Zaman, Gümüş Sisler Vadisi’nde artık kum saatindeki taneler gibi değil, bir aşığın iç çekişi gibi yavaş akıyordu. Ruhun Çalgıcısı ve Nehrin Kızı —ki adı fısıltılarda Mizu (Su) olarak yankılanırdı— arasındaki o ilk bakışma, mevsimleri durdurmuştu. Artık nehrin akışı bile Çalgıcı’nın flütünden çıkan ezgilere göre yön değiştiriyor, rüzgar Mizu’nun saçlarını okşamak için yönünü batıdan doğuya çeviriyordu. İnsanların dünyası ile ruhların alemi arasındaki o görünmez perde, bu iki kalbin atışıyla incelmiş, adeta şeffaflaşmıştı .
Günler, birbirini kovalayan altın sarısı rüyalar gibiydi. Her gün batımında, gökyüzü turuncudan kızıla, kızıldan derin bir laciverte dönerken; ikisi nehrin iki yakasında değil, suyun üzerindeki o sisli köprüde buluşurlardı. Çalgıcı, Mizu’ya toprağın hikayelerini anlatırdı. Bir tohumun toprağı delerken çektiği sancıyı, rüzgarın ağaç dallarıyla yaptığı gizli pazarlıkları ve insanların neden ağladığını... Mizu ise ona suyun kadim sırlarını fısıldardı. Okyanusun dibindeki unutulmuş şehirleri, yıldızların aslında suya düşen gözyaşları olduğunu ve bir ruhun, bir insana dokunursa nasıl sonsuza kadar o formda tutsak kalabileceğini... Bir gece, ayın on dördü gökyüzünde bir gümüş sikke gibi asılıyken, Mizu elini yavaşça Çalgıcı’ya doğru uzattı. Bu, sadece fiziksel bir temas değil, iki ayrı evrenin birleşme çabasıydı. Parmakları birbirine değdiği an, vadideki tüm su birikintileri aynı anda parladı. Çalgıcı, Mizu’nun teninin serinliğini hissettiğinde, içindeki tüm korkuların birer kağıttan gemi gibi akıntıya kapılıp gittiğini duyumsadı. Mizu gülümsedi; bu gülüş, kışın ortasında açan ilk kardelen çiçeği kadar nadide ve kırılgandı. "Biliyor musun," dedi Mizu, sesi suyun altındaki taşların birbirine çarpması kadar ritmikti. "Bizim dünyamızda sevmek, kendi varlığından vazgeçmektir. Ben sana her dokunduğumda, biraz daha nehir olmaktan çıkıp 'biz' oluyorum. Ama gökyüzü bu dengeyi uzun süre sessizce izlemez. Işık ve gölge asla birleşmemeliydi." Çalgıcı, kızın elini daha sıkı tuttu. "Eğer bedeli gölgede kalmaksa," diye fısıldadı genç adam, "Ben güneşi bir daha asla görmemeye razıyım. Senin sesin benim müziğim, senin gözlerin benim tek haritam olsun. Bizim efsanemiz, ayrılığın değil, imkansızın mümkün olduğu o tek anın üzerine kurulsun.". O gece, iki sevgili birbirlerine o meşum yemini ettiler. Japon masallarının en karanlık köşelerinde yazan o eski kuralı bile isteye çiğnediler: "Bir ruh ve bir fani, kaderin çizgisini bozacak kadar severse, evren kendi dengesini kurmak için bir kurban ister." Onlar ise bu uyarıyı, birbirlerinin kalbindeki o muazzam gürültüden dolayı duyamadılar. Mutlulukları, o gece vadiye düşen çiğ taneleri kadar parlak ama güneş doğduğunda buharlaşmaya o kadar hazırdı. Vadinin derinliklerinde, kadim ruhların uykusu bozulmuştu. Ormanın içindeki en yaşlı ağaçların kökleri huzursuzca kıpırdanmaya, gökyüzündeki yıldızlar ise yerlerini terk edip kaymaya başladı. Doğa, kendisine ait olanın bir insana "ait" olmasına öfkeleniyordu. Henüz farkında değillerdi ama her gülüşleri, kaderin kitabında silinmez birer hüzne dönüşmek üzere mürekkep oluyordu. Destan, en parlak sayfasına ulaşmıştı; lakin her destanın sonunda, mürekkebin yerini gözyaşı alırdı.
