Salonun içindeki sessizlik boğucu hâle gelmişti.
Lyra, eski kitabın sayfalarına boş gözlerle bakıyordu.
Parmaklarının arasında tuttuğu sararmış kâğıtlar hafifçe titriyordu.
Üç yüz yıl önce yazıldığı söylenen bir kitapta...
Kendi adı yazıyordu.
Bu mümkün değildi.
"Bu bir oyun."
Sesi çatallandı.
"Biri bunu sonradan yazmış olmalı."
Adrian yavaşça başını salladı.
"Bu mürekkep en az üç yüz yıllık."
"Hayır..."
Lyra birkaç adım geri çekildi.
"Ben bir kehanetin parçası olamam."
Rowan sessizce kitabı elinden aldı.
Sayfaları dikkatlice incelemeye başladı.
Annesinin ona çocukken öğrettiği eski dili yavaş yavaş çözüyordu.
Bir süre sonra kaşları çatıldı.
"Burada devamı da var."
Herkes ona döndü.
"Neler yazıyor?"
Rowan derin bir nefes aldı ve okumaya başladı.
"Kuzgun yeniden kanat çırptığında, gülen maskenin ardındaki kişi gerçeği koruyacaktır. Son prenses seçim yaptığında krallığın kaderi değişecektir. Kan bağı değil, sadakat tahta hükmedecektir."
Lyra'nın kalbi hızlandı.
"Gülen maske..."
İlk kez bu sözleri yüksek sesle söyledi.
Sonra yavaşça Rowan'a döndü.
İkisi de aynı şeyi düşünüyordu.
"Bu..."
"Evet."
Adrian söze girdi.
"Kitabın bahsettiği kişi büyük ihtimalle Rowan."
Rowan başını sertçe iki yana salladı.
"Hayır."
"Bütün bu olanların benimle ilgisi olamaz."
Annesi ona yaklaştı.
"Oluyor, Rowan."
Kadının sesi ilk kez bu kadar yumuşaktı.
"Doğduğun gün bunu öğrendik."
Rowan şaşkınlıkla annesine baktı.
"Ne öğrendiniz?"
Kadın gözlerini kaçırdı.
"Bu yüzden seni yıllarca sakladım."
"O yüzden mi öldüğünü sandım?"
Kadın cevap veremedi.
Sessizliği, verdiği en açık cevaptı.
Tam o sırada salonun zemininden hafif bir sarsıntı geçti.
Taş sütunlardan biri çatladı.
Tavandan ince kum taneleri dökülmeye başladı.
Adrian yukarı baktı.
"Çabuk olmalıyız."
"Neden?"
"Mühür çözülüyor."
Alaric kılıcını daha sıkı kavradı.
"Buraya girebilirler mi?"
"Evet."
"Ama birkaç dakika daha var."
Lyra tekrar kitaba baktı.
Sayfaları çevirirken eski bir harita yere düştü.
Parşömen yılların etkisiyle sararmıştı.
Ortasında Aurelia Krallığı'nın çizimi vardı.
Ancak bu, Lyra'nın bildiği haritaya benzemiyordu.
Krallığın kuzeyinde bugün olmayan büyük bir şehir işaretlenmişti.
Şehrin adı tek kelimeydi.
Noctis.
"Ben bu ismi hiç duymadım."
Adrian haritaya eğildi.
"Çünkü o şehir tarihten silindi."
"Neden?"
"Çünkü orası..."
Cümlesini tamamlayamadan sustu.
Haritanın arkasında başka bir yazı fark etmişti.
Parşömeni çevirdi.
Eski dilde yalnızca bir cümle yazıyordu.
'Gerçek, aynaların altında uyuyor.'
"Aynalar..."
Lyra kendi kendine mırıldandı.
Bu kelime ona tanıdık gelmişti.
Bir anda çocukluğu gözlerinin önüne geldi.
Yedi yaşındayken...
Sarayın yasaklanan batı kanadına gizlice girmişti.
Orada devasa, kırık bir ayna görmüştü.
Tam yaklaşacakken babası onu sertçe kolundan tutmuştu.
Hayatında ilk kez o gün babasının bağırdığını hatırlıyordu.
"O odaya bir daha asla girmeyeceksin!"
O anın nedenini hiç anlamamıştı.
Şimdi ise...
Belki de cevabı biliyordu.
"Batı Kanadı..."
Herkes ona döndü.
"Ne dedin?"
"Sarayın Batı Kanadı."
Lyra heyecanla konuşmaya başladı.
"Çocukken orada büyük bir ayna görmüştüm."
Adrian'ın gözleri büyüdü.
"Emin misin?"
"Evet."
Rowan dikkatle Lyra'ya baktı.
"O oda yıllardır kilitli."
"İşte bu yüzden."
Adrian haritayı dikkatlice katladı.
"Bir sonraki durağımız orası."
Tam o sırada salonun girişindeki mühür büyük bir gürültüyle çatladı.
Mavi ışıklar birer birer sönmeye başladı.
Ardından...
Demir kapının arkasından tanıdık bir ses duyuldu.
Lord Cassian.
"Soğuk taşların arasında sonsuza kadar saklanabileceğinizi mi sandınız?"
Ardından metalin sürtünme sesi geldi.
Kapı yavaş yavaş açılmaya başladı.
İçeriye ilk giren muhafız değildi.
Uzun siyah pelerinli bir kadın ağır adımlarla salona girdi.
Yüzünde beyaz porselen bir maske vardı.
Maskenin sağ tarafında ince bir çatlak uzanıyordu.
Kadın sessizce elini kaldırdı.
Arkasındaki bütün muhafızlar diz çöktü.
Lord Cassian bile başını eğdi.
Lyra'nın içini açıklayamadığı bir korku kapladı.
Kadın yavaşça maskesini çıkardı.
Uzun siyah saçları omuzlarına döküldü.
Keskin gri gözleri doğrudan Lyra'ya çevrildi.
Dudaklarında soğuk bir gülümseme belirdi.
"Yıllar sonra sonunda karşılaştık..."
Lyra onu hayatında ilk kez görüyordu.
Ama kadın onu adıyla seslendi.
"Hoş geldin, Lyra."
Sonra tek bir cümle söyledi.
Ve o cümle, Lyra'nın dizlerinin bağı çözülmesine yetti.
"Ben senin annenim..."