Bölüm 2: İhanetin Tacı ve Kırılan Mühür
Kral Valerius’un ölümünün üzerinden henüz kırk sekiz saat geçmişti ama saray, bin yıllık bir kışın soğuğuna bürünmüştü. Yas çanları susmuş, yerini surlara dizilen yeni muhafızların zırh seslerine bırakmıştı. Taht odasında, kardeşinin kanı henüz kurumamışken Alaric, Gümüş El’in ihtişamlı tacını başına bizzat taktı. Artık o meşru hükümdardı; geride bıraktığı şüphe kırıntılarını ise "hainleri bulma" vaadiyle kamufle ediyordu.
Elysia, babasının yasını tutamadan kendini bir kafeste bulmuştu. Odasının kapısında iki muhafız bekliyor, sarayda attığı her adım amcasının casusları tarafından izleniyordu. Babasının ani ölümü, amcasının gözlerindeki o çiğ zafer parıltısı... Genç prensesin içindeki acı, saatler geçtikçe yerini zehirli bir öfkeye bırakıyordu. Aynaya baktığında, platin saçlarının arasında parıldayan hanedanlık nişanına dokundu ve fısıldadı: "Bunu sen yaptın, biliyorum."
Yüzleşme
Elysia, amcasının tahta çıkışının ertesi gecesi, muhafızları bir şekilde atlatarak sarayın karanlık koridorlarında yürümeye başladı. Hedefi taht odası değil, babasının her zaman sığındığı o eski kütüphaneydi. Ancak koridorun köşesini döndüğünde, gölgelerin içinden çıkan bir figürle burun buruna geldi.
Bu, Aurelius’tu.
İki platin saçlı kuzen, babalarının başlattığı bu kanlı tiyatronun ardından ilk kez yalnız kalıyordu. Aurelius’un gözlerinde derin bir keder ve mahcubiyet vardı; babasının yaptıklarını, bu ani güç gösterisini o da sindiremiyordu. Elysia’nın gözlerinde ise sadece saf bir nefret parıldıyordu.
"Elysia..." dedi Aurelius, sesinde kırık bir tonla. Ona doğru bir adım atmak istedi ama genç kızın buz gibi bakışları onu olduğu yere çiviledi.
"Bana yaklaşma, katilin oğlu," diye tısladı Elysia. Sesi alçaktı ama bir hançer kadar keskindi. "Baban o tacı takarken arkasında duruyordun. Babam yatağında can çekişirken, siz sarayı ele geçirmenin planlarını yapıyordunuz!"
Aurelius başını öne eğdi. "Yemin ederim hiçbir şeyden haberim yoktu. Babamın bu kadar ileri gideceğini... Kralın hastalığının ardında bir oyun olduğunu bilmiyordum. Ben de senin kadar acı çekiyorum."
"Acı mı?" Elysia alaycı bir kahkaha attı, gözlerinden akan bir damla yaş yanağındaki öfkeyi ıslattı. "Sen tahtın varisi oldun Aurelius! Ben ise babasının katiliyle aynı çatıda yaşayan bir esirim. Sakın bana acıdan bahsetme. Aramızdaki her şey o gece, babamın kalbi durduğunda bitti."
Aurelius, Elysia’nın gözlerindeki o derin nefreti gördüğünde kalbine bir ağırlık çöktü. Onu hala deliler gibi seviyordu, ama artık aralarında aşamayacakları bir ceset duruyordu.
Gizemli Keşif
Elysia, Aurelius’u arkasında bırakarak kütüphanenin gizli bölmesine ulaştı. Babasının gizli yazı masasını kurcalarken, çekmecenin arkasına gizlenmiş, üzerinde kraliyet mührü olmayan eski bir parşömen buldu. Bu, saray başhekiminin ölmeden önce krala ulaştırmaya çalıştığı ama Alaric’in gözünden kaçan gizli bir tıbbi rapordu.
Parşömende, kralın kanında bulunan ve doğal yollarla asla vücuda giremeyecek olan "Kuzgun Özü" adlı bir zehirden bahsediliyordu. Elysia’nın şüpheleri artık kesin bir kanıta dönüşmüştü. Babası eceliyle ölmemişti; amcası Alaric tarafından yavaş yavaş zehirlenmişti.
Tam o sırada, kütüphanenin kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeri giren Alaric’in kişisel muhafızlarıydı.
"Prenses Elysia," dedi muhafızların lideri soğuk bir sesle. "Kral Alaric, güvenliğiniz için odanızdan çıkmamanızı emretmişti. Ayrıca... Krallığa ihanet ve babanızın ölümüne sebep olan hainlerle iş birliği yapma suçundan hakkınızda tutuklama emri var."
Elysia, elindeki parşömeni hızla elbisesinin içine sakladı. Amcası, gerçeği öğrenme ihtimaline karşı onu tamamen ortadan kaldırmak için ilk hamlesini yapmıştı. Genç kız muhafızlara direnmedi, başını dik tuttu. Ancak kütüphaneden çıkarılırken, gölgelerin arasında kendisini izleyen Aurelius ile göz göze geldi.
Elysia’nın gözlerindeki nefret, Aurelius’a sessiz bir meydan okumaydı: Babanı yok edeceğim ve sen de onunla birlikte yanacaksın.