Yağmur, Galata’nın dar sokaklarında bir kamçı gibi şaklıyordu. Aras, avucunun içinde sıktığı gümüş mühür yüzüğün soğukluğunu iliğine kadar hissediyordu. Bu yüzük, babasının öldüğü gece parmağından sökülüp alınan, yirmi yıldır karanlıkta kalan bir hatıraydı. Şimdi ise bir ölünün masasında, kendi adının yazılı olduğu bir kartvizitle birlikte ortaya çıkmıştı.
"Selim," dedi Aras, bakışlarını mühür yüzükten ayırmadan. "Olay yeri inceleme işini bitirene kadar burayı mühürle. Kimsenin, ama kimsenin içeri girmesine izin verme. Ben Mösyö Pierre’e gidiyorum."
Selim endişeyle kaşlarını kaldırdı. "Aras, bu kişisel bir meseleye dönüşüyor. Kuralları biliyorsun..."
"Kurallar, babamın katili yirmi yıl boyunca sokaklarda gezerken de oradaydı Selim," dedi Aras ve arkasına bakmadan karanlığın içine adım attı.
Galata Kulesi’nin gölgesinde, zamanın durduğu hissini veren o dükkânın önüne geldiğinde saat gece yarısını çoktan geçmişti. L'Atelier du Temps (Zaman Atölyesi) yazılı tabela, rüzgârda gıcırdayarak sallanıyordu. Vitrindeki yüzlerce saat, Aras içeri girdiğinde hep bir ağızdan tıkırdamaya başladı; binlerce minik kalp atışı gibi.
Mösyö Pierre, dükkânın arkasındaki loş ışıkta, gözünde bir büyüteçle devasa bir duvar saatinin mekanizmasını kurcalıyordu. Aras’ın gelişini duymuştu ama başını kaldırmadı.
"Zamanın geldiğini biliyordum Aras Demir," dedi Pierre, sesi paslanmış bir dişli kadar pürüzlüydü. "Ama bu kadar çabuk olacağını tahmin etmemiştim."
Aras, tezgahın üzerine eğildi. "Nuri Bey öldü Pierre. Ve yanında babamın yüzüğü vardı. Nuri Bey ile neyin pazarlığını yapıyordunuz?"
Pierre büyütecini çıkardı ve yorgun gözlerini Aras’a dikti. "Nuri, sadece bir antikacı değildi. O, 'Geçmişin Koruyucuları' dediğimiz bir grubun son üyelerinden biriydi. Senin baban da öyleydi Aras. O yüzük... O bir süs eşyası değil, Galata’nın altındaki gizli tünellerden birinin anahtarıdır."
Aras, duyduklarını sindirmeye çalışırken dükkânın dışından bir fren sesi duyuldu. Siyah bir araç, kaldırıma sertçe yanaşmıştı.
"Dinle beni evlat," dedi Pierre fısıldayarak. "Nuri Bey, saati 03:14’e sabitledi çünkü o bir koordinattı. Pi sayısı... Çemberin merkezi. O gece babanla Nuri’nin buluştuğu yer orasıydı."
Tam o anda dükkânın ön camı büyük bir gürültüyle patladı. Aras, Pierre’i yere yatırırken kendisini tezgahın arkasına attı. Dışarıdaki siyah araçtan inen maskeli iki figür, ellerindeki susturuculu silahlarla dükkâna ateş açmaya başladı.
Mermiler antika saatlere isabet ediyor, dükkânı metalik bir parça yağmuru kaplıyordu. Zaman, Pierre’in dükkânında kelimenin tam anlamıyla parçalanıyordu.
"Arka kapıdan kaç!" diye bağırdı Pierre, tezgahın altından küçük bir metal kutu çıkarıp Aras’a uzatırken. "Bunu al! Nuri Bey bunu sana ulaştırmam için hayatını verdi. Yüzüğü kutunun üzerindeki yuvaya yerleştir ama sakın burada açma!"
Aras, kutuyu pardösüsünün içine gizledi. "Seni burada bırakamam!"
"Benim zamanım çoktan doldu Aras. Git ve babanın yarım bıraktığı o çemberi tamamla!"
Aras, dükkânın arka tarafındaki dar koridora daldığında Pierre’in dükkânın içindeki gaz lambasını yere fırlattığını gördü. Saniyeler içinde alevler antik ahşapları sardı. Galata’nın soğuk yağmuru altında kaçarken, arkasında hem bir tarih hem de yaşayan tek şahidi bırakıyordu.
Aras, tık nefes bir halde Galata Kulesi’nin dibindeki kuytu bir kemere sığındı. Eliyle göğsündeki kutuyu yokladı. Kalbi, Pierre’in parçalanan saatlerinden daha hızlı çarpıyordu.
Mühür yüzüğü cebinden çıkardı. Kutunun üzerindeki oyuğa tam oturuyordu. Ancak yüzüğü çevirdiği an, kutunun içinden mekanik bir ses yükseldi ve küçük bir projeksiyon merceği, karşıdaki duvara bir harita yansıtmaya başladı.
Harita, modern İstanbul’un değil, yer altındaki Bizans sarnıçlarının ve Osmanlı dehlizlerinin bir şemasıydı. Kırmızı bir nokta, Yerebatan Sarnıcı’nın yakınlarında bir yeri işaret ediyordu.
"Demek oyun şimdi başlıyor," diye mırıldandı Aras.
Yalnız bir kurt gibi gecenin içine karışırken, bir çift gözün onu kulenin tepesinden izlediğinden habersizdi.
Bölüm Sonu Notu: Bir dedektif için en tehlikeli an, avcıyken av olduğunu fark ettiği andır.