İçeriğe geç

Gülerin Katliamı

Bölüm 3 · 11 dk okuma

Gülerin Katliamı

Bölüm 3

3. Bölüm | Gücün Bedeli

Amy

Lanet bir baş ağrısıyla uyandım. Elimle kafamın şişmiş kısmını ovalarken yüzümü ekşiterek yatakta doğrulmaya çalıştım. Fakat vücudumdaki keskin acıyla küfür mırıldanıp geri yattım. Gözlerimi loş beyaz ışıklara rağmen açmaya zorladım. Gözlerimi tavandan ayırıp ağrıyan boynumu yana çevirdim. Prens Victor sandalyede yatağın dibinde oturmuş, kafası yana düşmüş bir şekilde uyuyordu. Anlamaz bakışlarımı biraz üstünde gezdirdim. Bir prens benim gibi bir savaşçının yanında niye duruyordu? Hem de hiç tanımadan. Tekrar doğrulmaya çalıştım ama karnımdaki iğrenç bir acı yüzünden beceremedim. Oflayarak gözlerimi tekrar kapattım ve uyumaya çalıştım.

…

Güllerle kaplı bir yerdeydim. Etrafı saran güzel güneşle birlikte oluşan gül kokusunu derin derin içime çekip yürüyordum. Üstümde savaşçı kıyafetlerim yerine siyahlar içinde zarif, yırtmaçlı bir tül elbise giyiyordum. Başımda siyah saçlarımla bir olmuş siyah dalların birbirine girdiği ve üzerinde bordo elmasın olduğu bir taç takıyordum. Ellerimde siyah tülden yapılmış dirseğime kadar gelen eldivenler vardı. Yürüyüp duruyordum ama nereye gittiğimi de bilmiyordum. Ama bir süre sonra bir gölün kıyısında durdum. Siyah bir duman gölün diğer karşısında durdu. Dumanlar bir olup bir kadını oluşturdular. Bu kadın daha öncede gördüğü kişiydi. Kadın kırmızı gözleriyle ne kadar ürkütücü olsa da mor ve kırmızı saçlarıyla sevecen oluyordu. Gülümseyerek bana karşı taraftan elini uzattı.

"Kimsin sen?" dedim yüksek bir sesle.

"Bana gel Amy. Bize gel." diyordu kadın. Ama konuşurken dudakları neredeyse hiç oynamıyordu.

"Sen kimsin diyorum!" dedim tekrardan sesimi yükselterek.

"Bana gel Amy." dedi tekrar. Kendisi çok uzakta olmasına rağmen sesi beynimin içinde yankılanıyordu. Elini indirdi ve bana doğru yürümeye başladı. Gölün üstünden geçerken bile aşağı batmıyor, sanki mermer bir yerde yürüyormuş gibi yürüyordu. Gülümsemesi her adımda genişliyordu. Ses daha keskin olmaya başladı.

"Bize gel, bana gel Amy." Ses başımı ağrıttı, beynim zonkladı.

"Siz kimsiniz, size niye geleyim?" dedim geri geri yürürken. Elimi elbisenin kemerine attım bir umutla. Ama hiç bir kesici alet yoktu. Kadın bana doğru gelirken ben de geri geri gidiyordum. En son bir ağaca tosladım ve sırtımı ona yasladım. Kadın hemen önümde durdu ve elini elbisemin dekolte olarak açık bıraktığı bel kıvrımımdaki kuş simgesine doğru götürdü. Yeni gördüğüm bu simgeyle ürktüm.

"Ne bu, sen mi yaptın bana bunu?" dedim ama cevap vermedi. Eli simgeye ne kadar yaklaşıyorsa canım da o kadar çok yanıyordu. Acıyla yüzümü buruşturdum ve elini yakalamaya çalıştım fakat dokunuşumla birlikte eli siyah bir duman oldu. Elimi çektiğim anda da tekrar dumanlar hızlıca birleşti ve eli ortaya çıktı. Ağaçtan sırtımı kaldırdım ve arkamı dönüp koştum. Elbisenin uzun eteğini tutarken bir yandan koşmaya devam ettim. Duman yanımdan hızla geçti ve önümde durdu. Ardından tekrar o kadını oluşturdu. Afallayarak geriye düştüm. Kadın omuzuma tek eliyle bastırdı ve öbür eliyle karnıma dokundu. Acı ile gözümden yaş düştü.

