Selamlarr
Yapay zekadan resim hazırlarken bazen seçim yapmakta zorlanıyorum. Kendi zevkime hitap eden bir resim bulmak kolay olmayabiliyor ama bu bölümün resmine izninizle aşık oldum arkadaşlar..🫠
Hepinize keyifli okumalar✨️✨️

XI. BÖLÜM
Adımı duymamla gözlerimi tuhaf tuhaf kırpıştırıp tedirgin biçimde "Prenses Ophelia mı?" diye sordum. Sanki bir an bana sesleniliyormuş gibi yüreğim ağzıma gelmişti.
"Evet, onun bu şehre tedaviye geldiğini bilmiyor muydun?"
"Bunu duymuştum." diye mırıldandım, konunun hemen kapanmasını istediğim için ilgilenmiyormuş gibi kendi penceremi açıp dışarıyı seyretmeye koyuldum. Ancak Prens Anthonio'nun konuyu hemen kapatmak gibi bir derdi olmamalıydı:
"Prenses Ophelia'nın tam şu süreçte, barış anlaşması yapacağımız esnada sarayda olmaması biraz tuhaf değil mi?"
"Neden böyle düşündünüz?"
"Özellikle bize göstermek istemediklerini düşünüyorum, çizdikleri güçlü imajı yok edecek bir açık bırakmaktan korkuyorlar. Anlaşılan Rultam Kralı biz gelmeden önce her şeyi ince ince hesaplamakla meşgulmüş."
"Vali mevzusunda ne yapmayı düşünüyorsunuz?" diyerek konuyu değiştirmeye çabaladım.
"Bilmiyorum, Stormridge valisinin biraz ilginç birisi olduğunu birkaç kez işittim. Onu görünce kendimi tanıtmanın ardından Rultam toprakları altında kaldığında vaat edeceğim şeyler olacak."
"Eğer Arnogya'ya sadık birisiyse bu dedikleriniz umurunda olmaz."
"Kibar yolla yapabileceğim tek şey budur, eğer kabul etmezse, zoru oynayacak olursa beni bazı yöntemlere başvurmak zorunda bırakabilir." Prens Anthonio'nun o "yöntemlerden" kastının ne olduğunu açıkçası pek de öğrenmek istemiyordum.
"Size arka çıkacağım, gerekirse ülkemi bir tehlikeye atmaması için bizzat ben konuşacağım." Prens'in yüzünde üstten bakan bir bakış ve dudaklarında kibirli bir gülümseme görünce kaşlarımı çattım.
"Diplomasi işi konusunda yetkili kişilerin sözünü dinlemek isteyeceğini sanıyorum."
"Ekselansları gerçekten küçümsüyor musunuz beni?"
"Hayır. Harika bir yemek yapacağımı söylesem sen bana nasıl bakarsan o şekilde bakıyorum, herkes kendi işinde iyidir."
"Bence siz beni hiç tanımıyorsunuz."
Bu esnada fayton biraz yavaşlamış, biraz sonra yolun kenarında durmuştu. Arabacı yarım saat kadar dinlenmenin iyi olacağını söyleyince ben de faytondan kendimi dışarı attım. İlk başta dizlerimin tutmadığını zannetsem de çok az sonra açıldım ve çevreme hayran hayran baktım.
Sırtımı döndüğüm tarafta yüksek dağlar gözükürken önümde Arnavut kaldırımlı yolların bitiminde masmavi deniz uzanıyordu. Yine arkamda gözümün gördüğü son noktaya kadar uzanan bir ayçiçeği tarlası, bu tarlanın dışında sağımda ve solumda iki ya da üç katlı evlerden oluşmuş mini bir sokak bulunuyordu. Evlerin renkleri kan kırmızısı, turkuaz, parlak sarı gibi ilginç renklerle boyanmıştı; oysa rıhtımın oradaki evlerde genelde ya beyaz ya da açık renkler tercih edilirdi.
Bir kasabanın içerisinde olduğumuzdan insanların kıyafetleri eskimiş, pörsümüş ve bazılarınınkiyse kararmış tenlerini gösterecek kadar yırtılmıştı. Bazıları tarlaya doğru yürüyor, bazıları fırına benzeyen küçük bir dükkana giriyor, bazıları da yol kenarlarına oturup birbirleriyle şakalaşıp eğleniyorlardı. O kadar canlı ve sade bir manzara vardı ki onların arasına katılıp yanlarına oturma isteğimi nereye koysam bilemedim.
