Aşk, bazen evrenin kendi kurallarını unutmasıdır; fakat evren, unuttuğu her şeyi bir gün mutlaka hatırlar. Gümüş Sisler Vadisi’nde saadet, bir rüyanın şafağa direnmesi gibi son demlerini yaşıyordu. Ruhun Çalgıcısı ve Mizu, imkansızın içinde kendilerine bir dünya kurmuşlardı ama bu dünya, dışarıdaki gerçekliğin gazabından kaçacak kadar büyük değildi. Japon masallarında anlatılan o "yasak meyve", bu kez bir ağaçta değil, bir insanın ruhunda filizlenmişti.
Bir sabah, güneş her zamanki gibi doğmadı. Gökyüzü, kurumuş bir kan lekesi gibi kızıl ve griye boyandı. Vadideki kuşlar, o sabah şarkı söylemek için değil, veda etmek için kanat çırptılar. Çalgıcı, nehir kenarına geldiğinde Mizu’nun her zamanki gibi parlayan silüetini göremedi. Su, bulanıktı. Nehrin dibindeki taşlar ağlıyor gibi birbirine çarpıyor, akıntı tersine akıyordu. Genç adam, flütünü dudaklarına götürdü; bir ses, bir nefes, bir hayat işareti bekledi. Ancak flütünden dökülen her nota, havada kara bir duman gibi dağılıyordu. Artık tabiat, onun müziğini tanımıyordu.
Mizu, suyun içinden değil, sanki bir gölge gibi ağaçların arasından süzülerek çıktı. Ama o eski, ay ışığından dokunmuş parıltısı sönmüştü. Elbisesi artık safi buhar değil, ağırlaşmış bir sis yığınıydı. Gözlerindeki yıldızlar kaymış, yerini dipsiz bir hüzne bırakmıştı.
Bizi çağırdılar," diye fısıldadı Mizu. Sesi artık nehir şırıltısı değil, kuruyan bir kuyunun yankısı gibiydi. "Ormanın ruhları, dağların bekçileri ve gökyüzünün kadim efendileri... Bizim birbirimize değen parmaklarımızın, dünyanın dengesini bozduğunu söylüyorlar. Bir fani, bir ruha kalbini verirse; o ruh artık sonsuz olamaz. Ben ölümlüleşiyorum, sen ise ruhunu yitiriyorsun. Biz birleştikçe, kainat eksiliyor.".
Çalgıcı, dizlerinin üzerine çöktü. Toprak, onun dizleri altında ilk kez bu kadar sert ve merhametsizdi. "Varsın eksilsin dünya!" diye haykırdı. Sesi vadide yankılanırken, karşı dağlardan bir çığ düştü. "Eğer senin gözlerindeki o ışık sönecekse, güneşin doğmasına ne gerek var? Eğer senin elini tutamayacaksam, ellerimin ne önemi kalır?". Fakat kadim yasalar duygularla değil, dengelerle yazılırdı. Tam o anda, vadinin ortasındaki o devasa beyaz kiraz ağacı, bir anda siyaha büründü. Yaprakları kar gibi beyaz değil, kül gibi gri dökülmeye başladı. Bu, efsanenin sonunun başladığının Japonya’nın eski bilgelerinin dediği gibi: "En güzel çiçek, en çabuk solandır; ve en büyük aşk, en ağır bedeli olandır." Mizu, titreyen elleriyle Çalgıcı’nın yüzünü avuçladı. Teninin soğukluğu, genç adamın kalbini donduracak kadar keskinleşmişti. "Kaderimiz," dedi Mizu, "Bize bir seçenek sundu. Ya ikimiz de tamamen yok olacağız ve bu vadi sonsuza dek karanlığa gömülecek; ya da ben kaynağıma, sen ise sessizliğine döneceksin. Birimizin gidişi, diğerinin yaşamı olacak." O gün, vadiye ilk kış rüzgarı girdi. Bu rüzgar, sadece ağaçları değil, umudu da sararttı. Çalgıcı anladı ki; destanlar her zaman zaferle bitmezdi. Bazı destanlar, sadece "nasıl kaybedildiğini" anlatmak için yazılırdı. Artık önlerinde duran şey, sadece bir veda değil, ruhların ve insanların birbirinden ebediyen kopacağı o büyük sessizlikti. Gök gürledi. Yağmur, toprağa değil de sanki Çalgıcı’nın ruhuna yağmaya başladı. Her damla, Mizu’nun biraz daha şeffaflaşmasına neden oluyordu. Ayrılık, kapıda bekleyen bir cellat gibi sabırsızdı.