"Bırak beni!" diye sayıkladım ama hiçbir şey olmadı. Gözlerimi acı içinde yumdum.

…

Hızlıca yataktan gözlerimi açıp doğruldum. Nefes nefese karşıma baktım. Dağılmış saçlarımı ellerimle düzeltirken Prens Victor'un sesini duydum.

"Amy iyi misin?"

Korkmuş gözlerle ona baktım.

"Tamam bir kabustu, geçti." dedi gözlerime bakarak. Bir yandan da omuzlarımdan tutup beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Endişeli gözlerle yüzümü inceledi.

"Bana ne oldu?" dedim acıdan dolayı yatağa geri uzanırken . Görünürde yaram yoktu ama tüm vücudum sızlıyordu.

"Bilmiyorum. Nehrin oraya gitmişsin. Sonra senin çığlığını duyunca ben de peşinden geldim. Geldiğimde ise baygın bir şekilde yerde yatıyordun."

"Peki. Ama siz niye başımda bu kadar beklediniz?"

"Senin için endişelendim."

"Bir prens savaşçısı için endişelenip revire getirdi ve tüm işini bırakıp sabahtan akşama kadar onun başında durdu. Öyle mi?"

"Evet. Tam olarak böyle Suikastçı kız." dedi son iki kelimeye vurgu yaparak.

"Öyle olsun Prens Victor." dedim aynı şekilde son iki kelimeye vurgu yaparak. Gülerek eski yerine oturdu.

"Bana başına neler geldiğini anlat."

"Ben hatırlamıyorum."

"Peki. Karnındaki şu dövme önceden var mıydı?" dedi eliyle karnımı göstererek. Anlamaz bakışlarla gözlerimi karnıma doğru indirdim sanırım bana giydirdiği tişörtümü hafif sıyırarak. Gördüğüm simge ile ağzım beş karış açık kaldı. Bu rüyamda gördüğüm o kadının yaptığı simgeydi.

"Hayır yoktu." dedim ve elimle simgeyi ovaladım. Fakat lanet olası şey bir türlü çıkmıyordu. Daha sert ovalamaya başladım. Tenim bile kıpkırmızı olurken simge hala yerinde duruyordu. Prens Victor ellerimi tutarak beni durdurdu.

"Yapma dövme kalıcı. Hiçbir şekilde çıkmaz." dedi. Yüzüne baktığımda çok yakın olduğumuzu fark ederek geriye çekildim.

"Kardeşiniz Mark ile konuşabilir miyim?"

"Tabii." dedi ve ayağa kalkıp gitti. Bana ne olduğunu almaya çalıştım. Ne yaşadığımı hatırlamaya çalıştım ama nafile. Mark kapının eşiğinde durup beni süzdü.

"Bana ne oldu Mark?" derin bir nefes alıp Prens Victor'un kalktığı sandalyeye oturdu.

"Bilmiyorum. Sen en son neler olduğunu hatırlıyor musun?"

"En son nehre gittim. Sonra... Sonra bir ses duydum. Canımı acıttı ve başımı ağrıttı bende kulağımı tıkadım ama ses sanki beynimden geliyor gibiydi. Ses yumuşak nayif bir kadın sesine dönüştü. Dumanlar bir kadını oluşturdu ve karnım çizildi. Gerisi ise... Hatırlamıyorum."

"Ne diyordu ses?"

"'Bana gel Amy.' diyordu ses. Dumanlar birleşip bir insanı nasıl oluşturabilir onu ben de bilmiyorum hepsi saçmalık." dedim kafamı iki yana sallayarak. Ardından bana giydirilmiş üstü göğsüme kadar çekip karnımdaki simgeyi gösterdim. "Bunun anlamını biliyor musun?" Mark'ın gözleri fal taşı gibi açılırken duraksadı. Gözü dövmeye bakıp kitlenmişti fakat bedeninin burayı terk etmek istediğine eminim.

"Mark." dedim ve odağını ayırması için elimi gözünün önünde tutup salladım. Mark kafasını sallayarak düşüncülerinden arındı ve bana geri baktı. Konuşmadan önce sertçe yutkundu.

