İstanbul'un Pera tarafında, kalabalığın ve şehrin gürültüsünün birkaç adım gerisinde kalmış gibi duran bir köşk vardı.
Kadızade Köşkü.
Onu ilk defa görenlerin çoğu, daha kapısından içeri girmeden bu evin sıradan bir konak olmadığını anlardı. Köşkü çevreleyen duvarlar yaklaşık iki, iki buçuk metre yüksekliğinde, kalın ve dışarıdan içeriyi göstermeyecek şekilde yapılmıştı. Şehrin ortasında olmasına rağmen içeride yaşanan hayatı sokaktan ayıran bu duvarlar, evin mahremiyetini yalnızca gelenekle değil, mimariyle de koruyordu.
Büyük iki kanatlı kapı ise duvarların ortasında ağırbaşlı bir şekilde dururdu. Kapıdan içeri girildiğinde yol hemen ikiye ayrılırdı.
Sağa ayrılan yol arabaların ve faytonların kullanıldığı bölüme giderdi. Bu taraf daha çok evin günlük ihtiyaçları için kullanılır, gelen araçlar burada dururdu.
Diğer yol ise misafirlerin kullandığı mermer yoldu.
Açık renkli mermerlerle döşenmiş bu yol, bahçenin içinden uzun ve düzgün bir hat çizerek köşkün ana girişine kadar uzanırdı. Yolun kenarında, ağaçların gölgeleri altında küçük bir kamelya bulunurdu. Yazın en sıcak saatlerinde bile burada oturmak mümkündü. Çünkü Kadızade Köşkü'nün en belirgin özelliklerinden biri, binasından çok bahçesiydi.
Bahçe öylesine çok ağaca sahipti ki köşk uzaktan bakıldığında neredeyse görünmez olurdu.
Şeftaliler, cevizler, çamlar, selviler, zeytin ağaçları ve daha nice ağaç, yıllar içerisinde gelişigüzel değil fakat birbirinden ayrılmış bölümler hâlinde büyümüştü. Çoğunun yaşı otuzdan fazlaydı. Bu nedenle bahçenin üzerinde sürekli yumuşak bir gölge bulunur, güneşli bir günde bile evin çevresinde serin bir hava hissedilirdi.
Belki de bu yüzden Pera'da bazı insanlar Kadızade Köşkü'nü asıl adıyla değil, Yeşil Köşk diye anardı.
Bahçenin sınırları duvarlarla çizilmemişti. Fakat insan orada yürürken hangi bölümün ne işe yaradığını kendiliğinden anlardı. Sanki yıllar boyunca ekilen her ağaç, açılan her yol ve yerleştirilen her taş görünmez bir planın parçasıydı.
Köşkün bulunduğu ana bahçenin merkezinde ev yükselirdi.
Fakat eve doğrudan girmek yerine sağ taraftan devam edildiğinde önce şeftali ve ceviz ağaçlarının arasından geçilir, ardından asıl bahçeye ulaşılırdı.
Burada kış bahçesi bulunurdu.
Dışarıdan bakıldığında camdan yapılmış büyük bir fanusu andıran bu yapı, yılın her döneminde kullanılan özel bir bölümdü. Kışın soğuk havalarda şöminesi yakılır, yazın ise camları açılarak bahçeyle bütünleşirdi. İçerideki bitkiler, İstanbul'un değişken havasına rağmen mümkün olduğunca canlı tutulurdu.
Kış bahçesinin sağ tarafında ise küçük bir ekim alanı vardı.
Burası büyük bir tarla değildi. Daha ziyade ev halkının ilgilendiği bir hobi bahçesiydi. Bazı sebzeler, birkaç mevsimlik bitki ve zaman zaman denenen farklı ekimler burada yetiştirilirdi.
Kış bahçesinde insan sırtını eve verdiğinde karşısında uzanan bahçeyi görürdü.
Fakat arkasını dönüp eve baktığında gözünün önüne doğrudan mutfak gelirdi.
