Prensi görünce ayağa kalktım ve ona baktım.
"Prensim." dedim saygıyla. Birazdan bu saygıdan midem bulanabilirdi.
"Sen şu yeni suikastçısın değil mi?" dedi sertçe.
"Evet efendim."
"Mark seni niye bu kadar övüyor?" Tanrım niye bunu herkes diyor?
"Bilmiyorum prensim. Görev sıralarında görmüş olmalı."
"Peki öyle olsun. Norclas Krallığına hoş geldin." dedi alaycı bir gülümsemeyle.
"Hoş buldum. Burada güllerin olduğu bir bahçe var mı?"
"Hayır, ama ekersen olur." dedi umursamazlıkla. Bir an kaşlarımı çattım bu saygısızca davranışlarına. Ben nasıl prens olduğundan saygılı konuşuyorsam oda öyle olmalıydı.
"Hiç sanmam." dedim ve gülerek yanından geçtim. Uzun koridorlar ardından odama ulaştım ve uyumadan önce spor yaptım.
....
Hava kararırken dışarıda hiç kimsenin olmayacağını düşünerek bahçeye geri çıktım. Bahçede ağır ağır yürürken şatodan bir veya iki adım ötede nehir gördüm. Adımlarımı hafif hızlandırıp nehrin yanına gittim ve kesilmiş olan bir ağaç köküne yattım. Kafamı yukarı çevirdim ve gözlerimi kapatıp rüzgarın esintisinin, kuşların cıvıltılarının beni sarhoş etmesine izin verdim. Oturduğum yer büyük bir ağacın kökü olduğu için sırtüstü yattım ve anın tadını çıkardım. Fakat çok zaman geçmeden yanımdan hızla bir şeyin geçtiğini fark ettim. Hızla gözümü açıp dirseklerim üzerinde doğruldum ve etrafa baktım. Etrafta hiç bir şey görünmüyordu ama sanki benimle konuşuyormuş gibi bir fısıltı vardı ormanın içinde.
"Amy buraya gel. Bizden korkma Amy." diyordu fısıltı. Ayağa kalktım ve etrafımda döndüm. İki tur oldu daha çok dönüp durdum ama bir türlü kestiremiyordum sesin nereden geldiğini. Ellerim kulaklarıma gitti. Sıkıca kapattım kulaklarımı, gözlerimi fakat sanki ses beynimden geliyormuş gibi asla durmadı ya da kısılmadı. "Buraya gel Amy. Korkma sesime gel." Gözlerimi , kulaklarımı daha sıkı kapattım. Karşı koyamadığım lanet bir baş ağrısı olarak bana geri dönüyordu. En son baş ağrısından gözlerimden yaş süzüldü. Ses aynı zamanda ona gelmemi söylüyordu aynı zamanda da bana zarar veriyordu. Keskin bir bıçak sanki karnımı yatay şekilde kesmiş gibi acı hissettim. Çığlık atarken dizlerimin üstüne düştüm. Karnımdan gelen metalik kan kokusu midemi kaldırmıştı. Kalkıp o sese gitmek istiyordum, beni bıçaklayan kişiyle dövüşmek istiyordum. Fakat baş ağrım gözlerimi açmamı engelliyordu. Ses ise kulağımı tırmalıyordu. Her ne kadar kulaklarımı sıkı kapatsam da ses daha çok yoğunlaşıyordu. Dizlerimin üstünde acıyla başımı eğdim , çığlık attım. Etrafımda biri dönüyormuş gibi bir gölge hareket etmeye başladı. fakat bu gölge sıra dışı bir şekilde dönüp duruyordu.
"Sen kimsin?" dedim kısılmış titrek sesimle.
"Sesime gel Amy. Sorularını cevap vereceğim." Gölge yavaşladı. Ses artık katlanılmaz değildi. Hatta sesi beni mayıştırıyordu. Ellerimi kulaklarımdan indirdim ve gözlerimi açtım. Karşıma baktım ama hiç bir şey göremedim. Umutsuzca yerdeki toprağa baktım. Ellerimi toprağa koydum ve sorumu tekrar sordum.
"Sen kimsin?" Gölge tekrar toprakta belirdi.
"Çok yakında öğreneceksin." dedi kadınsı ses.
"Bunu neden yaptın?" dedim başım hala eğikken kanlı elimi göstererek.
"Kanına ihtiyacım olacak. Ayrıca sana olan bir hediye. Kafanı kaldırabilirsin." Ağır hareketlerle başımı kaldırdım ve yüzüne baktım. Giydiği uzun siyah cübbenin şapkasını başına örtmüştü ve başında papatyalarla oluşturulmuş bir taç vardı. Sadece dolgun dudaklarını görebiliyordum kadının. Uzun tırnaklı elini karnıma doğru uzattı. Korkuyla karnımı elimle kapattım.
"Korkma." dedi narin bir sesle. Sanki ses beni yönlendiriyormuş gibi elimi çektim. Kurumuş dudaklarımı dilimle ıslattım. Elini yaranın üstüne koydu. Fakat koyar koymaz keskin bir acı ile çığlık attım. Tarif edilemezdi bu acı. Sanki derimin altındaki kaslar istemsizce kasılıyormuş gibi. İki elimle de kalkmaya, ve elini karnımdan çekmeye çalıştım fakat olmuyordu, ne kadar güç uygulasam da kalkamadım.
