"Resmen bir şaheser... Piraye kızım bu muhteşem!"
"Mütevazı olamayacağım. Benim de içime sindi."
"Böyle bir elbiseye bence de mütevazı olma."
Evet. Saat gece 1'di. Çok yorulmuştum. Herkes yorulmuştu. Yeşim lacivert pullu bir elbise tasarlamıştı. Beril kısa, yeşil, saten bir elbise, Mert ise koyu pembe ve tabii ki simli aynı zamanda oldukça dikkat çekici bir elbise tasarlıyordu. Hepimiz kafamızı kaldırmadan çalıştığımız için -Yeşim hariç. O asla bıkmadan oraya buraya gidip duruyordu. Hatta karşı ekipten 2 kişiyle arkadaş bile olmuştu.-
Birbirimizin tasarımlarına dikkat etmemiştik. Aslında bu benim için çok iyiydi. Çünkü yarışmanın başından beri beni fazlasıyla yoran bir diğer düşünce de tasarımımı çalma gibi bir durumun yaşanmasıydı. Ama hepimizin tasarımları birbirinden oldukça farklıydı. Straplez ve balık model tasarladığım elbise seçtiğim kumaş ile mükemmel bir uyum sağlamıştı. Sonrasında bir kaç şey daha eklemiştim. Göğüs ve bel kısmına gümüş renkte minik taşlar yerleştirmiştim. Bu elbiseyi olduğundan daha da yükseltmişti. Bu kadar ağır ama zarif bir elbiseyi daha da zirveye taşımak istediğim için sadece bacak yırtmacının yeterli olmadığını anladım ve iddialı bir sırt dekoltesi ekledim. Başından beri yaşadığım tüm zorluklara ve korkulara rağmen böyle bir elbiseyi tasarlayabilmek beni gururlandırmıştı.
"Yalnız Uraz'ın tasarımı da göz kamaştırıyor."
Oldukça haklıydı. Başta çizimini bilmesemde kumaş seçiminden dolayı içten içe alay etmiştim. Fakat şimdi karşımda duran elbise hayran olunasıydı.
Göğüs kısmı derin dekolteli ve vücudu tam sararken karın kısmı gümüş ince bir dantelden oluşuyordu. Ve belden aşağısı ise yine siyah saten kumaştı. Göğüs dekoltesi, karın ve bel kısmındaki -dantel hem rengi hem de inceliğinden dolayı iç gösteriyordu- detay yetmezmiş gibi daha da cüretkar olmasını sağlayan diğer bir detaysa neredeyse belden başlayan iki tarfta da olan yırtmaçtı. Elbisenin alt kısmı üst kısmının aksine boldu. Ve bacak yırtmacının kenarları dantelde de olduğu gibi gümüş renkte minik inci taneleriyle süslenmişti. Bu şaheserin tasarımcısı ise dinlenme yerindeki koltukta oturur bir pozisyonda uyuyordu. Fazla uzun olmayan siyah saçları hafif dağılmış kafası sağ omzuna doğru düşmüştü. Güzel gözüküyordu. Tasarımcı en az tasarımı kadar dikkat çekici duruyordu.
O an dikkatimi bir şey daha çekti.
"Sen nerden biliyorsun Uraz'ın adını?"
"Asya söyledi."
"Asya kim?"
"Ha sen tanışmadın tabii. Bak mutfak tarafında oturan kız varya."
Baktım. İsmini öğrenemediğim -artık öğrenmiştim- diğer okulun öğrencisinden bahsediyordu.
"Sen ne ara tanıştın o kızla?"
"Gittim ,merhaba ben Yeşim, dedim o da ismini söyledi tanıştık."
"Anladım Yeşim anladım. Uraz'ın ismini neden söyledi?"
"Öyle konuşma arasında geçmişti... Asıl sen nasıl öğrendin Uraz'ın ismini?"
"Gittim, merhaba ben Piraye, dedim o da ismini söyledi tanıştık."
Bunu onun taklidini yaparak söylemem gülümsemesine neden olmuştu.
"Ben gidip kahve hazırlıycam ister misin."
"Yok sağol."
Yeşim yanımdan ayrıldıktan sonra masaya tekrardan baktım. Koca masa kumaşlardan ve diğer malzemelerden görünmüyordu. Uraz'ın masasına baktığımda "BEN NEDEN BUNU DÜŞÜNEMEDİM!" diye içten içe kendimi yememe sebep olan bir şey gördüm.
Otriş...
Gümüş renkli bir otriş...
Yılın moda olan ürünlerini kullandığım elbiseye, en moda ürünü yerleştirmemiştim.
Elbiseye düşük bir kol ekleyip otriş ile üstünü kapatabilirdim. Saate baktım. 01.12. Yarışmanın bitmesine daha vardı. Belki otriş detayını ekleyebilirdim. Elbiseme güveniyordum. Ama yine de otriş... HEM DE GÜMÜŞ RENKTE.