"Bu simge sende niye var?"

"Kadın karnımı çizdikten sonra olmuş. Anlamı ne?"

"Boş efsanelerden gelen bir hikaye. Doğaya tapan cadıları temsil eden simgedir."

"Doğaya tapan mı?"

"Evet. Onlar güçlerini doğadan alırlarmış ve çalışmaları doğaya bağlıymış. Ama dediğim gibi efsane uyduruk bir hikaye."

"O zaman bu dövme niye bende olsun ki?"

"Bilmiyorum Amy. İnan sana yardım etmekten onur duyardım ama elimden bir şey gelmez. Benim Kral ile görüşmem gerek. İyi dinlenmeler."

"Sağ ol." dediğimde gülümseyerek kapıya gitti ve gözden kayboldu. Gittiğine emin olmak için biraz daha bekledim ve temkinli adımlarla ezberlediğim koridorlara çıktım. Bir şeyler bulma umuduyla Prens Victor'un çalışma odasına gidecektim. Koridorlarda sessiz sessiz ilerlerken iğrenç bir mide bulantısı beni buldu. Ardından dövmemin acıdığını hissetim. Acı ile bir elimi karnıma bastırırken bir elimle de duvara yaslandım. Kaşlarımı çatarak derin nefesler aldım. Kendime gelmeye çalışarak yavaş yavaş odama gittim. Odaya çıktığımda hemen lavaboya koştum. Lavabonun yanlarını elimle sıktım midemi boşaltırken. Lavabodan ayrıldım ve kafamı karşı duvara yasladım. Önüme saçlarımı ellerimle geri ittim. Biraz acının geçmesini bekledim. Ardından Diana'yı bulmak için odadan çıktım. Benimkinin aksine özenle yapılmış odanın kapısında durdum ve kapıyı tıklattım. Diana kapıyı açtı ve koridora çıkıp tekrar kapattı.

"İyi görünüyorsun."

"Evet biraz daha iyiyim. Burada antrenman yapabileceğim bir yer var mı?"

"Tabii. İstersen yardım edebilirim." Kafamla onaylayınca önden yürümeye başladı. Bir kat yukarı çıktık ve koridorun sonundaki kapıdan içeri girdik. Salon büyük pencereler ile donatılmış, büyük ve ferahtı.

"Teşekkür ederim." dediğimde Mark Diana'yı çağırdı.

"Kusura bakma." dedi ve gülerek uzaklaştı. Ben de dönüp ve kendimi spora verdim.

……

Alnımda boncuk boncuk terler oluşurken enseme yapışan saçlarımı geriye attım. Karşımda hayali birini düşünerek boşluğa yumruklar, tekmeler atıyordum. Yüzümü kapıya doğru çevirirken gelen bir hizmetkarı görüp durakladım. Hizmetkar büyük gülümsemesiyle yanıma geldi.

"Kral Cedric seni bekliyor." dedi ve onu takip etmem için önden gitti. Kaşlarımı çattım. Akşam saatinde ne konuşmasıydı böyle. Kralın tahtına vardığımızda saygıyla eğildim.

"Beni ne için çağırmıştınız efendim?" derken bütün savaşçılar arkamda bitiverdi. Diana ise onların önünde durup yanıma geldi. Herkes Diana ile birlikte saygıyla başını eğdi. Diana'nın bizim başımızın olduğunu anlayınca öbür savaşçıların yanına gitmek için geriledim. Fakat Diana kolumdan tutup beni durdurdu. Ardından kulağıma eğildi. "Burada kalmalısın. Sen onlardan daha yetenekli ve üstünsün." dediğinde kaşlarımı çatarak Krala geri döndüm.

"Sınırımıza girmek ve bize zarar vermek isteyen kişiler var. Sarayın etrafını güvende tutmalısınız." Savaşçılar onaylarcasına tekrar başını eğdi ve odayı terk etti. Ben de arkamı döndüm fakat daha adım atmadan Kralın sesi duyuldu.

"Sen kal Amy." dediğinde topuklarımın üzerinden ona döndüm.

"Buyurun efendim."

