Günün ilk ışıkları, odanın perdelerinden sızarak uyandırıyordu insanı. Gözlerim yavaşça açıldığında, odanın huzuru Bam'ın sakin nefes alışlarıyla birleşmişti. Odanın bir köşesinde sessizce uyuyan Bam'ın varlığı, içimi bir çeşit sakinlikle dolduruyordu. O an, geçmişin yorgunluğunu silip atmanın yanı sıra, yeni bir güne umutla bakmanın da başlangıcıydı.
Her yeni gün, Bam'ın varlığıyla birlikte evin içinde yeni bir hayat buluyordu. Bam'ın sakin ve masum yüzüyle karşılaşmak, yalnızlığın yerini paylaşılan bir dostluğa bırakıyordu.
Doğanın uyanışını Bam'la birlikte izlemek, adeta bir mucizeydi. Köydeki hayvanlarla ilgilenmek, Bam'ı da bu günlük ritüele dahil ediyordu. Tavukların cıvıltısı, köpeklerin neşesiyle birleşince, istemsiz bir neşe etrafımızı sarıyordu. Bam'la birlikte paylaştığımız bu anlar, tanrının bize sunduğu en saf hediye gibiydi.
Gün ilerledikçe, tarlada çalışmak bizim için daha da anlam kazanıyordu. Toprakla buluşan ellerimiz, doğanın bize sunduğu bereketi birlikte keşfetmemizi sağlıyordu.Birlikteyken neşemiz, işlerimize keyif katıyor, güne olan bağlılığımızı artırıyordu. Tarlada geçirdiğimiz her an, sadece bir iş değil, birlikte yaşadığımız birer anıydı.
Akşamları ateşin etrafında toplanmak, günün yorgunluğunu atmak ve birlikte geçirdiğimiz anların tadını çıkarmak, bize huzur veriyordu. Bam'ın masum bakışları, içimizdeki karanlık köşeleri aydınlatıyor, geleceğe olan umutlarımızı yeşertiyordu. Birlikte gökyüzündeki yıldızları izlemek, zamanın durduğu anlardı ve bu anlar birlikte geçirdiğimiz her anın değerini katlıyordu. her gün, benim için inanamadığım bir mucizeydi. Daha birkaç günün öncesine kıyasla onun varlığı, yalnızlığımızı unutturuyor, hayata dair umutlarımın tazelememizi sağlıyordu.her anın kıymetini daha iyi anlıyor, hayatın bize sunduğu en büyük hediyeyi kutluyorduk. Bam, sadece bir dost değil, aynı zamanda bir umut, bir yol arkadaşıydı.
Elimdeki kürek ile toprağı deşerken bahçemin önünden gelen geçeni de gözetliyordum. Bilhassa güzel geçen günlerimn sabote olmasını da istemezdim. Cezam yalnız olmaktı, ve ben çoktan kuralları çiğnedim. Bu yüzden kendimden çok Bam'ın başı yanmasın diye hep bir tetikte olma durumundaydım. Nazikçe açtığım deliğe tohumları dökmeye başladım. "Peki kedilerimi çok seviyorsun köpekleri mi?" Sarayda yaşadığım olaydan sonra insanlara bakmayı bırakmış, hayvanlara hekim olmuştum. Bu durum Bam'ın çok hoşuna gidiyor her gün bir çok soru sorup duruyordu. "Hmm... Kedileri çok severim" kapattığım toprağa elindeki testiyle su döktü. "Niye?"
