Zamanın henüz bir nehir gibi düz akmadığı, dağların gökyüzüyle fısıldaştığı ve rüzgarın eski dillerde şarkılar söylediği o kadim devirlerde; güneşin bile uğramaya çekindiği, gümüş sislerle kaplı bir vadi vardı. Bu vadi, dünyanın geri kalanından kopmuş, kendi sessizliğine hapsolmuş bir inci tanesi gibiydi. Burada ağaçlar dertli birer ihtiyar gibi eğilir, gölgeler ise sahiplerinden bağımsız dans ederdi. İşte her şeyin başladığı o sabah, vadinin kalbindeki en yaşlı kiraz ağacı, vaktinden önce tek bir beyaz yaprak döktü. Bu, evrenin henüz kimsenin duyamadığı ilk hıçkırığıydı.
Vadi sakinlerinden olan genç adam, ismiyle değil, parmaklarının ucundaki mucizeyle tanınırdı. Adı rüzgarla taşınan bir toz bulutu gibi belirsizdi ama ona "Ruhun Çalgıcısı" derlerdi. Elinde tuttuğu o fildişinden oyulmuş flüt, sadece bir müzik aleti değildi; o, tabiatın kalbine giden gizli bir anahtardı. Genç adam, her sabah gün doğmadan önce nehir kenarındaki yosunlu bir taşın üzerine oturur, sislerin arasından süzülen ilk ışık hüzmelerine eşlik ederdi. Flütünden çıkan notalar, suyun şırıltısıyla sevişir, yaprakların hışırtısına karışır ve vadideki her canlıya "yaşıyorsun" diye fısıldardı. Onun müziği varken ölüm bile kapıdan içeri girmeye utanır, bir köşede sırasını beklerdi.
O sabah, sis her zamankinden daha yoğundu. Gökyüzü, hüzünlü bir ressamın paletinden dökülen gri ve morun en ağır tonlarına bürünmüştü. Ruhun Çalgıcısı, flütünü dudaklarına götürdüğünde, bu kez her zamanki neşeli ezgiler yerine, sanki bin yıllık bir ayrılığın ağıtı döküldü boşluğa. Tam o anda, nehrin en derin, en karanlık noktasından bir dalgalanma yükseldi. Su, sanki bir ayna gibi kırıldı ve içinden ay ışığından dokunmuş bir ten belirdi.
Bu, nehrin ruhu olan genç kızdı. Saçları gece kadar siyah, gözleri ise yıldızların suya düşmüş aksi kadar parlaktı. Üzerindeki elbise kumaştan değil, köpüklerin ve ay ışığının birleşmesinden oluşmuştu; her hareketinde etrafa ince bir buğu yayıyordu. Kız, sudan bir kuğu gibi süzülerek çıktı ve çalgıcının karşısındaki kıyıda durdu. İkisi de sustu. Kuşlar sustu, rüzgar nefesini tuttu. O an, evrenin kalbi sadece bu iki yabancının birbirine değen bakışları için çarpmaya başladı.
Genç adamın parmakları titredi, flütünden dökülen son nota havada asılı kaldı. Bir insanın bir ruhla karşılaştığı o kutsal eşikte, zamanın ve mekanın hiçbir hükmü kalmamıştı. Genç kız, ince parmaklarını havaya kaldırdı ve dudaklarından dökülen ilk kelime, vadideki tüm çiçeklerin aynı anda tomurcuklanmasına yetti. Sesinde hem bir nehrin coşkusu hem de bir sonbaharın hüznü vardı:
"Müziğin," dedi genç kız, sesi bir kristalin kırılışı kadar berraktı, "Sonsuzluğun uykusunu uyandırdı. Sen kimsin ki, kalbindeki bu kederle toprağı bile ağlatıyorsun?"
Çalgıcı, gördüğü bu güzellik karşısında büyülenmişti. Kelimeler boğazında düğümlendi; çünkü karşısındaki varlık, insanın hayal edebileceği tüm masalların ötesindeydi. O an anladı ki; hayatının geri kalanı, bu bir çift gözün içinde kaybolmak için ödenmesi gereken küçük bir bedeldi. Ama bilmediği bir şey vardı: Japon efsanelerinde en parlak ışık, her zaman en koyu gölgeyi de beraberinde getirirdi. Mutlulukları, henüz açan o beyaz kiraz çiçekleri kadar narin ve solmaya mahkumdu...
