Lyra birkaç saniye boyunca konuşamadı.
Sadece Alaric'e baktı.
Sanki biraz önce duyduğu sözleri yanlış anlamıştı.
"Ne dedin sen?"
Alaric gözlerini kaçırdı.
"Veliaht Prens Adrian'ı gördüm."
"Bu imkânsız."
"Evet."
"Adrian öldü."
"Ben de öyle sanıyordum."
Odada ağır bir sessizlik oluştu.
Lyra'nın aklı karışmıştı.
Adrian...
Babasının ilk oğluydu.
Tahtın gerçek varisi.
On yıl önce gerçekleşen trajik bir av kazasında hayatını kaybetmişti.
En azından herkese anlatılan buydu.
O zaman Lyra henüz sekiz yaşındaydı.
O günü hâlâ hatırlıyordu.
Saray yas içindeydi.
Babası günlerce odasından çıkmamıştı.
Kimse Adrian'ın adını bile anmak istemiyordu.
Ve şimdi...
Birisi onun geri döndüğünü söylüyordu.
"Onu gerçekten gördüğünden emin misin?"
Alaric tereddüt etmedi.
"Eminim."
"Belki ona benzeyen biridir."
"Hayır."
Prens başını salladı.
"Gözlerini gördüm."
Lyra'nın içi ürperdi.
"Ve o gözleri unutmak mümkün değil."
Alaric gittikten sonra Lyra doğruca Rowan'ı aramaya karar verdi.
Bu bilgiyi yalnız başına taşıyamazdı.
Koridorlarda hızlı adımlarla ilerledi.
Gece olmuştu.
Sarayın büyük bölümü sessizdi.
Mumların titrek ışıkları taş duvarlara vuruyordu.
Sonunda Rowan'ı eski avluda buldu.
Her zamanki gibi yalnızdı.
Taş çeşmenin yanında oturuyordu.
Elinde küçük bir bıçak vardı.
Bir dal parçasını yontuyordu.
Lyra yaklaşınca başını kaldırdı.
"Prenses."
"Konuşmamız lazım."
Rowan yüzündeki ifadeden işin ciddi olduğunu anlamıştı.
Ayağa kalktı.
"Neler oldu?"
Lyra derin bir nefes aldı.
Sonra her şeyi anlattı.
Alaric'in söylediklerini.
Adrian'ın adını.
Yaşadığı şoku.
Konuşma bittikten sonra Rowan'ın yüzü bembeyaz olmuştu.
Bu kez gerçekten.
"Bu kötü."
Lyra sinirlendi.
"Son günlerde duyduğum her şey kötü zaten."
Rowan gülmedi.
Bu da durumu daha korkutucu yapıyordu.
"Hayır."
Sesi alışılmadık kadar ciddiydi.
"Bu düşündüğünüzden çok daha kötü."
"Neden?"
Genç adam birkaç saniye sustu.
Sonra ilk kez korkutucu görünen bir ifade takındı.
"Çünkü Adrian'ın cesedini ben gördüm."
Lyra'nın nefesi kesildi.
"Ne?"
"Evet."
"Nasıl?"
"Yıllar önce."
Rowan gözlerini yere indirdi.
"Öldüğünde oradaydım."
Lyra'nın kalbi hızla çarpmaya başladı.
Bir soru diğerini doğuruyordu.
"Oradaydın mı?"
"Evet."
"O zaman neden..."
Cümlesini tamamlayamadı.
Çünkü ilk kez fark etmişti.
Rowan'ın anlattığı geçmişte büyük boşluklar vardı.
Çok büyük boşluklar.
Tam konuşmaya devam edecekleri sırada sarayın çanları çalmaya başladı.
Bir kez.
İki kez.
Üç kez.
Gece yarısı alarmı.
İkisi de aynı anda dönüp saraya baktı.
Pencerelerde ışıklar yanıyordu.
Muhafızlar koşuşturuyordu.
Bir şey olmuştu.
Ve iyi bir şey değildi.
Rowan küfür etti.
"Hayır..."
"Ne oluyor?"
"Birileri yine harekete geçti."
İkisi birlikte saraya koşmaya başladı.
Koridorlar kaos içindeydi.
Hizmetçiler ağlıyor, muhafızlar emirler veriyordu.
Lyra ilk gördüğü askeri durdurdu.
"Ne oldu?"
Adamın yüzü solgundu.
"Majesteleri..."
Lyra'nın kalbi sıkıştı.
"Babama ne oldu?"
Muhafız yutkundu.
"Odasında saldırıya uğradı."
Bir anlığına dünya durmuş gibi hissettirdi.
"Hayatta mı?"
"Evet."
Adam nefes nefese kalmıştı.
"Ama saldırgan kaçtı."
Rowan'ın çenesi gerildi.
"Kimse onu görmedi mi?"
Muhafız başını salladı.
"Bir kişi gördüğünü söyledi."
"Kim?"
"Saray hizmetçilerinden biri."
"Ne gördüğünü söyledi?"
Muhafızın yüzü gerildi.
Sonra çok yavaş konuştu.
"Saldırganın yüzünde gülümseyen siyah bir maske vardı."
Lyra ile Rowan göz göze geldi.
İkisi de aynı şeyi düşünüyordu.
Maskeli kişi yeniden ortaya çıkmıştı.
Fakat bu kez hedef yalnızca Lyra değildi.
Kral da hedef alınmıştı.
Bu artık kişisel bir mesele olmaktan çıkıyordu.
Birileri krallığın tamamını sarsmaya çalışıyordu.
Tam o sırada koridorun diğer ucundan bir çığlık yükseldi.
Herkes dönüp baktı.
Yaşlı bir hizmetçi yere çökmüştü.
Titreyen eliyle yukarıyı gösteriyordu.
"Orada..."
Muhafızlar koştu.
Lyra da peşlerinden gitti.
Koridorun sonundaki duvarda bir şey vardı.
Kanla yazılmış tek bir cümle.
Büyük harflerle.
"VELİAHT PRENS GERİ DÖNDÜ."
Ve cümlenin hemen altında...
Tahtın sembolü çizilmişti.
Kanla...