"Çünkü bağlılar, yapılan iyiliği unutmazlar." Kıkırdadı. "Aynı hayvandan mı bahsediyoruz? Kediler nankörler." Nefesimi dışarı verdim ve onu yanıtladım."Ona bakarsan insanlar daha nankörler. İnsanlardansa kedileri tercih ederim. Hem ufacık hayvanın ne zararı var, sen en çok hangisini seviyorsun?" Güneş sıcaklığı, ter, toprak çok zordu ama saçma diyaloglarımız bunları unutmamızı sağlıyordu. "Bilmem. Ben en çok kuşları seviyorum, güzel şarkı söyleyen kuşlar var şöyle ötüyorlar." Ritmik bir şekilde mırıldandı. Kendimi tutamadım ve bu haline güldüm. "Nasıl ötüyorlar bunlar kuş değil mi?" Birden yanlış bir şey söylemişim gibi bana şaşkınlıkla baktı. "Hiç görmedin mi" başımı olumsuz bir şekilde salladım. Yakınıma geldi, sanki inanmak istemiyor gibiydi. "Nasıl yani hiç Sonsho ormanına gitmedin mi?" Adını bile ilk kez duyuyordum."Hayır hiç gitmedim." Düşünceli bir şekilde baktı bana. Elinde tuttuğu testideki su damla damla dökülüyordu toprağa. Böyle oyalanırsak akşama kadar ekme işi bitmezdi. Bu yüzden toprağı kazmaya geri döndüm. Bam da kapattığım çukurlara su dökmeye devam etti. Bir süre sonra yine bana seslendi. "Gyun" cevap vermek yerine göz teması kurdum. Doğruyu söylemek gerekirse çok yorulmuştum. "Söz veriyorum sana bir gün o kuşları göstericem"
Tarlada ki işlerimiz bittikten sonra Bam biraz odun toplamak için ormana gitti. Bense akşam yiyebilmemiz için topladığımız sebzelerle ilgileniyordum. Yemek yapmakla uğraşırken aklımda Bam ile ilgili sorular geçiyordu. Bu sıkıcı kulübemde bana ne kadar eşlik edicek bilmiyodum. Aslında onun hakkında çok şeyi bilmiyordum ama o kadar çaresizdim ki bir haftadır tanıdığım bir adama evimi, soframı ve hayatımı açmıştım. Umarım beni yanıltmazdı, ama eminim yanıltmayacak. Çünkü çok saf olduğunu düşünüyorum. Hatta öyle ki bazen çok fazla iyi niyetli bile olabiliyordu. En azından saraydan birileri onun varlığını fark edene kadar bana dost olmasını diliyordum.
Bu düşünceler aklımdan geçerken bir yandan da sebzeleri doğramış, kazana koymuştum. Şimdi pişirmek için Bam'ın gelmesini beklemek zorundaydım. Gelmesi uzun sürecek gibiydi ve neredeyse hava kararmak üzereydi. Belki de uğramak istediği bir yer vardı. Belki yorulup dinlenmek istedi. Belki de...
Hiç gelmeyecekti. Aniden karnımda hafif bir ağrı hissettim. Tekrar yalnızlığın o karanlık yüzünü görmek istemiyordum. İçime bürünen endişeyle pencerenin önünde dikilmeye başladım. Artık geleceğine dair olan bütün umutlarım tükenmek üzereyken bahçeme giren bir silüet dikkatimi üstüne çekti. Sırtındaki odunlarla Bam etrafında kimsenin olmadığına emin olduktan sonra kapıyı çaldı. Hissettiğim bütün yük üzerimden kalmış, derin bir nefes almıştım. Koşar adım kapıya yöneldim ve onu içeri davet ettim. Sırtına bağladığı odun yığınından kurtulmaya başladı. "Biran için gelmeyeceğini düşündüm." Korkumadan haberdar olmalıydı ve ona verdiğim değerden."Üzgünüm küçük sorunlar yaşadım ama nihayetinde geldim." Yüzünü buluşturarak konuşuyordu.Odunları şöminenin yanına bıraktı. Gözüm sırtına kaydı. Giydiği hanbok yırtılmışdı."Sırtına ne oldu?" Daha yakından bakmak için ona doğru ilerledim ama beni kendinden uzaklaştırmak için hafifçe itti. "İyiyim sorun yok, sadece bir dal parçası çizdi büyütülecek bir hal yok. Epey geç oldu odunları tutuşturalım istersen"
Eğildi ve odunları şömineye atmaya başladı. Doldurduktan sonra tutuşturduk ve kazanı yemeğin pişmesi için şömineye yerleştirdim. Bam minderin üstüne oturmuştu. Yüzünden boncuk boncuk terler akıyordu. Küçük bir sıyrık demişti ama çektiği acı yüzünden kolaylıkla anlaşılıyordu.
