"Ya beni gören olursa?"
"Geldik işte Gyun kimsede görmedi, böyle şüpheli konuşursan dikkat çekiceksin."
Sesimde hafif bir endişe titremesi vardı.Dün saraydan bildiriye gelen görevliler evde olduğumu krala mutlaka bildirirlerdi. Buda kısa bir süreliğine kontrolsüz olacağımızın işaretiydi. Bunun rahatlığıyla Bam ufak bir kaçış yapmamız için beni zorladı. Daha önce bahsettiği şarkı söyleyen kuşları göstermek için beni Sonsho ormanına götürüyordu. Etrafta görünmemek için özellikle gece vaktini seçmiştik ancak bir ormanda olduğumuz için yerdeki taşları ve etraftaki dikenleri görmek çok zor olduğundan ikimizinde ufak yaralar aldığından emindim. Bir süredir yürüyorduk, evden uzaklaşmayalı öyle uzun bir zaman olmuştu ki kendimi çok garip hissediyordum. Gyun önden yürüyor bense kimsenin bizi görmediğinden emin olarak onu takip ediyordum. Açıkçası biri görse bile zifiri karanlıkta yüzümüzü seçebileceğini zannetmiyordum, yine de alışık olmadığım bu durum korkmama sebep oluyordu. "Bam daha çok yolumuz var mı?" Çok yüksek olmayan bir sesle sordum. "Çok az kaldı biraz daha dayan." Yorulduğumu sanmıştı, oysa ben o kadar keyif alıyordum ki gündüz olmasın istedim. İlk kez göreceğim orman için arkasını bana dönmüş emin adımlarla ilerleyen Bam'ı takip etmeye devam ettim.
Bam ayağının altında hissettiği yassı taş yüzünden, düzgün adım atmadı ve bedeni arkaya doğru atıldı. Yere düşmek üzereyken kollarının altından tutarak buna engel oldum. Yüzüyle aramda bir karış olmasından gerek bu kapkaranlık ormanda yüzünün aldığı korkmuş ifadeyi çok net görebildim. Onu yukarı doğru kaldırarak yere oturmasını sağladım. "İyi misin?" Başıyla onayladı beni. "İyiyim, teşekkür ederim tuttuğun için." Sesindeki titreme onu ele veriyordu. Kendimi tutamadım ve kısık bir sesle güldüm. Bu onu sinirlendirmişti, az önce titreyen sesi şimdi sert çıkmıştı. "Komik mi?" Kafamı olumsuz anlamda salladım ve yerde oturan bu sakar adamın saçlarını karıştırdım. " Düştüğün için gülmüyorum, sadece takındığın bu aslan rolü çok komik bu kadar cesur davranmana gerek yok." Ayağa kalktı ve üstünü silkelemeye başladı. "Cesur davranmaya çalışmıyorum, öyleyim zaten. Cesur bir aslanım." Yüzümü görmediğinden emin olduğum için bu sözlerine göz devirmeden durmadım. "Aslan değilsin. Sen küçük bir kedi yavrususun, henüz o kadar büyümedin." Birşey söylemeden yürümeye devam etti.Ormanın karanlık gizemine adım atmıştık ve her adım, bir özgürlük nefesi gibi hissettiriyordu. Bam'ın rehberliğinde ilerlerken, etrafımızdaki sessizlik bizi sarhoş ediyordu. Yıldızlar, gökyüzünü ışıldatan mücevherler gibi parlıyordu, ancak ağaçların gölgeleri arasında kalan yollarımız, bu ışıltıyı engelliyordu. Sessizliğin içinde ilerlerken, kendi düşüncelerime gömülmüş gibiydim. Her adımda, kalbimin hızla çarpmasının getirdiği heyecanı hissediyordum. Belki de bu yasak kaçış, hayatımın en cesur ve heyecan verici anıydı.Sonsho ormanının derinliklerine doğru ilerlerken, rüzgar, yaprakların hışırtısını getiriyor, kuşların uğultusu arasında kayboluyordu.Bu kaçış, sadece sarayın duvarlarından değil, aynı zamanda içimizdeki tutsaklıktan da kaçış gibiydi."Buraya kadar, geldik" dedi Bam, durup arkasına döndüğünde. Yüzünde bir kararlılık ve heyecan vardı. "Şimdi, şarkı söyleyen kuşları bulma zamanı geldi."