"Senin o nehirde durmanı ve orayı gözetlemeni istiyorum. Özellikle tek başına." dedi son cümleye vurgu yaparak. Şaşkınlıkla "Ciddi misiniz?" der gibi kaşlarımı kaldırdım.

"Efendim benim orada ne yaşadığımı biliyorsunuz. Bu mantıklı bir şey değil."

"Kralın sözüne karşı mı geliyorsun?" dedi yanındaki Kraliçe tehditkâr bakışlarla. Ağzımı açacaktım ki Kraliçe bakışlarını yoğunlaştırdı. Ben de ağzımı geri kapatıp saraydan çıktım. Nehre geldiğimde uzun ağaçların birine tırmandım ve bir dalına oturup okumu hazırladım. Okun parlayan ucunu izlerken bana olanları düşündüm ve dalda oturuşumu düzeltip sırtımı ağacın gövdesine dayadım. Nehir suyunun cam gibi görüntüsünü izlerken çalılıklardan sesler duydum. Gözümü nehirden ayırdım ve okumu yayıma yerleştirdim. İlk savaşçı çıkınca okumla onun boynunu deştim. Ardından bir ok daha çıkardım ve arkasından gelecekleri bekledim. Fakat ne gelen nede giden oldu. Yaklaşık iki saat bekledim ama hiçbir şey olmadı. Ağacın dalından indim ve öldürdüğüm kişinin yanına geldim. Çalılıklara baktım ve kılıcımı çıkardım. Bir anda kulağıma biri fısıldadı. "Oradalar. Öldür onları."

"Ne?" dedim etrafıma bakarken. Fakat kimse yoktu. Yine şu lanet sesti bu.

"Çalılıkların arkasındalar. Onlar seni öldürmeden öldür onları." Kaşlarım çatık bir şekilde çalılıklara baktım.

"Dikkat et." dedi ses ve onun ardından omzumu bir ok sıyırdı. Oluşan yaraya yüzümü buruşturarak baktım ve ağacın arkasına sığındım. Okumu yaya geçirdiğimde çalılıklara odaklandım. İki kişiyi gördüğümde ikisine de art arda ok attım ve ikisi de öldü. Arkalarından gelen bir çok kişiyi öldürdüm fakat son iki kişi kalırken okum bitti. Kılıcımı taktığım kemerden aldım ve öne çıktım. Birisi ok, birisi ise kılıç kullanıyordu. Onlara doğru giderken ustalıkla bana gelen okları kılıcımla savuşturdum.

Sonuncu okunu attığında kılıcımla tekrardan savuşturdum ve hızla yanında bitiverdim. Karşılık vermesini beklemeden kılıcı kalbine sapladım. Arkasındaki kılıçlı savaşçı bana doğru gelirken kılıcımı öbür savaşının etinden ayırdım. Kılıçlarımız savaşçıyla tokuştu. Fakat değişik bir şekilde kılıcı kırıldı. Bu gücün bana nasıl geldiğini sorgularken elimi bükerek kılıcımı attı. Boştaki elimde yüzüne ardından karnına yumruk attım. Elime bırakıp kafası öne gittiğinde hızla kafasını tutup dizime vurdum. O yere düşerken bende kılıcımı aldım ve karnına sapladım. Ardından kılıcı karnından çıkarıp geri ağaç dalına çıktım. Omzumdaki ufak yarayı önemsemedim. Getirdiğim bezle özenle kılıcımı sildim ve sıradaki avlarımı beklemeye başladım.

……

Hava kararana kadar etrafı kolaçan ederek sıradaki avımı bekledim. Fakat öldürdüklerim dışından kimse gelmedi. Oflayarak aşağı izlemeyi bıraktım ve botuma taktığım küçük çakıyı çıkardım. Sesi düşünürken bir yandan da çakıyı sallayarak demirin yansımasını izliyordum. Çakının bir demir yüzü bana çevikken arkamdaki kadın gözüme çarptı. Bu kadın o gölgelerle gezen kadındı. Başımı hızla arkama çevirdim ama kadın orada değildi. Demirdeki yansımaya baktığımda orada da göremedim.