Prens hala faytonda oturmuş, göz ucuyla pencereden dışarıdaki insanları izliyordu. Kapıdan başımı sokup "Siz de biraz dışarı çıksanız iyi olacaktır. İsterseniz şu fırına gidip kendimize bir şeyler alabiliriz." deyince Anthonio kararsız biçimde bir bana bir dışarıya baktı. Ardından siyah pelerinin kafasını ve saçlarını iyice örtecek şekilde çekip arabadan dışarı çıktı.
Yan yana faytonun yanından uzaklaşıp insanların yoğunlukta olduğu yere doğru yürümeye başladık. Biz onlara doğru yaklaştıkça üzerimize yöneltilen tuhaf ve ilginç bakışlar artıyor, yanından geçtiklerimiz bizi huzursuz edecek derecede bize sokuluyorlardı. Özellikle gözleri zor gören bir yaşlının yanıma yaklaşması öyle rahatsız etti ki Prens omzumdan tutup beni diğer tarafına çekti. Belli ki bilerek kimsenin yüzüne bakmadan, onlara verdiği merakın karşılığını vermeden aralarından çekip çıkmayı planlıyordu.
Sadece açlığımızı bastırmaya yarayacak minik ekmekler bulup aldıktan sonra Prens hızla kalabalıklaşmış fırın sırasından çıktı. Peşinden giderken herkesin birbirleriyle fısıldaştığını, ilginç dedikodular ettiğini görebiliyordum ama mantıklı da gelmiyordu. Kim neden tanımadığı iki kişiyi bu kadar inceler dururdu?
Prens Anthonio dillendirmese de halinden çoktan dışarı çıktığımızdan pişman olduğunu görebiliyordum. Çok geçmeden önüne kılığı düzgün olmayan -muhtemelen sarhoştu- saçları sakalı birbirine karışmış bir adam çıkıp öfkeli bir şeyler söyleyerek Prens'in önünü kesti. Prens kendisini durdurmak için öne uzattığı kolunu o kadar sert bir hamleyle kavrayıp çevirdi ki adam ciyaklayarak kendini yere attı. Hemen bir karışıklık çıkmasın diye yanlarına doğru koşarken bir başkası benim önüme çıktı.
İri kara gözleri olan, yanıma yaklaşınca bile pis bir koku yayan bir adamın ağzında kelimeler yayvan bir şekilde çıkarken "Sen kimsin? Onun sevgilisi mi, metresi mi?" diye bir soru yöneltti. Yüzüm utançtan kıpkırmızı olurken onun sağından dolanıp Prens'in yanına vardım.
"Katil adam!" diye hırladı, sarhoş olan. Birkaç tanesi daha üzerimize doğru gelince Prens kemerine gizlediği hançeri çıkarıp öne doğru uzattı. "Uzaklaşın, yoksa hiçbirinize acımam!" Gür sesi bütün sokağı çalkalayacak kadar yüksek ve iddialı çıkmıştı. Önümüzde yamyamları andıran adamlar korkmak yerine etimizi lime lime etmek ister gibi bize daha çok yaklaşıyorlar, küfürler havada uçuşurken lanetler savuruyorlardı. Durakladığımız yere biraz daha yaklaşsak kendimizi faytona atıp kurtulabilirdik ama çok mesafe vardı ve oraya gitmemizi engelleyecek çok sayıda kanımıza susamış insan vardı.
Aralarından biri Prens Anthonio'nun üstüne doğru atıldıysa da hançerini adamın kolunu sıyıracak şekilde doğrultmasıyla ikinci acılı haykırış duyuldu. Prens ve ben biraz daha geriledik.
"Size zarar vermek istemiyorum. Canınızı düşünüyorsanız geri çekilir, bana bulaşmazsınız."
"Buraya kadar gelmişken seni kaçırır mıyız?" diye bir bağırışın duyulmasıyla hepsi bir anda üzerimize atlamak için koştu. Prens kuvvetli biçimde bileğimden tutup beni çekiştirerek eğimli yola doğru yönlendirdi ve tüm gücümü ayaklarıma vererek koşmamı istedi.