Dudaklarını büzerek parmağını 'sus' işareti yapar gibi dudaklarına götürdü. İkimizde sessizce ayakta dikiliyorduk. Bir süre sonra ağaçların yukarısından gelen melodik bir ses duydum. "Bu, bir kuş sesi mi?" Ay ışığı bu kez tam bize vuruyordu. Bulunduğumuz yer diğer bölgelere göre daha seyrek ağaçların bulunduğu, yüzümüzü görebildiğimiz bir yerdi. Başıyla onayladı beni. "Bu kuşun ismi İshak kuşu. Çok güzel ötüyor değil mi?" Bunca zamandır altın kafese konulmuş bir kuş gibi hissettim bende kendimi. Sarayın o ihtişamlı ve görkemli görüntüsünün altında bir hiçlik olduğunu yeni yeni fark ediyor oldum. Bunca yıldır bu ormanı, bu kuşları görmemek benim için büyük bir kayıp olurdu. Oysa şimdi rüzgarın tenimde bıraktığı ılık dokunuş, dolunayın kusursuz görüntüsü, kuşların büyüleyici sesi bana daha fazla ev gibi hissettiriyordu. Yere uzanıp bu anın tadını çıkarmaya başladım. Yumuşacık çimlerin üzerine sırtüstü uzanmış, sol kolumu başımın altına koyarak destek yapmıştım. Bam da beni taklit ederek aynı şekli aldı. Bir süre konuşmadık, bende gözlerime kapatarak bu tatlı anın tadını çıkardım. "Çok sık geliyor muydun buraya" gözlerim kapalıydı ama bakışlarının bana kaydığını hissedebiliyordum. "Bazen kendi kendime konuşmaktan sıkılınca buradaki kuşları dinlemeye gelirdim."
Gözlerimi açtım ve ona dönüp yüzünü incelemeye başladım. Dağılmış ipek gibi kahverengi saçları İlk zamanlar yanıma geldiğine göre epey uzamış ensesine değiyordu. Kemikli vücudu daha sağlıklı bir genç vücudu olmuş hatta kolları kaslanmıştı bile. Birçok kızın kıskanacağı cinsten güzel bir yüzü vardı, ama sürekli yanımda durarak bu güzelliği harcıyordu. İstemsizce onuda bu cezaya mahkum etmiş gibi hissettim. Çok bencildim, o daha gençliğinin ilk adımlarındayken kendinden iki yaş büyük bir adamla harap ediyordu. Önceden istediği zaman geldiği bu ormana şimdi benim yüzümden kaçak göçek gelebilmişti. "Bam, sürekli yanımda kalmak zorunda değilsin." Kaşlarını çatmıştı, bu sürekli yaptığı bir refleksti. "Bu ne şimdi?" Aniden keyfinin kaçtığının farkındaydım ama içimdeki bu vicdan azabını dile getirmezsem onun için ne kadar kötü biri olduğum düşüncesinden kurtulamazdım. "Bam, gerçekten sana hak ettiğin özgürlüğü vermek istiyorum. Ben seninleyken çok mutlu oluyorum, ama senin de kendi hayatını yaşamanı istiyorum. Benimle kalmak zorunda değilsin. İstediğin zaman gidebilirsin, istediğin yerde olabilirsin. Senin mutluluğun benim için önemli." Sıkıntıyla nefesini dışarı verdi ve uzandığı yerden oturur pozisyonu alarak kollarını dizlerine dayadı. "Gyun beni hiç anlamıyorsun. Gerçekten, sana diyorum ki konuşacak kimsem yokken buraya gelirdim. Yalnızlıktan kafayı yemek üzereyken burası bana iyi gelirdi ama şuan buna ihtiyacım yok çünkü sen varsın. Ben hiç hissetmediğim kadar huzurlu hissediyorum. Lütfen bana böyle şeyler söyleyip yanlış düşüncelere kapılmama sebep olma. Benden sıkıldığın zaman bunu direkt olarak dile getir ama benim için endişelenme." Onunla başka bir şekilde başka bir zamanda tanışmış olmayı dilerdim. İstediğimiz zaman istediğimiz yerlere gidip kimseye hesap vermeden doyasıya eğlenmek isterdim. Diğer insanların aksine