Aras, elindeki kutunun duvara yansıttığı haritayı hafızasına kazırken, Galata Kulesi’nin tepesinden kendisini izleyen o keskin bakışların ağırlığını ensesinde hissetti. Yağmur, artık sadece ıslatmıyor; soğuğuyla kemiklerini sızlatıyordu. Adımları onu Sultanahmet’in ıssız, taş döşeli yollarına, Yerebatan Sarnıcı’nın arka tarafındaki metruk bir binaya sürükledi.
Bina, Bizans döneminden kalma devasa taş blokların üzerine derme çatma inşa edilmiş, zamana yenik düşmüş bir yapıydı. Aras, elindeki feneri yakmadan, zifiri karanlıkta babasından kalan o mühür yüzüğün kutuyla olan uyumunu bir kez daha kontrol etti. Kutudan gelen mekanik tıkırtı, sessiz sokakta yankılanan tek sesti.
Giriş katındaki çürümüş tahtaları aralayıp içeri süzüldüğünde, burnuna bin yıllık bir rutubet ve metalik bir koku çarptı. Burası, turistik sarnıcın haritalarda görünmeyen, unutulmuş bir koluydu.
Merdivenler aşağıya doğru indikçe hava ağırlaşıyor, fenerin cılız ışığı devasa sütünların gölgelerini canavarlaştırıyordu. Aras, suyun yüzeyinde yüzen siyah bir leke fark etti. Yaklaştığında kalbi göğüs kafesini zorlamaya başladı. Suya atılmış onlarca eski saat... Hepsi ama hepsi 03:14’te durmuştu.
"Zaman burada ölmüş," diye fısıldadı kendi kendine.
Aniden, sütünların arkasından gelen bir ayak sesiyle donakaldı. Bu bir kaçış sesi değil, bir bekleyişin bitişi gibiydi. Aras silahını çekti, emniyeti açtı.
"Kim var orada?"
Cevap gelmedi. Ancak suyun içinden yükselen hafif bir dalgalanma, birinin ya da bir şeyin suyun altında hareket ettiğini gösteriyordu. Fenerini suyun yüzeyine tuttuğunda, suyun derinliklerinde parlayan bir şey gördü. Bir ceset değil, paslanmaz çelikten yapılmış modern bir oda... Sarnıcın tam ortasında, suyun altına gizlenmiş bir laboratuvar girişi gibi duruyordu.
Aras, beline kadar suya girerek o metal kapağa ulaştı. Mühür yüzüğünü kapağın üzerindeki yuvaya yerleştirdiği an, devasa bir hidrolik ses sarnıcın sessizliğini parçaladı. Kapak ağır ağır açılırken, içeriden dışarıya buz gibi bir hava ve beyaz bir buhar yayıldı.
İçeride, loş floresan ışıklarının altında bir masa duruyordu. Masanın üzerinde ise babasının yirmi yıl önce öldürüldüğü gece üzerinde olan o meşhur pardösü... Kan lekeleri hâlâ üzerindeydi.
Pardösünün cebinden sarkan bir teyp kaseti vardı. Aras titreyen elleriyle kaseti aldı ve masanın üzerindeki eski cihazın içine yerleştirdi. Cızırtılı bir ses odayı doldurdu:
"Aras... Eğer bunu dinliyorsan, onlar beni bulmuş demektir. Sakın arkana bakma. Nuri’ye güvenme, Pierre’e hiç güvenme. Ama en önemlisi Aras... Şu an tam arkanda duran adama sakın güvenme."
Aras, beyninden vurulmuşa döndü. Henüz arkasına dönemeden, ensesinde soğuk bir namlunun metalik temasını hissetti.
"Yüzüğü yavaşça masanın üzerine bırak dedektif," dedi boğuk bir ses. "Zaman senin için de durmak üzere."
4. Bölümün Sonu
Dedektif Notu: Gerçek, bazen en güvendiğin insanın gölgesinde saklanır.
(sizce 5.bölümde ne olucak? Fikirlerinizi belirtiniz:)))