İçeriğe geç

Gündüz Gece Sarayları

Bölüm 14 · 4 dk okuma

Gündüz Gece Sarayları

Bölüm 14

XIII. BÖLÜM

XIII. BÖLÜM

"Brineport'ta küçük bir ordunun başında, askerlerimize saldıran kasaba halkı için Kral tarafından görevlendirilmiştim. Zor bir görev sayılmazdı ama kulağıma en sevdiğim adamlarımın hiçbir hücum yapmadığı halde kötü bir şekilde yaralandığı ve esir olarak alındığı haberi gelince içimde tarif edemeyeceğim bir öfke kabardı. Az önce sığındığımız mağaranın bulunduğu tepe aslında zamanında çok daha yüksek, engebeli bir uçurumdu. Uçuruma bakan yüzünde girişi dar, içi geniş devasa bir mağara bulunuyordu. Orayı bu kasabadan çıkmış Arnogya askerlerinin mühimmat ve yemek deposu olarak kullandığı haberi kulağıma gelmişti. Birlikler özellikle kasabanın en başında konuşlanmış olsa da kasabanın bitiminde olan bu mağaranın önünde birkaç muhafız mutlaka bekliyor, herhangi bir hücuma karşı tedbiri elden bırakmıyordu.

Arkadaşlarımız için hiç zaman kaybetmedik, zifiri karanlığın geceye hakim olduğu bir vakitte kasabaya geldik ve geldiğimiz gibi saldırıya geçtik. Gafil avlanmışlardı, gecenin vahametiyle her biri bir yere kaçıştı. Bazıları askerlerle ilgilenirken bir düzine askerimi de esirlerimizi bulmak için yönlendirdim. Ancak Arnogya askerleri sonradan nasıl olduysa sayıları artarak kendilerini toparlamış, benim gönderdiğim grup ise esirleri bulamamış, yanımıza elleri boş bir şekilde geri dönmüştü.

Ertesi gün ve sonraki gün küçük ordular büyük çarpışmalara girişti. Esirlerimizi bulamıyorduk, giderek adamlarımızı kaybediyorduk ve ben ısrarla başka cephelere katılmamı bekleyen uyarılar alıyordum.

Biri tam o süreçte zor durumlar için sakladığımız barutun varlığını hatırlatıp yanımdan çekildi. Bir an düşündüm, daha fazla değil, hemen birinin kasabayı arkadan dolanıp mağaraya barutu yerleştirmesi emrini verdim. Ortalıkta hiçbir asker yoktu, iki muhafızın da üstesinden gelebilecek birini göndermiştim, mühimmatlarının yok olduğunu gördüklerindeyse artık teslim olacaklardı.

Patlamanın sesi kasabada yayılırken birkaç asker kendini öne attı ama bizim saklandığımızı bildiği yerlere bile bakmadan patlamanın olduğu yere doğru koşmaya başladı.

Afallasak da arkalarından saldırmak için takip ettik, mağaranın olduğu yöne yaklaştıkça etrafı kaplamış alevler gecenin karanlığında gözümüzü kamaştırdı. Yanına vardığımızdaysa mağaranın artık mağara olmaktan çıktığını, çünkü koca kayaların her bir tarafa savrulduğunu gördük. Ortalıkta barut kokusunun ardından gelen iğrenç mide bulandırıcı bir koku vardı. Alevler uçurumdan aşağı belli belirsiz noktalar halinde yayılmıştı. Etrafı irili büyüklü taşlar, bazı kayalar ve bu kayaların arasında silahların eriyen parçaları olduğunu tahmin ettiğim kara, büyük, şekilsiz alanlar kaplamıştı. Uçurumdan uzak bir noktada bir ağacın üzerinde ateşin yayıldığını görünce ilerleyip oraya doğru yürüdüm.

