Demir kapı bir kez daha sarsıldı.
Bu kez daha güçlü.
Taş duvarlar titredi.
Tavandan ince tozlar döküldü.
Lyra'nın kalbi göğsüne vuruyordu.
Aşağıdaki muhafızların sesleri kulenin içine kadar ulaşıyordu.
"Kapıyı kırın!"
"Kimse kaçmasın!"
Lord Cassian'ın sesi diğerlerinin arasından sıyrılıyordu.
Sakin.
Emredici.
Tehlikeli.
Yıllardır sarayın en güvenilir danışmanlarından biri olarak görülen adam artık saklanmıyordu.
Maskesi düşmüştü.
Ve bu durum Lyra'yı düşündüğünden daha çok sarsıyordu.
Çünkü çocukluğundan beri onu tanıyordu.
Ya da tanıdığını sanıyordu.
Rowan hızla pencereye yöneldi.
Aşağı baktı.
Sonra küfür etti.
"En az yirmi muhafız var."
Alaric de pencereye yaklaştı.
"Yirmiden fazla."
"Harika."
"Bu senin için harika mı demek oluyor?"
"Hayır."
Rowan derin nefes verdi.
"Öleceğiz demek oluyor."
Böyle bir anda bile şaka yapabilmesi Lyra'nın istemsizce gülümsemesine neden oldu.
Sadece bir saniyeliğine.
Sonra gerçeklik geri döndü.
"Başka çıkış var mı?"
Alaric kuleyi inceliyordu.
Rowan'ın annesi başını salladı.
"Bir tane."
Herkes ona döndü.
"Eski geçit."
"Ne geçidi?"
Kadın pencerenin yanındaki taş duvara yaklaştı.
Elini belirli bir noktaya bastırdı.
Taşlardan biri içeri çöktü.
Ardından bütün duvar titremeye başladı.
Lyra şaşkınlıkla geri çekildi.
Yavaşça açılan gizli bir kapı ortaya çıktı.
Karanlık bir tünel.
Yüzyıllardır kullanılmamış gibiydi.
"Bu kuleyi eski saraya bağlayan geçit."
Rowan kaşlarını kaldırdı.
"Ve bunu şimdi mi söylüyorsun?"
"Hiç sormadın."
Kapı bir kez daha sarsıldı.
Bu kez çatladı.
Muhafızlar içeri girmeye yaklaşıyordu.
"Gitmeliyiz."
Rowan'ın annesi ilk adımı attı.
Ancak Lyra olduğu yerde kaldı.
Bir şey dikkatini çekmişti.
Lord Cassian.
Aşağıda duruyordu.
Yağmur altında.
Ve doğrudan kuleye bakıyordu.
Sonra...
Gülümsedi.
Bu sıradan bir gülümseme değildi.
Sanki her şey planladığı gibi gidiyordu.
Lyra'nın içi ürperdi.
Çünkü Cassian hiç endişeli görünmüyordu.
Tam tersine...
Sanki kaçmalarını istiyordu.
Tünele girdiler.
Kapı arkalarından kapandı.
Her yer karanlıktı.
Yalnızca Alaric'in taşıdığı fener etrafı aydınlatıyordu.
Nemli taş duvarlar uzayıp gidiyordu.
Sessizlik rahatsız ediciydi.
Kimse konuşmuyordu.
Herkes düşüncelere dalmıştı.
Özellikle Lyra.
Babası hakkında duydukları zihnini kemiriyordu.
Ya kadın doğru söylüyorsa?
Ya Adrian gerçekten ölmediyse?
Ya kral bütün bu yıllar boyunca yalan söylediyse?
Bu düşünceler birbirine karışıyordu.
Yaklaşık yarım saat yürüdükten sonra tünel genişledi.
Büyük bir odaya ulaştılar.
Eski bir yeraltı salonu.
Duvarlarda solmuş armalar vardı.
Toz her yeri kaplamıştı.
Fakat ortada dikkat çeken bir şey vardı.
Bir taht.
Küçük bir taş taht.
Lyra yavaşça yaklaştı.
Üzerindeki armayı görünce nefesi kesildi.
Bu Aurelia'nın arması değildi.
Başka bir aileye aitti.
Rowan'ın annesi durdu.
Yüzü solmuştu.
"Hayır..."
Rowan ona baktı.
"Nedir?"
Kadın tahtı işaret etti.
"Bu burada olmamalı."
Tam o sırada Alaric feneri biraz daha kaldırdı.
Ve duvardaki yazıyı ortaya çıkardı.
Eski dilde yazılmıştı.
Ama Lyra okuyabiliyordu.
Çünkü çocukluğunda öğrenmişti.
Yavaşça sesli okudu.
"Gerçek varis asla ölmedi."
Odadaki herkes sustu.
Sonra altında yazan ikinci satırı gördü.
Bu kez sesi titredi.
"Taç çalındı."
Rowan'ın annesi gözlerini kapattı.
Alaric'in yüzü gerildi.
Ve Lyra ilk kez korkunç bir ihtimali düşündü.
Ya Adrian hiçbir zaman tahtın gerçek varisi değilse?
Ya bütün krallık yanlış kişiye aitse?
Tam o sırada odanın diğer ucundan alkış sesi duyuldu.
Bir.
İki.
Üç.
Herkes irkilerek döndü.
Karanlığın içinden biri çıkıyordu.
Uzun boylu bir adam.
Siyah pelerin.
Sakin adımlar.
Ve yüzünde...
Gülümseyen siyah maske.
Adam durdu.
Sonra yavaşça maskesini çıkardı.
Lyra'nın kalbi duracak gibi oldu.
Çünkü bu yüzü tanıyordu.
Çok iyi tanıyordu.
Her gün görüyordu.
Aynalarda.
Portrelerde.
Sarayın duvarlarında.
Adam ona benziyordu.
Hem de korkutucu derecede.
Ve adamın ilk sözleri bütün dünyasını altüst etti:
"Merhaba, küçük kız kardeşim."