğimiz han boyaları dökülen eski bir yapıydı ama içerisi ferah ve geniş olduğu gibi iyi bir aydınlatmaya da sahipti. Giriş holünden sonra bir yemek salonu karşımıza çıktı, burada kalabalık bir topluluk güle eğlene akşam yemeklerini midelerine indirmekle meşguldü. Masaların arasından geçerken bize dik dik baksalar ya da merakla süzseler de görmezden gelip ikinci kata çıktık. Han sahibini bulup bugün buraya yerleşmiş valinin hangi odada olduğunu, onunla acilen görüşmemiz gerektiğini söyledik. Bıyıklı han sahibi iyi bir adama benziyordu ama valinin kimseyle görüşmek istemediğini özellikle belirttiğini, rahatsız edilmemek için en üst kattaki kuytu köşede kalmış bir odayı tercih ettiğini anlattı. Yine de adama öyle acılı bir bakış fırlatmış olmalıydım ki oğlunu iki kişinin onu görmeye geldiğini valiye haber vermesini istedi.
Çocuk geldiğinde valinin kimseyle bu akşam görüşmek istemediğini, yarın sabah ancak buna vakit ayırabileceğinden bahsettiğini söyledi.
"Ne olacak şimdi? Yarını bekleyecek miyiz?"
"Normalde asla işi bu kadar uzatmak istemiyordum ama bu adamın inatçılığını yenebileceğimizi sanmıyorum. Hem sağlıklı bir görüşme bile yapamamış olacağız. En iyisi bir ulağı saraya ikimizin neden ortadan kaybolduğuna dair mantıklı bir açıklama yapmaya göndermek." Prens'in öne sürdüğü bu fikri beğenince han sahibinden ikimize birer oda vermesini istedik. Han sahibi bizi bir çift zannetmiş olmalı ki başta şaşırıp afallasa da sonra diretmeden valinin oturduğu odanın altındaki iki odayı bize verdi.
Bir yatak, bir koltuk, bir masa, bir şömine haricinde bir şey içermeyen odaya geçecekken Prens Anthonio'ya bakıp "İyi geceler, Majeste." deyince yüzünde tatlı bir gülümseme belirdi, kalbim bir an için hızlandı. Küçük şeyler için bu kadar heyecanlanıvermem haksızlıktı.
"Sana da iyi geceler, Orla."
***
Odamın penceresine konan kuşların cıvıltıları yeni günün habercisiydi, koca odanın içerisinde yalnızca benim yüzümü bulmuş gün ışığı ise erkenden uyanmamı istiyor gibiydi. Onun isteğine ayak uydurarak ayağa kalktım, bir köşeye yerleştirilmiş aynadan dağınık görüntüme bakarak dudak büzdüm. Saçlarımı toplayıp bir at kuyruğu yaptıktan sonra beyaz uzun gömleğimin üstüne biraz yıpranmış görünen sade yeşil elbisemi geçirdim. Kuşak kısmını arkada bir kurdele oluşturacak şekilde bağladıktan sonra kapının anahtarını çevirip dışarı çıktım.
Kapının önünde Prens'in dikildiğini görünce bir an korksam da hemen eğilip "İyi sabahlar Ekselansları." diyerek selamladım. Şaşkın şaşkın ona bakarken o tavana bakıp "Günaydın Orla." diye karşılık verdi.
"Uyanmamı beklediğinizi bilmiyordum, bilseydim daha erken uyanırdım."
"Seni beklemiyordum." deyip kapısı açık olan odasının aralığına oturdu. "Valinin uyanmasını bekliyorum."
"Burada oturarak mı?"
"Vali uyandığında ayak sesi buradan duyulacaktır." Şaşkın bir bakış atınca kendini toparlayıp düzeltti. "Yapacak daha iyi bir işim yok, zaman diğer türlü geçmiyor."