"Bırak beni!" diye bağırdım tüm gücümle. Gözlerim karardı, midem bulandı ama pes etmedim. Ayağa kalkmayı başardığımda yanaklarım gözyaşlarıyla ıslanmış, saçım ise darmadağınıktı. Karşımdaki kadın gülümseyerek bana doğru gelmeye başladı. Topallayarak geriye doğru gittim ve ağaç kütüğündeki bıçağımı aldım. Hızlıca ona doğru attım. Tam kalbine gelecekken aniden siyah bir gölge oluştu etrafında. Bıçak gölgelerin arasından geçip yere düştü. Anlamayarak kaşlarımı çattım. Dağılmış siyah dumanlar toplandılar ve kadın tekrar göründü. Ellerini iki yanına kaldırdı.
"Her şeyi öğrenince tekrar görüşeceğiz Amy."
dedi ve etrafına yayılan büyük bir siyah dalga ile gözden kayboldu. Oluşturduğu siyah dalga benim üstüme geldi ve beni geriye savurup düşürdü. Arkamdaki ağaca sertçe kafamı vurdum. Gerisi ise karanlık...
İlahi bakış açısı
Victor etrafta duyduğu çığlıkların sebebini merak ederek dışarı çıktı. Babası her ne kadar onu şövalyesiz dışarı çıkarmasa da Victor bundan nefret ederdi ve her fırsatta dışarıda yalnız kalmayı tercih ederdi. Her zamanki gibi yanına birini almadan çıkmıştı. Tabi Diana dayanamayıp onun peşine takıldı. Her zamanki gibi. Etrafta zifiri karanlık dışında bir şey yok gibi gözüküyordu fakat emin olamadı. Bahçe dışında aklına ilk olarak nehir geldi. Krallıkta huzur bulabildiği nadir yerlerden biriydi. Oraya yürümeye başladı. Kemerine takılı olan kılıcı bir eliyle kavrarken bir yandan da temkinli adımlarla yavaş yavaş ilerliyordu.
Nehir kıyısına gelince metalik kan kokusunu aldı ve kılıcı kemerinden çıkardı. Kılıç tutan elini arkasına sakladı ve yerde kanlar içinde olan kıza baktı. Yavaşça eğildi kıza doğru. Elleri stresten titrese de kendini dağıtmadı. Nabzını kontrol ettiğinde derin bir nefes aldı. Şato kapısında ona bakan Diana'ya ıslık çaldı ve eliyle gelmesini işaret etti. Diana hızlıca geldi ve Amy'i sırtına aldı. Revire götürmek için şatoya geldiklerinde Mark kaşları çatık bir şekilde Victor'a bakıyordu. Kralın gözde suikastçısı Diana yavaş ve dikkatli hareketlerle Amy'i yatağa yatırdı.
"Ben ona bakarım siz yatın Prensim." Dedi Diana Victor'a. Victor onaylarcasına kafasını yukarı aşağı salladı ve direkt odasına gitti. Diana şifacıların olmadığını fark edince bez ve küçük bir kova aldı. Şifacıların burada olmadığı için yarın fena azar çekeceğini aklına koymuştu o sıra. Kaynar suyu kovaya döktü ve elindeki bezi ıslattı. Savaş alanlarında bir çok yaralıyla ilgilendiğinden dolayı artık tedavi etmeye alışmış haldeydi. Amy'nin üstündeki kıyafetleri çıkardı ve ince bir örtüyle bacaklarını örttü. Karnında oluşan yarığın etrafındaki kanı temizledi. Fakat değişik bir şey vardı. Sanki yara kendi kendine iyileşiyormuş gibi yavaş yavaş kapandı. Diana anlamaz bakışlarla Amy'nin karnını süzdü. Mark ise çoktan odasına gitmişti. Diana karnın yanında beline doğru bir işaret fark etti. Bu işaret kuş figürlü bir dövme gibiydi. Kuşun etrafında dal ve yaprak şekilleri vardı ve kuş sağ tarafa doğru dönük ama gagası açık şekilde duruyordu. Diana yarayı yıkadı, yıkadı fakat Amynin vücudundan boyalar çıkmadı. Kendi kendine sorular sorarak ellerindeki soyulmuş derileri temizledi. Belkide daha önceden dövmesi vardı da ben görmedim diye düşündü ama görmediğine emindi. Boynundaki küçük küçük toprakları da sildi. En son kaşından çenesine kadar akmış kanı sildi ve kaşına pansuman yaptı. Diana cevaplayamadığı sorularıyla birlikte reviri terk etti ve Mark'ın odasına gitti. Mark pencerede durmuş karanlığı izliyordu. Diana kapısını kapattı ve üzerindeki silahlardan kurtulup yatağa bıraktı. Diana'nın geldiğini anlamış gibi güldü ve arkasını döndü.
"Hoş geldin favori savaşçım." diyerek Diana'nın yanına yürüdü. Diana büyük bir bıkkınlıkla ofladı ve yatağa oturdu. Mark ise sandalyeyi onun önüne çekip oturdu.
"Sence öğrenmiş olabilir mi? Belinde bir dövme oldu. Ama.." dedi Diana büyük bir dalgınlıkla. Bıkkın Mark onu yarıda kesti. Sanki bu konu onu gereksiz boğuyor gibiydi.
"Bilmiyorum Diana, bilmiyorum." Dedi Mark.
"Yorgunum çıkar mısın lütfen? Uyumam gerek." Diye ekledi ardından. Diana başını ağır ağır sallayarak kalktı ve odadan çıktı. Revirin kapısında durup Amy'e bir kez daha baktı ve gergin bir şekilde odasına gitti. Prens Victor ise odasında dört dönüyordu. Neden bu kız için bu kadar endişelendiğini hala çözemesede duygularına yenik düştü. Etrafta kimsenin olmadığına emin olduğunda revire gitti. Kızın sedyesinin yanına bir sandalye çekti. Kızın beline kadar olan battaniyeyi dikkatle omuzlarına kadar çekti. Sandalyeye geri oturarak arkasına yaslandı ve Amy'e bakarak düşüncelere daldı.