İçeriğe geç

Gündüz Gece Sarayları

Bölüm 15 · 5 dk okuma

Gündüz Gece Sarayları

Bölüm 15

XIV. BÖLÜM

XIV. BÖLÜM

Yolumuz beklediğimden uzun sürmüştü, eğer yoldan geçen boş bir at arabasına kendimizi atmasak çok daha uzun sürmesi yüksek bir ihtimaldi. Prens Anthonio'nun bana anlattığı o korkunç ve talihsiz hikayenin ardından üzerine binen o durgun ve sakin hal birkaç saat sonra Middlenisse'e yaklaştıkça kaybolup yerini huzursuz bir gerginliğe terk etti.

Anthonio'yu yakından tanımıyordum, aslında diğer insanlar kadar şeffaf olmadığından ve ruhunun perdelerini sıkıca kapadığından içindeki kişiyi tanıma fırsatı elime bir türlü geçmiyordu. Fakat bana son derece duygusuzca anlatmak istediği o hikayede, hatta belki kendi halkıma böyle bir işkence nasıl çektirebileceğine dair nutuk atmam gereken o hikayede, iki yıl önce olmasına rağmen unutamadığını kanıtlayan anlatırken verdiği ince detayların, sabit tuttuğu sesin titremesini engellemek için çabasının altında derin bir pişmanlık yattığını sezmiştim. Bu da değil kızmak, biraz olsun öfkelenmek bile içimden gelmemişti.

Ona sorduğum soruya "Onurlu bir savaş vermek istemiştim." diye yanıtlamıştı. Savaşın hileleri, tuzakları olurdu ama o belli ki bunun bir sınırı olması, -insanları yakmak gibi- eziyetin kurallar dahilinde sayılmaması gerektiğini düşünmekteydi. Birçok yerde onun adından acımasız diye bahsediliyor ve doğru yanlış birçok hikayeye konuk oluyordu ama bu doğruysa dahi onun asil ve soylu bir kalbi olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.

Şimdiyse yalnızca görev başına geçtiğinde oluşacak bir ciddiyete bürünmüştü. Siyah pelerinini ve altındaki kıyafeti iyice çırpıp yaş bir bezle siliyor, az öncekine göre bir nebze daha az hasarlı görünüyordu. Bana bu esnada vali hakkında bildiğim şeyleri soruyor, kendini hazırlıksız yakalayacak bir şeyle karşılaşmak istemiyordu. Elimden geldiğince onu bilgilendirip bu işin hakkından geleceğini söyleyerek arka çıktım. Gerçi benim bir çocuğu avutur gibi destek cümlelerim pek üzerinde işe yaramasa da beklediğimden çok daha kibar davranarak bana teşekkür ediyordu.

Arabacı dinlenmek için mola verdiği esnada Prens de kendini dışarıya atıp üstünü başını düzenlemeye devam etti. Ben de kıyafetimi iyice çırptım ama yırtıklar yüzünden ne kadar tozdan arınsam da derbeder görüntümü toparlayamıyordum. Prens bu esnada önce çizmesini sonra çorabını çıkarmaya başlayınca ne yaptığına baktım. Çok geçmeden çorabının altında koyu kırmızıya boyanmış ayağını görünce hemen yanına vardım. Ayak bileğindeki yaradan sızmış ve çizmesinin içini de ıpıslak etmiş kana hayretle bakıp "Ne olmuş size!" diye haykırdım.

"Koşarken içine bir taş girmişti, bileğimi kesmiş." deyip soğukkanlılıkla yarayı inceledi.

"Hemen müdahale etmeliyiz, enfeksiyon kapabilir."

"Kanama durmuş, uğraşmaya değmez."

"Çok uğraştıracak bir iş değil. Önce siz ayağınızı iyice yıkayın, ben de hemen bir şey hazırlayıp getireceğim."

Ne yapmaya gittiğimi anlamak için izlediğini hissedebiliyordum. Yolun kenarından akan suyun yanında bolca yeşillik, otlar ve bitkiler bulunuyordu. Biraz eğilip aralarından ısırgan otlarını seçmeye çalıştım. Çoktan yırtılmış pelerinimle ellerimi örterek birkaç ısırgan otunu çekip çıkardım.

Bir keresinde küçükken dadım (Lydia'nın annesi) bu otu almış, iyice ezip lapa haline getirerek dizime sürmüştü. Isırgan otlarını akan suya batırıp iyice yıkamaya çalıştım, ardından yine yıkadığım bir taşın üzerine koyup başka bir taşla vurarak iyice ezilmesini ve içerisindeki enfeksiyonu engelleyici maddelerin de dışarı çıkmasını bekledim. Yeterince ezdiğimi düşündüğümde mataranın kapağına bunları katıp hafif sulandırarak Prens'in yanına götürdüm.

