"Biz... dört kardeştik."
Adrian'ın sesi taş duvarlarda yankılandı.
Kimse konuşamadı.
Lyra'nın zihni durmuş gibiydi.
"Dört..."
Sesi titriyordu.
"Bu imkânsız."
Adrian gözlerini tablodan ayırmadı.
"Ben de yıllarca öyle sandım."
Parmaklarını silinmiş çocuğun yüzünün bulunduğu yere götürdü.
"Biri onu tarihten sildi."
"Kim?"
Adrian yavaşça başını salladı.
"Bilmiyorum."
"Ama hatırlıyorum."
"Çok küçük bir çocuğumuz daha vardı."
Lyra istemsizce boynundaki kolyeye dokundu.
"Adı neydi?"
Adrian gözlerini kapattı.
Dakikalar gibi gelen birkaç saniye geçti.
Sonunda fısıldadı.
"...Hatırlayamıyorum."
Koridorun sonunda eski bir kapı vardı.
Kapının üzerinde tek bir cümle yazıyordu.
"Geçmişini öğrenmek isteyen, önce korkusuyla yüzleşmelidir."
Kapının ortasında dört yuva bulunuyordu.
Her biri avuç içi büyüklüğündeydi.
Adrian dikkatlice inceledi.
"Bunlar anahtar değil."
"O hâlde?"
"Madalyon."
Herkes aynı anda Lyra'nın boynundaki kolyeye baktı.
Genç kız kolyeyi çıkardı.
Yarım ay şeklindeki madalyonu ilk yuvaya yerleştirdi.
Tık.
Kapının bir bölümü açıldı.
Fakat diğer üç yuva hâlâ boştu.
"O zaman üç parça daha var."
Rowan düşünceli bir şekilde konuştu.
"Ve büyük ihtimalle onları bulmadan bu kapı açılmayacak."
Tam geri dönecekleri sırada bir ses duyuldu.
Alkış sesi.
Yavaş.
Sakin.
Alaycı.
"Beklediğimden hızlı ilerliyorsunuz."
Lord Cassian karanlığın içinden çıktı.
Bu kez yalnız değildi.
Arkasında siyah pelerinli altı kişi vardı.
Hepsinin yüzünde aynı gülen maske vardı.
Lyra kılıcını çekti.
"Bu sefer kaçmayacağım."
Cassian hafifçe gülümsedi.
"Senin cesaretin hep anneninkine benziyor."
Lyra'nın gözleri öfkeyle parladı.
"Benim annem hakkında konuşma."
Cassian birkaç saniye sustu.
Sonra beklenmedik şekilde iç çekti.
"Keşke gerçeği bilseydin."
Hiç kimsenin beklemediği anda maskeli kişiler saldırdı.
Koridor bir anda savaş alanına döndü.
Çelik sesleri taş duvarlarda yankılandı.
Alaric iki muhafızla aynı anda çarpışıyordu.
Adrian, dar koridorun avantajını kullanarak düşmanları geri püskürtüyordu.
Rowan ise doğrudan Cassian'a yöneldi.
Kılıçlar ilk kez birbirine çarptı.
Cassian yaşına rağmen inanılmaz hızlıydı.
"Demek sonunda büyüdün."
Rowan dişlerini sıktı.
"Babamı neden öldürdün?"
Cassian'ın bakışları değişti.
"Ben öldürmedim."
"Yalan!"
Bir darbe daha...
Bir kıvılcım daha...
Rowan bütün öfkesiyle saldırıyordu.
Ama Cassian yalnızca savunuyordu.
Sanki onu öldürmek istemiyordu.
Lyra, tam bir muhafızın saldırısından kurtulmuştu ki arkasında bir gölge belirdi.
Dönmeye fırsat bulamadan bir hançer boynuna dayandı.
"Silahını bırak."
Maskeli adam fısıldıyordu.
Lyra nefesini tuttu.
Tam kılıcını bırakacakken...
Bir bıçak havada döndü.
Adamın koluna saplandı.
Hançer yere düştü.
Maskeli adam acıyla bağırdı.
Lyra arkasını döndüğünde Rowan'ı gördü.
"Nasılsın?"
"Neden..."
Rowan omzunu silkti.
"Sana söz verdim."
"Ne sözü?"
"Hayatta kalacağına dair."
O an Lyra'nın kalbi hiç olmadığı kadar hızlı attı.
Savaş birkaç dakika daha sürdü.
Sonunda Cassian geri çekildi.
"Bugünlük bu kadar."
Maskeli adamlar birer birer geri çekilirken Cassian son kez Lyra'ya baktı.
"Yirmi beşinci gece yaklaşıyor."
Lyra kaşlarını çattı.
"Ne demek istiyorsun?"
Cassian gülümsedi.
"Son perde."
Sonra karanlığın içinde kayboldu.
Koridorda yeniden sessizlik hâkim oldu.
Yalnızca nefes sesleri duyuluyordu.
Alaric omzundaki yaraya bastırıyordu.
Adrian duvara yaslanmıştı.
Rowan ise yerde duran maskelerden birini aldı.
Maskenin iç kısmına kazınmış küçük bir yazı dikkatini çekti.
Mum ışığına tuttu.
Ve satırları okudu.
"Ay tutulmasının yaşanacağı yirmi beşinci gecede, gerçek kral taç giyecek."
Lyra maskeyi Rowan'ın elinden aldı.
"Yirmi beşinci gece..."
Adrian'ın yüzü ciddileşti.
"Demek bütün plan bunun için."
"Ne planı?"
Adrian derin bir nefes verdi.
"Tahtı ele geçirmek."
Tam o sırada koridorun sonundaki kapı kendiliğinden hafifçe aralandı.
İçeriden soğuk bir rüzgâr esti.
Ve karanlığın içinden yaşlı bir adamın sesi duyuldu.
"Geç kaldınız..."
Herkes aynı anda o yöne döndü.
Kapının eşiğinde, yıpranmış kraliyet kıyafetleri içinde yaşlı bir adam duruyordu.
Yüzü yılların izleriyle doluydu.
Ama başındaki altın taç hâlâ parlıyordu.
Adam yavaşça başını kaldırdı.
Gözleri doğrudan Lyra'ya çevrildi.
"Hoş geldin..."
Bir an durdu.
"...Majesteleri."