"Çok kafaya taktığımdan delirmiş olmalıyım." dedim kendi kendime. Ardından Diana üstü ve kılıcı kan bir şekilde nehir kıyısına geldi. Varlığımı fark ettirmeden sessizce onu izledim. Kılıcının ve üstünün kanını su yardımıyla sildi. Ardından sanki görmüş gibi bakışları oturduğum ağaca kaydı.

"Amy in aşağı." diye emir verdi bana. İlk başta emiri yerine getirmedim ve kulağımın hemen yanından geçen ok yaslandığım ağaca saplandı. Bıkkın bir nefesle aşağı atlayıp karşısına geçtim.

"Neler oluyor Diana bana ok atmakta ne demek?" Alayla güldü.

"Pardon Kraliçe hazretleri. Lütfen beni bağışlayın." dedi aynı alayla.

"Sen iyi misin? Kafan yerinde değil bence." dedim işaret parmağımla kafamı göstererek. Birden boğazını biri sıkıyormuş gibi nefessiz kaldı. Ardından boğazında birinin el izi çıktı. Şaşkınlıkla gözlerim fal taşı gibi açıldı.

"Diana iyi misin?" diyerek yanına gittim. Fakat elini dur işareti yaparak bana uzattı. Ardından görünmez el onu tekrar bıraktı ve bir kaç öksürükle birlikte kendine geldi. Endişeli bakışlarla ona bakıyordum. O ise bana nefret dolu bakışlarını gönderdi. Kılıcını daha sıkı sıktı ve yüzümü çizmek için salladı. Geri çekilip kılıcımla kılıcına vurdum.

"Tanrı aşkına sen ne yapıyorsun böyle?" diye sordum şaşkınlığımı gizlemeyerek.

"Senin buraya neden geldiğini anlamadım mı sandın?" diyerek tekrar bana kılıç salladı. Bense aynı gemide olduğum kişiye şaşkınlıkla bakıp darbelerinden ustalıkla kaçıyordum.

"Ne için gelmişim? Ayrıca şu lanet olası kılıcını sallamayı keserek konuşur musun?" dedim en son sinirle yüksek çıkan sesimle. Durdu ve nefes nefese kılıcı bıraktı. Aynısını benden de istiyormuş gibi bakınca bende kılıcımı yana bıraktım.

"Ne için geldiğin belli. Kime çalışıyorsun?"

"Ne dememi bekliyorsun Tanrıya mı?" dedim alayla.

"Bir daha sormayacağım."

"Bu krallığa çalışıyorum. Sence başka bir şey olsaydı bu saçma yerde onca şey yaşadıktan sonra sabahtan akşama kadar onları mı öldürürdüm?" dedim yandaki cesetleri göstererek.

"Doğru ikna için güzel bir yöntem. Ama beni kandıramazsın."

"Ben arkanızdan iş mi çevirdim de bilmiyorum?" dediğimde kafasını gülerek iki yana salladı ve kılıcını alıp bana doğrulttu. Ben de vakit kaybetmeden kılıcımı almaya çalıştım fakat kılıcın sapını kavradığımda dizime gelen kılıç darbesiyle düştüm. Kılıcımı alıp kendime dayanak yaptım. Ayağa kalktığımda kılıcı dayanak yapmak için toprağa tüm nefretimle vurdum. Vurur vurmaz aklımın alamayacağı bir şey oldu. Toprak sanki bana itaat ediyormuşçasına sallandı ve Diana'yı düşürdü. Sorgulamadım. Bir an bile olsa. Sanki şuan bunları ruhumdaki başka biri yapıyordu. Bir rüyada gibiydim engel olamadan, sorgulamadan gidiyordum. Ardından Diana'nın başında durdum ve ona az önce bana baktığından daha büyük bir öfkeyle baktım.

"Sen cidden o sun." Ne anlatmak istediğini soracakken kılıcımı istem dışı bir kez daha yere vurdum. Bu sefer etrafımdaki kırmızı dalga hızla yayıldı ve Diana'yı buldu. Gözleri kocaman açarken ölümü izledi. O dalga onun karnında keskin bir yarık ve yanık bıraktı. Ardından sanki olanların daha yeni farkına varmış gibi Diana'nın cesedine baktım. Ben az önce ne yapmıştım? Bunları yapmamı sağlayan güç neyin nesiydi böyle?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.