İçeriğe geç

Gündüz Gece Sarayları

Bölüm 13 · 4 dk okuma

Gündüz Gece Sarayları

Bölüm 13

XII. BÖLÜM

XII. BÖLÜM

Arkamdan bana ağza alınmayacak hakaretleri yapıştıranlar olduğu gibi Anthonio'ya "İntikamımızı alacağız, gövdenden başını ayırıp yemeğimize kullanacağız." diyerek nefret kusanlar dahi vardı. Prens Anthonio gibi birisi için koşturmaktan basit bir şey olmasa da ayaklarımın ve ciğerlerimin daha fazla bu tempoya dayanabileceğini sanmıyordum, nefes nefeseydim. "Daha ne kadar koşacağız?"

"Şuradan aşağı ineceğiz." deyip eğimli yolun artık bir uçuruma dönüştüğü yol kenarını gösterdi. Bileğimi tutmaya devam ettiğinden onu izleyip ona ayak uydurmaktan başka bir şey yapmıyordum. Uzaktan uçuruma benzettiğim yer daha çok kayalıklı ve engebeli bir tepeydi. Bu kayalıklardan çıkıntılara basarak yavaş yavaş aşağı indik. Dağın eteklerine, ileriye ya da arkaya bakmaktan korkuyordum. Belli bir seviye aşağıya indiğimizde karşımıza devasa bir kaya çıktı ama bunun aşağısı çok dikti ve inilecek gibi değildi. Prens kayanın kenarına varıp aşağısına baktıktan sonra elimi sıkıca tuttuysa da korkuyla kendimi geri çektim.

"Buradan inecek olursak ben aşağı yuvarlanırım, üzerimdeki de elbise olduğu için buna müsait değil."

"Bana güven." deyip yeniden elini uzatınca tedbirli biçimde tutmam beni çekip bir anda kendimi kayanın altında bulmama sebep oldu. Eğilip kayanın altındaki küçük ama ikimizin de girebileceği mağaraya kendini attı, ben de onu izleyip önce ayaklarımı sokup sonra tüm bedenimi girdirdim. Kafamız biraz dışarıda kalsa da olduğumuz yere pusup kayanın üzerinden geçenlerin seslerini dinledik. Nefesimizi tutarken peşimizden bizi kovalayan birkaç adam sağ tarafa dönerken diğerleri sola döndü. Birinin talihsiz biçimde tepeden aşağı yuvarlandığını ama son anda bir ağaç gövdesinin onu durdurduğunu izledik. Kardeşimin ölümünden sonra şahit olduğum en korkunç olaydı.

Bizi ellerine geçirip hayallerini kurdukları çeşitli işkence yöntemlerini uygulayamayacaklarını, zalimce öldüremeyeceklerini anlayana kadar etrafta dolanıp durdular ama nefesimizi verirken dahi o kadar sessizdik ki onlar gidene kadar saklanmayı başardık. En sonunda artık hiç kimsenin olmadığını anladığında Prens "Geç kaldık." diye mırıldanıp yumruğunu toprağa vurdu.

Asıl önemli konuya dikkatini çekmek ister gibi "Az kalsın ölüyorduk." dedim. "Şimdi bana anlatın lütfen, yoksa bunu öğrenmeden biraz daha vakit geçerse asıl merakımdan öleceğim. Neden bu insanlar sizi öldürmek istiyor?"

Prens Anthonio dudaklarını ısırıp "Birkaç yıl önce savaş esnasında buraya uğramıştım, unutmamışlar." deyince kafamdaki soru cevabını yanıtlamış oldu, bunun için nefret etmeleri anlaşılır bir durumdu ama Anthonio hala sıkıntılı görünüyordu.

"Buradan gizlice kaçar ve kendi faytonumuzu bulur ya da yeni fayton tutarsak yetişme ihtimalimiz olacaktır, canınızı sıkmayın."

"Bu kasabayı atlattıktan sonra sana bir araç bulacağım." deyince şaşırarak yüzüne döndüm. "Saraya mutfağına geri döneceksin, bu tehlikeli bir yolculuk olmaya başladı." Anthonio ellerini ileri atarak kendini çekti ve ufacık olan mağaradan kendini kurtardı. Benim de çıkmama yardım ederken hiç düşünmeden "Hayır, sizinle geleceğim." diye yanıt verdim.