Kadızade Köşkü'nün mutfağı, evin diğer bölümlerinden biraz farklıydı.
Bahçeden mutfağa doğrudan girilebilen ayrı bir kapı bulunurdu. İçeri girildiğinde iki tarafta uzanan geniş tezgâhlar karşılar, ortadaki çalışma alanı mutfağın bütün hareketinin merkezini oluştururdu.
Mermer tezgâhlar sürekli temiz tutulur, büyük pencereler mutfağı gün boyunca aydınlatırdı.
Fakat mutfağın asıl dikkat çeken iki özelliği vardı.
Elektrik.
Ve çeşme.
Bunlar bugün sıradan görünen şeyler olsa da o yıllarda her evde bulunabilecek kolaylıklar değildi. Kadızade ailesinin mutfağında ise çalışanların işini kolaylaştıran bu sistemler yıllardır kullanılıyordu.
Mutfaktan çıkıldığında tam karşıda iki büyük salon bulunurdu.
Bunlardan biri misafir salonuydu.
Diğeri ise ev halkının daha sakin zamanlarını geçirdiği ve gerektiğinde mescit olarak kullandığı küçük salon.
Misafir salonu evin gösterişli bölümlerinden biriydi. Büyük camlardan içeri giren ışık, modern mobilyaların üzerine düşer; odanın ön kısmında ise en az on iki kişinin rahatlıkla oturabileceği büyük bir ceviz masa bulunurdu.
Masanın arkasında küçük bir kitaplık, bir oturma takımı ve büyük bir şömine vardı.
Şöminenin karşısındaki geniş camlar sayesinde kışın dışarıdaki yağmuru veya karı izlemek, yazın ise bahçeye bakmak mümkündü.
Diğer salon daha mütevazıydı.
Burada büyük bir yemek masası yoktu. Daha çok kitapların, koltukların ve sessiz sohbetlerin bulunduğu bir yerdi. Ev halkından biri yalnız kalmak, kitap okumak veya birkaç saatliğine gürültüden uzaklaşmak istediğinde buraya çekilirdi.
Bu iki salonun ardından dört misafir odası sıralanırdı.
Dördü de aynı plana göre düzenlenmişti.
Bir yatak odası, küçük bir giyinme alanı, tuvalet ve banyo.
Misafir kim olursa olsun, evin mahremiyetine ihtiyaç duymadan rahat edebilmesi için odaların her biri kendi içinde küçük bir yaşam alanı olarak hazırlanmıştı.
Misafir odalarının karşısında ise genel kullanım için ayrılmış bir tuvalet bulunurdu.
Üst kata çıkıldığında ise köşkün havası tamamen değişirdi.
Bu kat, ev halkının yaşadığı bölümdü.
Koridorların düzeni kapalı ve boğucu değildi. Üst katın merkezinden aşağıdaki bölüme bakılabilecek açık bir alan bulunuyor, böylece kat bir anlamda balkondan aşağı bakıyormuş hissi veriyordu.
İlk büyük oda Necip Bey'e aitti.
Necip Bey koyu renkleri severdi. Odasında da bu tercih açıkça görülürdü. Koyu ahşaplar, sade mobilyalar ve gereksiz süsten uzak bir düzen hâkimdi. Odasına bağlı giyinme bölümü, banyo ve tuvaleti de aynı anlayışla hazırlanmıştı.
Onun odasının hemen ardından Hatice Hanım'ın odası gelirdi.
Burada renkler biraz daha yumuşaktı.
Pembeler, açık tonlar ve daha sıcak ayrıntılar odaya Hatice Hanım'ın karakterini yansıtıyordu. Büyük bir yatak, düzenli bir giyinme odası, küçük bir okuma köşesi ve ona ait banyo ile tuvalet odanın tamamını oluşturuyordu.
Fakat üst katta iki oda diğerlerinden daha büyüktü.
