Lyra maskeye bakakaldı.
Parmakları istemsizce titriyordu.
Maskenin iç kısmına kazınmış tek kelime zihninde yankılanıyordu.
Prenses.
Bu bir tehdit miydi?
Bir uyarı mıydı?
Yoksa çok daha kötü bir şey mi?
"Bu da ne demek oluyor?"
Rowan maskeyi eline aldı.
Yüzündeki ifade bir anda değişmişti.
Lyra bunu son zamanlarda sık sık fark ediyordu.
Ne zaman bu gizemli olaylarla ilgili bir şey ortaya çıksa Rowan'ın yüzü sertleşiyordu.
Sanki geçmişinden bir hayalet geri dönüyordu.
"Rowan."
Genç adam cevap vermedi.
"Artık bana gerçeği anlatman gerekiyor."
Sessizlik.
Uzun bir sessizlik.
Kütüphanenin eski duvarları arasında yalnızca nefes alışverişleri duyuluyordu.
Sonunda Rowan gözlerini kapattı.
Ve ilk kez maskesini indirmeye karar vermiş gibi görünüyordu.
"Bu sembolü daha önce gördüm."
Lyra dikkat kesildi.
"Nerede?"
"Yıllar önce."
"Ne zaman?"
Rowan birkaç saniye sustu.
Sonra çok yavaş konuştu.
"Soytarı olmadan önce."
Lyra'nın gözleri büyüdü.
Çünkü Rowan ilk kez geçmişinden bahsediyordu.
Çocukluğundan beri sarayda yaşayan Rowan hakkında kimse bir şey bilmiyordu.
Nereden geldiğini.
Ailesini.
Gerçek adını.
Hiç kimse.
Sanki bir gün aniden ortaya çıkmıştı.
Ve şimdi ilk kez bu sessizlik bozuluyordu.
"Ben burada doğmadım."
Lyra onu dikkatle dinliyordu.
"On iki yaşımdayken ailem öldürüldü."
Lyra'nın nefesi kesildi.
Rowan bunu söylerken yüzünde hiçbir duygu yoktu.
Belki de o acıyı çok uzun zaman önce yaşamıştı.
"Kim öldürdü?"
Genç adamın çenesi gerildi.
"Bilmiyorum."
Bu kez yalan söylemiyordu.
"Fakat katillerin üzerinde aynı işaret vardı."
Maskeyi havaya kaldırdı.
"Siyah gülümseyen maske."
Lyra'nın boğazı düğümlendi.
"Sonra ne oldu?"
"Kaçtım."
İlk kez gözlerinde acı belirmişti.
"Uzun süre saklandım."
"Ve sonra saraya geldin."
"Hayır."
Rowan hafifçe güldü.
Ama bu gülümseme mutlu değildi.
"Önce aç kaldım."
Lyra sustu.
"Sonra hırsızlık yaptım."
"Ne?"
"Hayatta kalmaya çalışıyordum."
"Sen mi?"
"Şaşırdınız mı?"
Lyra istemeden başını salladı.
Rowan'ın dudakları hafifçe kıvrıldı.
"Ben de zamanında çok uslu biri değildim."
İkisi de kısa süreliğine gülümsedi.
Ancak bu sıcaklık uzun sürmedi.
Çünkü tehlike hâlâ üzerlerindeydi.
Akşam olduğunda Lyra odasına döndü.
Fakat zihni Rowan'ın anlattıklarıyla doluydu.
İlk kez onun yalnızca bir soytarı olmadığını anlamaya başlamıştı.
Maskesinin ardında yaralı bir çocuk saklanıyordu.
Ve o çocuk hâlâ geçmişinin peşindeydi.
Pencereden dışarı baktı.
Gökyüzü kapalıydı.
Kara bulutlar sarayın üzerinde toplanıyordu.
Sanki gerçekten bir fırtına yaklaşıyordu.
Tam o sırada kapısı çaldı.
Lyra irkildi.
"Kim o?"
"Benim."
Alaric.
Genç kız birkaç saniye tereddüt etti.
Sonra kapıyı açtı.
Prens Alaric hâlâ yaralı görünüyordu.
Omzundaki sargı ceketinin altından belli oluyordu.
"Rahatsız mı ettim?"
"Hayır."
Alaric içeri girdi.
Yüzü her zamankinden daha ciddiydi.
"Size bir şey söylemem gerekiyor."
Lyra'nın kalbi hızlandı.
"Nedir?"
Prens odanın kapısını kapattı.
Sonra sessizce konuştu.
"Bana saldıran kişiyi gördüm."
Lyra nefesini tuttu.
"Kimdi?"
Alaric'in yüzü soldu.
"Sorun şu ki..."
Sesi alçaldı.
"Size inanmayacaksınız."
"Deneyin."
Prens birkaç saniye boyunca ona baktı.
Sonra fısıldadı:
"Saldıran kişi sarayın muhafızlarından biri değildi."
"O zaman kimdi?"
Alaric'in gözlerinde korku vardı.
Gerçek korku.
"Öldüğünü sandığım biriydi."
Lyra'nın kalbi hızlandı.
"Kim?"
Prens cevap vermeden önce derin bir nefes aldı.
Ve söylediği isim, genç kızın bütün dünyasını altüst etti.
"Veliaht Prens Adrian."
Lyra'nın yüzündeki renk çekildi.
Bu imkânsızdı.
Çünkü Adrian...
On yıl önce ölmüştü.
Ya da herkes öyle sanıyordu...