Yanına varana kadar ağaç yangının etkisiyle üzerine düşmüş sıcak ateşten payını almış, bir bütün halinde erir gibi sallanmaya başlamıştı. Ama dikkatimi çeken bu değil, bu kadar uzaktaki bir ağacı hedefleyen ateşin kaynağıydı. Yakıcı kırmızılığa doğru birkaç adım daha attım ve alevlerin dolandığı geniş dalların içinde kömür gibi parlayan bir gözle karşılaştım. Ağzını son kez bir şeyi yutarcasına sonuna kadar açmış, kollarını ve bacaklarını tam dengede tutan iki dal arasında iki büklüm kalmıştı. Bir çocuğun bedeni miydi, esir alınan adamlarımdan biri mi? Bilmiyordum. Ağaç ikiye ayrılıp devrilirken yanından uzaklaşmıştım.

Uçurumdan yuvarlanmış yerde çıkan küçük yangınlar birazdan birleşip daha büyük, daha dehşet verici büyük bir daire oluşturdu. Kömürden gözler her yerde var gibi geldi. Kocaman bir ateş başlatmışlar, dağın eteğini kandan kırmızıya boyamışlardı. Taşların üstüne basmadım, aralarından sarkan uzuvların, hala yanan bir alevin içindeki kemik parçalarının görüntüsü -bunları az önce erimiş silah kalıntısı zannetmiştim- zihnime kazınırken yine kenardan dolaşıp askerlerin yanına vararak burada bir süre büyüyen yangına baktım. Askerlerimden biri elinde tutmakta zorlandığından bir örtüyle çelik bir saat gösterdi. Esir alınan arkadaşlarımdan birine aitti.

Sabaha ancak o ölüm uçurumunda alevler duruldu, çevreye fazla yayılmayıp kendi kendine büyüyüp ardından yavaş yavaş içine çekilir gibi sönmüştü. İçinde başka şehirlerden gelen askerlerin saklandığı ve esirlerimizin tutulduğunu bilmediğimiz, boş sandığımız mağara yüklü barut etkisiyle patlamış ama büyük bir etkiye sebep olmayıp yangını başlatmış, içerisi hararetle oradaki insanlarla beraber yanarken gizlenen birtakım bombalar ve aletler de bununla alevlenip yüksek bir basınçla kayaları parçalayarak içindeki insanları çevreye savurmuştu.

Bana verilecek komutanlık görevlerini bir süreliğine erteleyip saraya döndüm. Kral beni içtenlikle tebrik etti, elbette yanındakiler de. Ama hakkımdaki söylentiler öyle değildi. İnsanları diri diri yaktığım konuşuluyordu. Bana zamanında farklı duygular besleyen bir saray leydisi vardı, o olaydan sonra benden kaçar olmuştu. Hizmetkarlar önümde saygıdan değil korkudan eğiliyordu, askerlerim beni görünce gergin bir hava oluşuyor tedirginleşiyorlardı. Tuhaf günlerdi."

Prens Anthonio sessizleşip ellerini cebine yerleştirerek çizmelerinin yerde bıraktığı düzgün ayak adımlarını izliyordu. "Bu kasabanın beni görünce hemen tanımalarının ve bize saldırmalarının asıl sebebi buydu işte."

"Peki siz nasıl hissetmiştiniz?"

Prens Anthonio ne demeye çalıştığımı anlar gibi yüzüme baktı. "Burada gerçekten benim ne hissettiğimi mi merak ediyorsun?" Başımla onayladım.

"İnsanları öldürdüm Orla. Yanmalarına sebep olarak. Gözümün önündeki ipuçlarını görmeden öfkeyle hareket ederek. Onlar diri diri yandı. Benden, yapabileceklerimden korkmuyor musun?"

"Ama neden korkmam gerektiğini düşünüyorsunuz?" Cümlemi devam ettirmem için adımlarını yavaşlatıp olduğu yerde durdu.

"Ekselansları, böyle bir hikayede siz ne acılar çekmişsinizdir kim bilir? Ben acı çeken birinden neden korkayım?"

Prens Anthonio bir adım atarak bana yaklaştı, elini saçlarıma doğru uzatsa da hemen geri çekti. Gözlerime o kadar tuhaf ve derin bakıyordu ki içim parçalandı.

Bölüm sonu

4 yorum