
X. BÖLÜM
Faytonun kapısını çekip de gecenin sessizliğinde yalnız başımıza kaldığımızda konuşmakla ağzımı sonsuza kadar kapatmak arasında bir seçim yapmak için boğuşuyordum. Verdiğim bu küçük çaplı savaş faytonun yumuşak koltuğuna sırtımı yaslayıp gözlerimi kapatmayı seçmemle sonuçlandı. Faytonda uzun bir yolculuk geçireceğimizden biraz uyumak dinlenmek için iyi olabilirdi ama hem taş yollardan giderken araç rahatsız edici derecede sallanıyordu (fayton benim için hala alışması zor bir araçtı) hem de yanımda ne yapacağı belli olmayan bir prens varken bu pek mümkün değildi.
Saraya yakın mevkiden çıkıp şehrin çıkışına doğru yaklaştığımızda boş sokakların soğukluğu aracın içerisini doldurdu. Sonbahara girmiş olmamız ve saatin giderek ilerlemesinin de bunda büyük bir payı vardı. Hayatımda saraydan hiç bu kadar uzaklaşmadığım için bu tarz bir soğuğa da yabancıydım. Pelerinime daha sıkı sarınarak dışarıyı daha net görmek adına dantelli perdeyi araladım. Çok uzakta tepelerin üstüne kondurulmuş evlerden zayıf bir ışık yükseliyor ancak bu, olduğum konumdan minik bir noktadan öteye gidemiyordu.
Fayton ilerledikçe her yol birbirine benziyor, ağaçlıklar, bahçeler, bağlar birbirini taklit ediyor, ay hep aynı yerde sanki hepsine aynı uzaklıktaymış gibi yerinden ayrılmıyordu. Ama tüm bunları bilmeme rağmen zifiri karanlıkta tuhaf şekillerin küçükken gerçek olduğunu zannettiğim çeşitli yaratıklar olmadığına inanmak zordu. Soğuk tenimin içine işleyip tüm bedenimi etkisi altına alırken kulaklarım atın ve huzurun sesiyle dolarken ve küçük bir pencereden hiç görmediğim, belki de görme fırsatı bulamayacağım yerleri izlerken farklı bir dünyaya geçiş yapmadığımı söylememek de zordu.
Karanlığın içinden bir "Orla..." sesi duymasam bu tuhaf ruh hali üzerinde bir süre daha gezinir durur ve kendimi zor toparlardım. Ama Prens'in bana seslenmesiyle başımı ondan tarafa çevirdim.
"Gözlerim dalmış. Biliyor musunuz? Hayatımda ilk defa saraydan bu kadar uzaklaşıyorum." Gözlerimde tuhaf, hipnotize edilmiş gibi parıltılar saçılıyor, gereksiz heyecanımı gizleyemiyordum.
"İlk defa mı? Henüz yirmi mil bile ilerlediğimizi zannetmiyorum."
"Evet, genelde saraydan çıkarsam rıhtımın çevresinde dolaşırım. Hiç daha uzağa gitme şansım olmadı."
"Hiç aileni ziyarete de mi gitmiyorsun?"
"Sarayın kendisi benim için bir aile gibi. Oradaki aşçılar, bahçıvanlar, hizmetkarlar, memurlar... Benim ailem sarayın ta kendisi. Dışarı çıkmam için çok az sebep kalıyor."
Prens Anthonio'nun üzerindeki siyah kıyafeti çok net göremesem de hatlarından sarayda giydiği kıyafetlerin gösterişinden uzak daha sade bir tercih olduğunu seçebiliyordum. Yolculuk esnasında dışarı çıkma ihtimaliyle karşılaşabilirdik. Onun Rultam Prensi olduğunun anlaşılması işini kolaylaştıracağına zorlaştırabilir, başına büyük dertler bile açabilirdi.
Ayak ayak üstüne atmıştı, karanlıkta gülümsediğini zar zor seçebiliyordum. "Dünya yirmi milin çok ötesinde bir yer Orla. İnsanlar hayatı hep çevresinden ibaret görmek eğiliminde olsalar da gerçek dünyayı görme şansını yakalasalardı içlerine salınacak köklere, toprağın en derinlerine inen köklere hayret ederlerdi. Güneş o zaman ışığından ayrı, gökyüzü sonsuzluğundan farklı, toprak çokluğundan başka düşünülebilirdi."
"Bu belki bir gün birçok kişi için kolay ve mümkün bir şeye dönüşür Prens'im. Ama şimdi benim gibi saraydan çıkması yasak birine masallar gibi tatlı ve gerçekleşmekten uzak hissettiriyor." Anthonio onaylar biçimde hafifçe başını salladı.
"Rultam'ı görmek ister miydin?" Öncesinde düşünmediğim ve ne yalan söylemeli ki yıllarca nefret beslediğim bir yer olduğu için kendime birkaç saniyelik bir düşünme payı ayırdım.
"Evet ama yalnızca görmekle kalsın isterdim."
"O nedenmiş?"
"Herkes Rultam'ın ne kadar soğuk olduğundan bahsediyor. Rultam'da kalın kıyafetler giymeyip dışarı çıktıkları için soğukta donup ölen kişiler olduğunu duymuştum." Prens Anthonio ufak bir kahkaha atıp "O ne ki? Ben bile bir keresinde araba yolda kaldığı için yürümek zorunda kaldığımdan üzerimde beş kat kıyafet olmasına rağmen kirpiklerime kadar buzla donmuştum. Gözlerimi kapatamıyordum." deyince bir hayret nidası çıkardım.
"Çok üşümediniz mi? Nasıl dayanabildiniz!"
"Üşüdüm elbette ama burada giyindiğimizin beş altı katı fazla kıyafet üst üste giyince daha az üşüyorsun. Hayatında hiç kar gördün mü?"
"Hayır ama görmek çok isterdim."
"Bir gün Rultam'a gel, bu nemli yapışkan deniz havasından kurtulduğun için bana teşekkür etmek bile isteyeceksindir. Gözünün alabildiği her yerin beyaza boyandığını bir defa görmeden ölmek büyük talihsizlik olur." Prens Anthonio'ya deniz havasının bendeki gibi hafiflik ve ferahlık vermemesi normaldi ama bu kadar sevmeyeceği de aklıma gelmemişti.
Bir süre sonra yeniden sessizlik hakim olurken faytonun ritmik hareketlerine alışmış olmalıyım ki gözlerim kapandı ve kısa süreli bir uyku beni kolları arasına aldı. Yeniden gözlerimi açtığımda güneşin doğmak üzere olduğunu, sokakların aydınlandığını ve aydınlanırken bu sokakların gece geçtiğimiz boş yollardan ziyade insanlarla dolup taşan, hayatın erken başladığı bir şehir olduğunu fark ettim. Göz kapaklarımı sonuna kadar açmak için biraz daha çaba gösterdim ve yanımdaki adama bakıp iki büklüm oturuşumu düzelttim. Prens Anthonio da muhtemelen uyumuştu ama benden önce uyanmış, hafifçe araladığı penceresinden dışarıyı izliyordu.
Tahmin yürütüyordum ama emin olmadığımdan "Nerede olduğumuzu biliyor musunuz?" diye sordum.
"Brineport'tayız." dedi Prens Anthonio. "Şu delirmiş prensesin hastalığı için geldiği şehirde."
"Delirmiş mi?" diye sordum uyku mahmurluğuyla.
"Evet, Prenses Ophelia. Yanına uğramaya ne dersin?"