"Size eşlik edeyim." diyordum ki ahşap tavandan birtakım tıkırtılar işittik. Aramızda vaktin geldiğini anlatır gibi bir bakışma geçtikten sonra yavaş adımlarla Anthonio'yla beraber üst kata çıkıp odasının yakınında dikildik. Çok geçmeden adam hissetmiş gibi kapıyı açıp biz ikimizi gördü. Stormridge valisi; uzun bıyıkları olan, beyazlamış saçlarını neredeyse tamamıyla kestirmiş, kısa boylu, uzun ve sivri burnu ön plana çıkan, kalın kaşlarını çatarak bize bakan huysuz bir adamdı.
"Ne bu sabırsızlık..." diye söylenirken üzerindeki komik pijamaya bakıp "Aşağı inin, arka bahçeden bir masa tutup kahvaltıyı isteyin, birazdan geleceğim." deyince içimiz rahatladı. Dediğini yapıp arka bahçede bulunan eski süs havuzunun yanındaki ahşap masayı kapıp yerleştik. Han çalışanları kahvaltıyı getirirken çimlerin ezilme sesinden başımızı çevirip valinin buraya geldiğini gördük. Yanında birkaç kişi ona eşlik ederken Mr. Ardley bastonuyla ağır adımlar atarak ilerliyor, diğer elini arkasında saklıyor, her şeye rağmen dimdik bir yürüyüş gösteriyordu. Ben buradaki konumum gereği ayağa kalkıp onu selamladıysam da Mr. Ardley aldırış etmeden masaya oturmayı tercih etti.
Mr. Ardley tam karşımızda, biz de yan yana masada oturmaktaydık. Ancak ben boş durmak yerine arada ayağa kalkıyor, getirilen yiyeceklerin masaya yerleştirilmesine yardımcı oluyordum. Bütün işler bitince rahat bir nefes alıp huzursuz bir sessizliğe gömülmüş masaya geri döndüm.
Mr. Ardley önündeki nar çiçeği desenli fincandan bir yudum çay alırken gözlerini biz ikimize dikmişti. Bastonunu sandalyesinin koluna yaslayıp ayak ayak üstüne atarken de bizi süzmekten bir an olsun vazgeçmedi. En sonunda Anthonio "Mr. Ardley artık izin verirseniz sizinle önemli bir meseleyi konuşmak istiyoruz." diyerek konuşmayı başlattı.
"Önce kendini tanıt genç adam."
"Rultam Krallığından Prens Anthonio'yum efendim."
"Rultam mı?" deyip yüzünü buruşturdu vali. "Veliaht Prens, senin kardeşin Charlot... Hayır Charles'tı değil mi?" Prens başıyla onaylayınca "Kardeşinin bizim topraklarımızda dahi tuhaf bir ünü var, o olmadığın için kendini şanslı say." diye karşılık verdi. Prens mimiksiz görünse de bu dediğinden pek hoşlanmış görünmüyordu, bunu belli etmemek ister gibi yanına koyulmuş çörekten bir parça aldı. O esnada Stormrigde valisinin bakışları bende toplanınca bir heyecan bastı.
"Eşinin adını söylemeyecek misin?"
Anthonio "Ben henüz evleneceğim kişiyi açıklamadım..." diyordu ki valinin kast ettiği şeyi anlayıp başını bana doğru şaşkın şaşkın çeviriverdi, mavi gözleri yüzümde, saçlarımda ve kıyafetlerimde gezindi. Yüzüm bir domates gibi kıpkırmızı kesilince hemen ayağa kalkıp gözlerimi kapatarak başımı eğdim. Gereksiz olduğunu hissettiğim ama engelleyemediğim bir panik hali bütün bedenimi sardı.
"Ben Prens Anthonio'nun hizmetkarıyım, efendim!"
"Hangi prens yabancı bir kasabaya kadın bir hizmetkarla gelir?"
Prens Anthonio bileğimden tutup bir anda beceriksizleşmiş beni sandalyeye oturttu. "O benim hizmetkarım değil, dostum."