*
Belki de on dakikadır arıyordum ama yoktu. Otriş vardı ama hepsi renkliydi. Benim elbiseme ya beyaz ya da gümüş renk yakışırdı. Ama beyaz rengi de marul kafa almış, mavili beyazlı kabarık elbisesinin göğüs kısmına eklemişti. Sarı saçlı oğlan dışındakilerin hepsinin elbisesini görmüştüm. Gerçi sarı saçlı oğlanı da çok nadir görmüştüm. Büyük bir can sıkıntısıyla koltukların olduğu yere ilerleyip Uraz'ın karşısında duran koltuğa derin bir nefes vererek oturdum. Otriş bulamamıştım. Her malzemeden yalnız bir adet vardı. Bu birbirimizden kopya çekmemek için mi yapılmıştı bilmiyorum. Acaba otrişi bulsaydım kullanacak mıydım. Kullansam Uraz'dan kopya çekmiş gibi olabilirdim. Onun veya ekibinin gözünde böyle görünmektense otriş eklememeyi yeğlerim.
Tekrardan Uraz'a baktım. Neden bu kadar dikkatimi çekmişti? Yakışıklı olduğu için miydi? Ama önceden de yakışıklı kişiler tanımış ve görmüştüm. Ve genelde öylelerine "Allah sahibine bağışlasın." der geçerdim. Yoksa yetenekli olduğu için miydi? Piraye kendine gel kızım. Sen moda okulunda okudun. Yetenekli insan hiç görmemiş gibi davranma! Ne o zaman ne? Maseratili olması? Yok be kızım sen paralı erkek avcısı mısın?
Düşünceler ve yorgunluk. Bu sefer Berili uykumdan uyandırması için tembihlemiştim ve artık gözlerimi kapatabilirdim.
***
"Bence artık bir ödülü hak ediyorum."
Nerden geliyor bu ses?
"Hadi kumral kalk artık."
Kim konuşuyor?
"Eğer uyanmazsan bu sefer gerçekten yarışmayı da birinci oluşumu da kaçıracaksın."
Gözlerimi hafif araladığımda siyah bir çift göz beni karşıladı.
"Günaydın."
"Hığ?"
"Günaydın diyorum günaydın."
Evet. Yarışma. Gözlerimi iyice açıp yattığım yerde doğrulduğumda deja vu yaşadığımı hissettim. Ben bu anı önceden yaşamıştım!
"İlk olarak uyandırdığın için sağol. Ve ikinci olarak... Nerden birinci sen oluyormuşsun?"
Elleri cebinde, kaşlarını kaldırarak bana baktı. Baktı... İkinci bir deja vu... Bana küçümseyerek baktı! Yeni uyandığım için tipim biraz tuhaf görünüyor olabilirdi. Ve eğer bu yüzden bana küçümseyen bakışlar atıyorsa hiç hoş değildi.
Ve yine yeniden bana cevap vermeden arkasını dönüp gitti. Esneyerek yerimden kalktığımda havanın henüz aydınlanmamış olduğunu gördüm.
"Seni uyandırmaya geliyordum."
"Birileri senden önce davrandı."
"Ha?"
Bunu masum ve çocuksu bir ses tonuyla kafasını omzuna eğerek söylemişti.
"Boşver... Saat kaç?"
" 5'e çeyrek var."
"Az kalmış."
"Evet. Ama zaten kazanacaksın. Bu yüzden sakin ol."
Gülümsedim.
"Umarım."
"Neyse ben şeye gidiyorum."
"Neye?"
Güldü.
"Mert'in yanına..."
Bu sefer dişlerimi göstererek güldüm.
"O senin sevgilin farkındasın de mi?"
"Evet. Sevgilim. Benim sevgilim."
Bunu söylerken bile utanıyordu.
"Hadi git bakalım şeyinin yanına."
Biraz ilerlemişti ki yüksek olmayan bir sesle seslendim.
"Beril."
"Efendim canım."
"Düzgün gözüküyor muyum?"
Şaşkınca baktı. Onlara genelde böyle şeyler sormazdım. Sorsam da böyle pat diye sormazdım.
"Mükemmelsin Piraye."
Güzel. Artık masama gidebilirdim.
Masanın yanına geldiğimde Uraz ve marul kafayı konuşurlarken gördüm. Diğer herkes ya mutfakta ya da koltukların olduğu yerdeydi. Oturma alanı boydan boya camdı. Bu Ay'ın ışığının içeri vurmasını sağlıyordu. Ama bu ışık tabii ki yeterli olmayacağı için masaların üzerinde tavana asılı duran lambalar ortamı aydınlatıyordu. Bu görüntü bana filmlerde ki sorgu odalarını anımsattı.
Mutfak, koltuklar, masa, rakiplerim... Tek tek göz gezdirdim. Ve en son gözlerim elbiseme takıldığında içimi daraltan o görüntüyle karşılaştım. Gerçek olamazdı. Hızla eğilip baktığımda gözlerim sinirden doldu. Elbisenin uç kısımlarına bir şey dökülmüştü. Kırmızı lekeler vardı. Kan olamazdı. Vişne suyu gibi gözüküyordu. Büyük bir hırsla eğildiğim yerden kalktım.
"KİM YAPTI BUNU?"
Sert ve yüksek sesle sorduğum bu soru tüm gözlerin bana dönmesini sağladı. Yarışmanın başından beri doğru düzgün kimse kimseyle konuşmuyordu. Ve benim ani yükselişim hepsini şaşırtmıştı.
"Dalga mı geçiyorsunuz benimle?!"
Kimseden ses çıkmıyordu. Yanlışlıkla veya bilerek. Bilmiyorum. Ama birisi bana resmen tuzak kurmuştu.
Kim yapmıştı?
Yarışmanın bitmesine çok az bir süre kalmıştı. Ve benim elbisem mahvolmuştu.
Ben mahvolmuştum.