Neşe Hanım'ın ve Neşet Bey'in odaları.
Bunun özel bir sebebi vardı.
İkisi de bu köşkte doğmuştu.
Bu nedenle evin aile bireyleri arasında sayılan en eski çocukları olarak en büyük odalardan ikisi onlara ayrılmıştı. Bu, yalnızca odanın büyüklüğüyle ilgili bir tercih değildi. Kadızade ailesinde bir çocuğun bu evde doğması, onun evin hafızasının bir parçası olması demekti.
Neşe Hanım'ın odası ise tam anlamıyla onun karakterini taşıyordu.
Krem, beyaz ve gül kurusu tonları birbirine karışıyor; odanın içinde temiz, ferah ve sakin bir hava bulunuyordu. Fazla eşya yoktu. Her şeyin yeri belliydi.
Ve odanın kendine has kokusu vardı.
Gül ve lavanta.
Neşe'nin odasına giren biri, onu görmeden de burada kimin yaşadığını anlayabilirdi.
Lara Hanım'ın odası ise bunun tam tersiydi.
Renkler, kıyafetler, takılar, kutular ve birbirinden farklı eşyalar...
İlk bakışta dağınık görünürdü.
Fakat Lara'ya sorarsanız bu dağınıklık değildi.
Onun düzeniydi.
Bir elbisenin hangi sandığın altında, bir mücevher kutusunun hangi çekmecede olduğunu kendisi bilirdi. Başkasının gözünde karmaşa olan şey, Lara'nın zihninde gayet düzenli bir haritaydı.
Üst kattaki diğer erkek odaları ise daha birbirine yakın bir anlayışla döşenmişti.
Neşet Bey, Turan Bey, Kerem Ali Bey ve Mustafa Kamil Bey'in odalarında kullanılan renkler ve temel düzen benzerdi. Fakat her birinin kişiliği, zamanla odalarının küçük ayrıntılarına yansımıştı.
Bu ayrıntılar başka bir günün konusu olacaktı.
Çünkü Kadızade Köşkü'nün üst katında iki yer daha vardı ki evin diğer bütün odalarından farklı bir anlam taşıyordu.
Büyük kütüphane.
Ve Necip Bey'in çalışma odası.
Kütüphane, yalnızca kitapların bulunduğu bir oda değildi.
Bu ailenin geçmişinin, eğitiminin ve merakının sessizce biriktiği yerdi.
Duvar boyunca yükselen raflarda farklı dillerde kitaplar, tarih eserleri, edebiyat kitapları, hukuk ve siyaset üzerine çalışmalar bulunurdu. Bazıları yıllardır ailedeydi, bazıları ise daha yeni alınmıştı.
Necip Bey'in çalışma odası ise kütüphanenin yanında bulunurdu.
Orası evin kararlarının alındığı, hesapların yapıldığı, mektupların yazıldığı ve dışarıdaki dünyanın Kadızade Köşkü'ne taşındığı yerdi.
Bu evde yaşayan insanların kim olduğunu anlamak için yalnızca odalarına bakmak bile yeterli olabilirdi.
Çünkü bu köşk, yalnızca zengin bir ailenin rahat yaşayabilmesi için kurulmamıştı.
Her odasında başka bir alışkanlık, her bahçesinde başka bir hatıra, her kitabında başka bir geçmiş vardı.
Kadızadeler'in bugün sahip olduğu servet bir gecede oluşmamıştı.
İstanbul'un ortasında böylesine büyük bir köşkte yaşamak, geniş bir bahçeyi yıllarca korumak, eğitim almak, farklı dilleri bilmek ve bütün bunları bir aile düzeni içerisinde sürdürebilmek yalnızca parayla açıklanabilecek bir şey değildi.
Sevgili nazik okuyucu buraya kadar gelip bana ve kurguya şans verdiğin için teşekkür ederim umarım hoşuna gidiyordur hikaye hakkındaki düşüncelerini çok merak ediyorum...