Bölüm 3: Zindanın Soğuğu ve Savaş Çanları
Demir kapı, Elysia’nın arkasından büyük bir gürültüyle kapandığında sarayın şatafatlı dünyası tamamen geride kalmıştı. Sarayın altındaki zindanlar, sadece suçluları değil, Gümüş El Hanedanlığı’nın tüm kirli sırlarını da barındırırdı. Elysia, nemli taş duvara sırtını dayayıp oturdu; elbisesinin altına sakladığı o zehir raporunu çıkardı. Gözyaşları çoktan kurumuştu, yerini babasının intikamını alma yeminiyle bilenmiş bir iradeye bırakmıştı.
Yukarıda ise Alaric, yeğenini "krallığa ihanet" suçuyla zindana atarak halkın gözündeki tüm meşruiyetini tehlikeye atmıştı. Valerius’a sadık olan generaller ve halk, bu ani tutuklamanın ardından sarayın önünde toplanmaya, seslerini yükseltmeye başlamıştı. Saray alev almayı bekleyen bir barut fıçısı gibiydi.
Gölgelerden Gelen Kurtuluş
Gece yarısını vurduğunda, zindanın koridorundaki muhafızların ayak sesleri aniden kesildi. Ardından boğuk bir darbe ve yere düşen bir beden sesi yankılandı. Elysia hızla ayağa kalktı, parmaklıkların ardına baktı.
Karanlığın içinden sıyrılan figür, yüzünü gizleyen pelerinini indirdi. Bu, Aurelius’tu. Gözlerinde büyük bir kararlılık ve aynı zamanda derin bir korku vardı. Elindeki anahtarla hücrenin kapısını hızla açtı.
"Buradan hemen gitmemiz gerek," dedi Aurelius nefes nefese. "Babam senin için şafak vaktinde gizli bir idam emri imzaladı. Halkın isyan etmesinden korktuğu için işini sessizce bitirecek."
Elysia adımını dışarı atmadı. Gözlerini kuzenine dikti, bakışlarında hala o kırgın nefret duruyordu. "Neden buradasın Aurelius? Babana ihanet edip beni kurtarmak, seni de bir hain yapmayacak mı? Yoksa bu da onun yeni bir oyunu mu?"
Aurelius acıyla gülümsedi, genç kızın ellerini tutmak istedi ama elini havada bıraktı. "Sana yemin etmiştim, hiçbir şeyden haberim yoktu diye. Babamın odasındaki masada idam fermanını ve o Kuzgun Özü zehrinin şişesini kendi gözlerimle gördüm. Benim babam bir katil, Elysia... Ve ben onun günahlarına ortak olmayacağım. Seni korumak, benim bu hanedanlığa olan tek sadakatim."
Elysia, onun gözlerindeki saf sadakati ve aşkı gördüğünde içindeki buzların hafifçe çatladığını hissetti. Ancak kalbindeki intikam ateşi o kadar büyüktü ki, bu aşk artık sadece can yakan bir prangaydı. "Beni kurtarıyorsun çünkü bana aşıksın. Ama bil ki Aurelius, bu zindandan çıktığım an babana karşı bir ordu toplayacağım. O tahtı ondan söke söke alacağım. Karşıma çıkarsan, seni de vururum."
"Biliyorum," dedi Aurelius sakin bir sesle. "Gelecekte düşman olacaksak, önce bugün hayatta kalmalısın."
Sürgün ve Kaçış
Aurelius, Elysia’yı sarayın gizli dehlizlerinden geçirerek şehrin dışındaki surların dibine kadar ulaştırdı. Orada, Valerius’a son ana kadar sadık kalmış olan eski saray muhafızlarından küçük bir grup onları bekliyordu. İki at hazırlanmıştı.
Tam ayrılacakları sırada uzaktan sarayın alarm çanları çalmaya başladı. Elysia’nın kaçtığı fark edilmişti.
Elysia atın dizginlerini kavradı, rüzgarda dalgalanan platin saçlarını arkasına itti. Aurelius’a son kez baktı. Aralarındaki o çocuksu, saf bağ artık tamamen kırılmıştı; şimdi önlerinde kanlı bir taht savaşı duruyordu.
"Geri döndüğümde," dedi Elysia, sesi gecenin karanlığında yankılandı, "Gümüş El sadece hak edenlerin olacak."
Aurelius atının üzerinde, sevdiği kadının karanlığa doğru gidişini izledi. İçindeki aşk, babasına olan nefretiyle birleşmişti. Saray surlarına doğru dönerken bizzat kendi babasını yıkacak olan ordunun temelini, kendi elleriyle attığını biliyordu. Gümüş El Hanedanlığı için geri sayım başlamıştı.