"Hoş geldin... Majesteleri."
Yaşlı adamın sesi koridorun taş duvarlarında yankılandı.
Lyra şaşkınlıkla arkasına baktı.
"Ben mi?"
Adam yavaşça başını salladı.
"Evet."
"Bir yanlışlık olmalı."
"Hayır."
Adam ağır adımlarla onlara yaklaştı.
Yılların yorgunluğu omuzlarına çökmüştü.
Beyaz saçları omzuna kadar uzanıyordu.
Elindeki bastonun her yere vuruşunda koridorda tok bir ses yükseliyordu.
Adrian, adamı görür görmez dizlerinin üzerine çöktü.
"Büyük Üstat..."
Rowan kaşlarını çattı.
"Onu tanıyor musun?"
Adrian başını kaldırdı.
"Tanıyorum."
"Sizi de tanıyor."
Yaşlı adam hafifçe gülümsedi.
"Sizleri yıllardır bekliyorum."
Lyra hâlâ hiçbir şey anlamıyordu.
"Kimsiniz siz?"
Adam bastonunu yere bıraktı.
"Elias."
"Kraliyet tarihçisi."
Adrian söze girdi.
"Son yaşayan tarihçi."
Elias başını salladı.
"Ve son tanık."
Bu söz herkesin dikkatini çekti.
"Tanık mı?"
"Yirmi yıl önce yaşanan geceye."
Salonun ortasına doğru yürüdüler.
Elias, tozlu bir masanın üzerindeki eski haritayı açtı.
Haritanın ortasında Aurelia Krallığı vardı.
Fakat çevresinde dört farklı arma çizilmişti.
"Krallık hiçbir zaman tek aile tarafından yönetilmedi."
Lyra dikkatle dinliyordu.
"Dört büyük aile vardı."
"Valerian."
"Blackwood."
"Ravencrest."
"Ve Ashbourne."
Rowan şaşkınlıkla haritaya baktı.
"Blackwood..."
Elias ona döndü.
"Evet."
"Ailen yalnızca bir soylu aile değildi."
"Kraliyetin koruyucusuydu."
"Koruyucu mu?"
Elias başını salladı.
"Her kralın yanında bir Blackwood bulunurdu."
"Onların görevi..."
"...tahtı değil..."
"...tahtın sahibini korumaktı."
Lyra istemsizce Rowan'a baktı.
Rowan da ona bakıyordu.
İkisi de aynı şeyi düşünmüştü.
Bu yüzden mi Rowan sürekli onu koruyordu?
Tesadüf değildi.
Yoksa...
Kader miydi?
Tam o sırada Elias cübbesinin içinden eski bir parşömen çıkardı.
Üzerinde dört mühür vardı.
Parşömeni dikkatlice açtı.
"Bu belge yalnızca gerçek varislerin önünde okunabilir."
Adrian derin bir nefes aldı.
"Eğer burada yazan doğruysa..."
Elias sözünü tamamladı.
"...krallığın kaderi bugün değişecek."
Yaşlı adam okumaya başladı.
"Taht yalnızca Valerian kanıyla değil..."
"Blackwood sadakatiyle..."
"Ravencrest bilgeliğiyle..."
"Ve Ashbourne cesaretiyle ayakta kalacaktır."
Lyra'nın kalbi hızlandı.
"Yani..."
Elias başını kaldırdı.
"Tek başına hiçbir kral hükmedemez."
Bir anda koridorun derinliklerinden metal sesi yükseldi.
Tak...
Tak...
Tak...
Ağır zırhlı birileri yürüyordu.
Adımlar giderek yaklaşıyordu.
Alaric kılıcını çekti.
"Yine mi?"
Adrian feneri söndürdü.
"Herkes sessiz olsun."
Koridor karanlığa gömüldü.
Sadece yaklaşan ayak sesleri duyuluyordu.
Bir...
İki...
Üç kişi...
Hayır.
Daha fazla.
Gölgelerin arasından siyah zırhlı askerler çıktı.
Fakat bunlar saray muhafızlarına benzemiyordu.
Zırhlarının göğsünde gümüş kuzgun arması vardı.
Elias'ın yüzü bembeyaz kesildi.
"İmkânsız..."
Lyra fısıldadı.
"Kim bunlar?"
Yaşlı adam yutkundu.
"Sessiz Muhafızlar."
"Onlar iki yüz yıl önce yok edildi."
Askerler tek kelime etmeden durdular.
Sonra iki yana açıldılar.
Arkalarından uzun siyah pelerinli biri yürüdü.
Yüzünde maske yoktu.
Uzun siyah saçları omuzlarına dökülüyordu.
Keskin gri gözleri tek tek herkesi süzdü.
Sonunda bakışları Rowan'da durdu.
İnce bir tebessüm etti.
"Demek sonunda seni buldular."
Rowan kaşlarını çattı.
"Sen kimsin?"
Kadın cevap vermedi.
Yavaşça elini kaldırdı.
Parmağındaki yüzük mum ışığında parladı.
Yüzüğün üzerindeki arma...
Blackwood armasıydı.
Rowan'ın nefesi kesildi.
Kadın sonunda konuştu.
"Ben..."
Bir an sustu.
"...senin ablanım."
Ve o anda Elias'ın bastonu elinden düştü.
Çünkü bu isim, tarihte yıllar önce öldüğü yazılan kişiye aitti.
Lillian Blackwood.