Anthonio ne yapmaya çalıştığımı anlamakla uğraşırken ben de ayağını uzatmasını istedim, yavaşça lapa haline gelmiş ısırgan otunu parmağımın ucuyla yara bölgesine ovuşturarak sürdüm. Canı biraz yanar gibi yüzünü buruştursa da sesini çıkarmadı, görüntü bakımından hiçbir benzerlik olmasa da uysal bir çocuk gibi beni izliyordu.

"Dışarıya çıkmadığını söylüyorsun, ısırgan otunun yara yerine iyi geldiğini nereden öğrendin aşçı?"

Hiç düşünmeden "Dadım..." deyip konuşmaya başlayınca aniden gelen panikle hızla "Prenseslerden birinin dadısının bir keresinde bunu sürdüğünü görmüştüm!" diye devam ettirdim. Yanaklarım yine yalan söylemenin verdiği utançla kızarırken aniden ellerimi tutmasını beklemediğimden afalladım. Elimi diğer tarafa, avuç içimin olduğu tarafa çevirip kızarmış parmak uçlarımda elini gezdirince yanaklarımdaki sıcak his daha da arttı.

"Neden kendine dikkat etmiyorsun? Isırgan otunu ellediğinde küçük tüyleri batabilir. Sonra bunun acısı ve kaşıntısıyla uğraşırsın." Bana bunu dedikten sonra ellerime, parmak boğumlarımdaki nasırlara dikkatle bakması hemen elimi ondan çekme isteği uyandırdı. Bir kız için ne kadar çirkin bir el sayılabileceğini düşünerek bugünkü utanç kotamı ağzına kadar doldurdum.

"Sana başka işler de mi yaptırıyorlar?"

"Bazen..." diye mırıldandım. "Büyük işler değil tabii, benim ellerim çok hassastır."

"Ne gibi işler?"

"Çamaşırları, bulaşıkları yıkamak gibi. Bazen cezalandırılırım, bazen de arkadaşlarımın yanında vakit geçirmek için yaptığım olur. Yani bir nevi benim sebep olduğum bir şey." Başımı eğdim, Ophelia olduğumu bir kez daha öğrenmemesini diledim.

"Orla, saraydan ayrılmayı düşündün mü hiç?"

"Bazen aklıma geldiği olur ama bunun mümkün olup olmadığını ben de bilmiyorum." Prens Anthonio yanına oturmamı işaret ettikten sonra onu dinlediğimde "Anlaşılan Arnogya Sarayında sizin gibi çalışanlar için işleri çok zorlaştırıyorlar. Dışarı çıkmana bile izin vermediklerini, çok kez aşağılandığını sen söylemiştin. Eğer istersen anlaşma imzalandıktan sonra bizim kafileye katılır, Rultam Sarayında yine aşçı olarak görev yapabilirsin." deyince şaşkın şaşkın baktım. Aşçı olarak çalışma... Üstelik Rultam'da! Başımdan aşağı kaynar sular dökülürken kendimi olduğum yerde sabit tutmaya çabaladım.

"Bana öyle bakma, bu bir iş teklifi. Kötü niyetli bir kız değilsin, bu durumda daha normal şartlarda çalışman senin de hakkın. Buralara kadar benimle geliyorsun, sana karşılığında verebileceğim en büyük ödül budur." Prens Anthonio'nun ciddi olup olmadığını anlamak için yüzüne baktıysam da gözlerinin ikna edici ışığından etkilenmemek için başımı çevirdim. Telaşla konuştum:

"Özür dilerim Majeste, beni yanlış anlamanızı istemem ama Arnogya Sarayı bana ne kadar zararı dokunursa dokunsun evim gibidir, o kadar uzağa hiç bilmediğim bir yere nasıl gidebilirim?"

"Hemen reddetmeden önce biraz düşün Orla." deyip bana sitemli bir bakış attı. "Seni gelmeye zorlamıyorum ama eğer bir şeylerin değişmesini istiyorsan bazen bazı riskleri göze alman gerekir." Sesimi çıkarmadım, biraz sonra elimi yol kenarından akan berrak suda iyice yıkadıktan sonra onunla beraber arabaya bindim.

Normalden uzun sürmüş yolculuk sonunda Middlenisse'e vardık. Middlenisse kafamda kurduğum kasaba modelinden çok daha uzaktı. Arnogya rıhtımını andıran lüks evlere, düzenli bir dış mimariye ve daha nezih bir ortama sahipti.

Şafak sökerken insanlar üç dört katlı evlerine dönüyor, hava soğuduğundan dış kapılarını kapatıyor, penceredeki belli belirsiz ışığa göre gaz lambalarını da yeni yeni yakmaya başlıyorlardı. Kasabanın ortasına yapılmış parkta birkaç adam konuşuyor, sonra onlar da kayboluyor, faytonlarla birlikte gözden uzaklaşıyorlardı. Hayat akşam vaktinin gelmesiyle yavaşlayıp durgunlaşmış, karanlık ve ıssız yollar ise bize kollarını açmıştı. Bizse hana doğru gidiyorduk, biraz merak, biraz sıkıntı, çokça endişe bize eşlik ediyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.