GÜLEN MASKENİN ARDINDA
Rowan'ın eli titriyordu.
Yıllardır hiçbir şey onu bu kadar sarsmamıştı.
Sandığın içindeki sararmış zarfı yavaşça eline aldı.
Mührü hâlâ bozulmamıştı.
Koyu siyah balmumunun üzerine işlenmiş arma, çocukluğundan beri zihnine kazınan armaydı.
Kanatlarını açmış bir kuzgun...
Altında ise tek bir kelime vardı.
Blackwood.
Lyra sessizce yanına geldi.
"İyi misin?"
Rowan cevap veremedi.
Bakışları mektuptan ayrılmıyordu.
"Babam..."
Sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.
"Bu onun mührü."
Annesi gözlerini kapattı.
"Onu aç."
"Ya içinde yazanları okumaya hazır değilsem?"
Kadın ilk kez oğlunun yanağına dokundu.
"Gerçek hiçbir zaman hazır olduğumuzda gelmez."
Salon yeniden sessizliğe gömüldü.
Rowan derin bir nefes aldı.
Sonra balmumunu kırdı.
---
Mektubun ilk satırını okuduğu anda yüzü değişti.
Dudakları aralandı.
Sanki nefes almayı unutmuştu.
Lyra dayanamadı.
"Ne yazıyor?"
Rowan cevap vermedi.
Sadece okumaya devam etti.
Mektupta şöyle yazıyordu:
"Eğer bu mektubu okuyorsan, oğlum... Ben çoktan ölmüş olacağım."
"Öncelikle bilmeni isterim ki annen seni asla terk etmedi."
"Biz seni kurtarmaya çalıştık."
"Çünkü sen sıradan bir çocuk değilsin."
Rowan'ın gözleri satırlarda dolaşırken boğazı düğümlendi.
"Sana verilen isim gerçek ismin değil."
"Ve sana anlatılan hayat, gerçek hayatın değil."
---
"Hayır..."
Rowan istemsizce geri çekildi.
Mektup elinden düşecekti ki Lyra onu tuttu.
"Devamını oku."
Genç adam derin bir nefes aldı.
"Gerçek adın Rowan değildir."
"Sen..."
Satırın devamını okuduğu anda gözbebekleri büyüdü.
"İmkânsız..."
Alaric sabırsızlandı.
"Ne yazıyor?"
Rowan başını kaldırdı.
Sesinde duyulmamış bir şaşkınlık vardı.
"Ben..."
"...Blackwood ailesinin oğlu değilmişim."
Salon buz kesti.
---
Annesi yavaşça başını eğdi.
"Üzgünüm."
Rowan öfkeyle ona döndü.
"Sen biliyor muydun?"
Kadın gözlerinden süzülen yaşları silmedi.
"Evet."
"Neden söylemedin?"
"Seni korumak için."
"Beni yalanlarla mı korudun?"
Kadın cevap veremedi.
Çünkü Rowan haklıydı.
Yıllarca ona yalan söylemişti.
---
Adrian sessizce mektubu aldı.
Son satırları okumaya başladı.
Bir anda yüzündeki ifade değişti.
"Burada başka bir isim daha var."
Rowan hızla ona döndü.
"Kimin?"
Adrian'ın sesi alçaldı.
"Lyra'nın."
Lyra şaşkınlıkla mektuba baktı.
"Benim mi?"
Adrian satırı yüksek sesle okudu.
"Bir gün Valerian Hanedanı'nın son prensesiyle yolların kesişecek."
"Ona güven."
"Çünkü kaderiniz birbirine mühürlendi."
Lyra'nın kalbi hızlandı.
Rowan ise olduğu yerde dondu.
İkisi de istemsizce birbirlerine baktılar.
Bu yalnızca bir tesadüf olamazdı.
---
Tam o sırada salonun bir köşesinden taşların sürtünme sesi geldi.
Herkes aynı anda döndü.
Az önce kapalı olan duvarlardan biri yavaşça açılıyordu.
İçeriden soğuk bir rüzgâr esti.
Dar ve uzun bir koridor ortaya çıktı.
Koridorun sonunda tek bir ışık yanıyordu.
Adrian fısıldadı.
"Burayı daha önce hiç görmedim."
Rowan mektubu dikkatlice cebine koydu.
"Gidiyoruz."
---
Koridor daraldıkça hava ağırlaşıyordu.
Duvarlarda yüzlerce eski tablo asılıydı.
Her tabloda farklı bir kral...
Farklı bir kraliçe...
Farklı bir savaş...
Lyra yürürken bir tablonun önünde durdu.
Tabloda genç bir kadın vardı.
Kadının gözleri...
Tıpkı kendisininki gibi maviydi.
Altında şu yazıyordu:
Kraliçe Elena Valerian
Lyra'nın nefesi kesildi.
"Bu..."
Kadın, az önce maskesini çıkarıp "Ben senin annenim." diyen kişiye tıpatıp benziyordu.
Tam bunu söyleyecekti ki Rowan'ın sesi duyuldu.
"Lyra..."
Genç kız arkasını döndü.
"Ne oldu?"
Rowan karşı duvardaki son tabloyu işaret ediyordu.
Lyra yavaşça ona doğru yürüdü.
Tablonun üzerindeki tozu eliyle sildi.
Ve gördüğü isim karşısında donup kaldı.
Kral Arthur Valerian, Kraliçe Elena Valerian ve Veliaht Prens Adrian.
Resimde üç kişi vardı.
Ama en sağ köşede, gölgelerin arasında silik bir çocuk daha çizilmişti.
Yaklaşık altı yaşlarında...
Yüzü yarım bırakılmıştı.
Sanki biri özellikle kazımıştı.
Yalnızca boynundaki yarım ay kolyesi seçilebiliyordu.
Lyra istemsizce boynundaki kolyeye dokundu.
Aynı kolye...
Aynı şekil...
Aynı taş...
Adrian yavaşça tabloya yaklaştı.
Parmaklarını silik çocuğun üzerine koydu.
Sonra boğuk bir sesle konuştu.
"Hatırlıyorum..."
Herkes ona döndü.
Adrian'ın gözleri dolmuştu.
"Biz..."
Bir an durdu.
"...dört kardeştik."
Odadaki hava bir anda buz gibi oldu.
Çünkü bu cümle, şimdiye kadar bildikleri bütün aile tarihini yeniden yazıyordu.