ben hiç arkadaşım olmadan büyüdüm, hiç gerçek sevgi görmedim. Sarayda yalnızca bir çıkar ilişkisi vardı. Onlar bana eğitim verir karnımı doyurur ve benden de onları iyileştirmemi beklerlerdi. Elbette bu işi yaparken mutluluk duyuyordum ancak kimsenin benden bir beklentisi olmadan yanımda olmasına alışık değildim. Bu yüzden hep bir arayış içinde oldum belki biri benide sever sahiplenir dedim. İşin sonunda herşeyi batırıp bir eve mahkûm olmuşken gerçek bir dostla karşılaşmayı da hiç beklemiyordum. Hayat çok değişik gerçekten, ummadığın zamanlarda seni öyle bir dibe düşürüp yaşamaktan soğuturken yine kendi şifasını da kendi verip kaldırmasınıda biliyordu. Elimi Bam'ın saçlarından geçirip uzun tutamları parmaklarımın arasında karıştırdım. "Ben senden asla sıkılmam. Sana binlerce kez teşekkür etsemde azdır bu yüzden minnettarlığımı boş sözlerle dile getirmek yerine hissettirmeyi tercih ederim." Sıcak bir gülümseme yüzüne dağıldı. Bir süre ormanın tadını çıkarmaya devam ettik. Hava iyice soğumaya başlayıncada geldiğimiz yoldan eve doğru yürüdük. Sessizce adımlarımız birbirini takip ederken gördüğüm şey karşısında dona kaldım. Durduğumu fark eden Bam bir terslik olduğunu anladı. "Bir sorun mu var, neredeyse geldik neden durdun?" Kısık sesle sorduğu soruya eşlik eden kalbimin sesini duysa yaşadığım gelirimin ne denli büyük olduğunu anlardı. Gittiğimizde sıkı sıkıya kapattığım kapı aralanmış, pencerelerden yansıyacak şekilde aydınlık olan mumlarım yakılmıştı. Olabilecek en sakin ses tonumla onu yanıtlamaya çalıştım. "Bam, eve biri girmiş." Bu bir hırsız olamazdı, öyle olsaydı mumları yakmaz alacağını alır giderdi ki benim evimde alabileceği en fazla şey birkaç ilaç ve eski püskü kıyafetlerim olurdu. Giren kişinin hırsız olmasına razıydım. Ancak düşüncelerim saraydan birinin gelmesiyle başlıyor ölümümle sonlanıyordu. "Sakin ol, önce kendimizi savunmak için bişey alalım elimize sonra girelim içeri." Arkam dönük olan bedenimi ona doğru çevirdim. "Saçmalama, kaç git buradan seninde başın yanmasın." Bişey olucaksa bana olmalıydı. Bu durumda en az suçlu olan kişi Bam'dı ve ben ona bişey olması durumunda yaşayacağım vicdan azabındansa binkez ölmeyi tercih ederdim. "Sen saçmalama Gyun, hiçbir yere gitmiyorum. Bunu daha az önce konuştuk. Sen benimle gelmezsen ben tek başıma giderim." Onu durdurmama bile fırsat vermeden yerden aldığı büyük bir taş ile beni itip kapıya doğru koşmaya başladı. Artık ona engel olamayacağımı anlamışken bende elime gelen ilk ağaç dalını alıp peşinden koşmaya başladım. Zaten nerdeyse gelmek üzere olduğumuz eve vardığımızda Gyun yine benden önce davranıp Aralık olan kapıdan sessizce içeri girdi. Peşinden bende girdim eve, ayak uçlarıma basarak mumların yandığı odaya doğru yürümeye başladım. Bam elini dudaklarına götürdü ve susmam için bir işaret yaptı. Önceliği ona vermeden beklemediği bir anda odaya girdim. Elimdeki ağaç dalını olası bir tehlikeye karşı havaya kaldırarak girmiştim ancak gördüğüm manzara karşısında şaşırıp kalmıştım. Peşimden gelen Bam elindeki taşı şaşkınlıkla yere düşürdü ve daha önce hiç duymadığım isim ile karşımızdaki kıza seslendi. "Yoo Xin?"