"Devam etmen için herhangi bir sebep yok, hatta seni yanımda almam da bir hataydı. Senin Arnogya Sarayında kendi işlerin var, diplomasi ve anlaşma ise beni ilgilendiren sorumluluklar. Neden ölümün kıyısına gelmişken devam edip tehlikeye atılacaksın? O yazı konusunda yalan söylediğin için vicdan azabı çekiyorsan eğer, bana doğruyu söylediğin anda affettim. Çekinip utanman, kendini sorumlu hissetmen için hiçbir sebep yok."

Onunla beraber ayağa kalkarken kayanın üzerindeki çıkıntıya sımsıkı tutunup dengemi kaybetmemeye çabaladım. Prens de birkaç adım olduğumuz yerden uzaklaşıp kendini yukarı atınca benim de yanına gelmem için elini uzattı.

"Ama ben de sizin gibi sorumluluk hissediyorum." derken elini tutup kayanın üstüne çıkmayı başardım. Gökyüzünün rengiyle aynı tondaki mavi gözleri beni çözmeye çalışır gibi bakıyordu. Herhalde bu kızı nereden taktım başıma diye içinden geçiriyordu.

"Siz bana güvenmiyorsunuz çünkü sizin gibi diplomasiden anlamadığımı, bir aristokratla hangi tonda hangi konuları konuşmam gerektiğini bilemeyip saçmalayacağıma inanıyorsunuz. Ama Arnogya için önemli bir mevzu ortadayken benim hiçbir şey yapmadan yerimde duramayacağıma inanamıyorsunuz. Belki kılıç kullanmayı bilmiyor, at sürmeyi öğrenememiş, hiç savaşı bire bir görmemiş olabilirim ama bu ülkede doğduysam bunun sebebi olmadığını düşünecek kadar sorumsuz değilim. Bir karınca kadar da olsa bana verilen görevi yerine getirmeliyim ki bir gün ülkemin başına bir şey geldiğinde arkama pişmanlıkla bakmayayım. Bırakın, sizinle geleyim. Kaderimde sizin bana o notu göstereceğiniz yazıldıysa bu sebepsiz değildir."

Prens Anthonio cümlelerimi ardı ardına sıraladığımda yüz ifadesindeki yorgun ifade uzaklaşıp meraklı bir bakışa bıraktı. Bir süre beni izledikten sonra yeniden bileğimi tuttu. "Tuhaf bir kızsın ama madem bu kadar istiyorsun, o halde gidelim."

Uçurum kenarından uzaklaştığımızda ve kendimizi ormana attığımızda etrafta herhangi biri olmadığını görünce içimiz rahatlamış şekilde ilerlemeye devam ettik. Prens Anthonio bu ormanı geçince buraya yakın bir kasabanın bulunduğunu, orada güvende olacağımızı söylediği için yürümeyi tercih etmiştik.

Pelerinimin tamamen toza bulanması yetmezmiş gibi elbisemin eteği yırtılmış, ayakkabımın ucu tabanından bir miktar ayrılmıştı. Prens'in ise üzerindeki siyah kıyafet yüzünden çöl fırtınasına yakalanmış gibi bir hali vardı. Bizi görenler savaştan çıktığımızı düşünebilirdi, esasında verdiğimiz küçük çaplı bir savaş da sayılırdı. Üzerime saldırmak için nasıl koştuklarını, hakkımda hangi hakaretleri saydıklarını hatırlayınca o anı tekrar hatırlayarak tüylerim diken diken oldu. Çevremizde kimsenin olup olmadığını kontrol etmek için yürüdüğümüz orman yoluna bir kez daha baktım.

"Endişelenmene gerek yok, toplu gelmedikleri sürece baş edebilirim." Ona güvendiğimi göstermeye çalışır gibi başımı onaylar biçimde sallayıp aramızdaki bir metrelik mesafeyi yarım metreye indirdim. Prens Anthonio kendini belki de gerçekten hayatımı tehlikeye attığı için suçlu hissediyordu ki arada bana bakıyor, etrafını kontrol ediyor ve eliyle beline gizlediği hançerini yokluyordu. Sık ağaçlıklı ormanda çekirge seslerinin bile kesildiği, rüzgarın ağaçların yapraklarını okşamasıyla çıkan hışırtılardan başka bir şeyin olmadığı ve Anthonio'nun giderek iç dünyasına kapandığı bir anda "İki yıl önceydi." demesi başımı yerden kaldırıp şaşkınlıkla ona bakmama sebep oldu.

Bölüm sonu

2 yorum