Güçlü davranmaya çalıştığı belliydi ancak yapılı olmayan bir vücudu, çocuksu bir suratı ve kırılgan bir yapısı vardı. Bazen aramızda sadece iki yaş olduğunu bile unutuyor onu küçük bir çocuk olarak görüyordum. Şimdi de onu ormana yalnız götürdüğüm için vicdan azabı çekiyordum. Bundan sonra ona daha hafif işler vermem gerekiyordu. Yemeğin kapağını da kapattıktan sonra içinde ilaçların bulunduğu sandığıma bakmak için odama gittim. Saraydan kalma biraz şifa hala vardı. Yaralar için olan merhemi bulduktan sonra tekrar Bam'ın yanına gittim. Beni tekrar itmemesi için izin almam gerekiyordu. "Bam, iltihap kapmaması için merhem sürmemiz gerek sırtına bir bakabilir miyim? Nefesini sıkıntıyla verdi. "Gerçekten bir önemi yok çok daha kötü yaralar almıştım." Neden inat yapıyor anlamıyordum. Sitem etmeden duramadım. "Madem bişey yok neden uzatıyorsun ki, Alt tarafı bir merhem?" Bişey söylemeden sırtını bana döndü. Zaten çoktan yırtılmış olan gömleğinin düğmelerini çözmeye başladı. Omzundan hafifçe sıyırdığım gömlek Bam'ın ufak dediği yarayı gözler önüne serdi. Kısa ama oldukça derin bir yara almıştı. Tıpkı bir ok yarası gibiydi.Muhtemelen dal içine saplanmış yada kasıtlı olarak darbe almıştı. Elimdeki merhem yetersiz kalacak gibiydi. "Ufak dediğin yaranın ne kadar kötü olduğundan haberin bile yok. Dal çiziği olduğundan emin misin? Kimse sana birşey yapmadı değil mi, bana doğruyu söyle." Kendini çekecek gibi oldu. Omuzlarını tutarak engel oldum."Dal çizdi dedim ya Gyun sana neden yalan söyleyeyim." Biraz asabiydi bende tartışmak istemediğim için parmaklarıma sürdüğüm merhemi yaraya yedirmeye başladım. Sırtında omurga kemikleri belli oluyordu. Yetersiz besleniyor olmalıydı. Ellerim teniyle buluştuğunda irkildi. Vücudu sımsıcakdı ellerim soğuk gelmiş olmalıydı. Onu incitmeyecek hareketlerle sürmeye başladım. Sesi çıkmıyordu bir sorun olmadığını düşünüp devam ettim. İltihap kapmasına karşın önlem almak için sandıktan biraz ip ve iğne getirdim. Yarayı dikmek zorundaydım. Tekrar sırtının önünde diz çöktükten sonra merhemi daha hızlı yemesi için yaraya doğru üflemeye başladım. Huylanmaya başlamış olmalıydı ki kıpırdandı. "Yarayı dikmem gerekiyor, biraz acıtabilir dayanabilir misin?" Başıyla onayladı."Bak ama dayanmam diyorsan biraz pirinç sakem var kafanın uyuşmasını sağlar sende acıyı çok hissetmez-" aniden ayağa kalktı yüzüme bile bakmadan uyuduğu odaya geçti. Ne olduğunu anlamadan peşinden gittim. Kapattığı sürgülü kapıyı iterek odasına girdim. Yatağına uzanmış hıçkırıyordu. "Bam, ağlıyor musun?" Yanlış birşey mi söylemiştim, onu kırmışmıydım bilmiyorum. Sanırım insanlara iyi gelmiyordum. Belki de kral en doğrusunu yapmıştı. Kimseye yakın olmazsam kimseye zararım dokunmazdı. Yanına çömeldim , ağlayan bir adama nasıl teselli olmam gerekiyor bilmiyordum. Sadece orda oturdum dakikalarca susmasını bekledim.sustu, bu seferde benimle konuşmasını bekledim. Dakikalar saat oldu, sonunda yerinden kıpırdandı ve benimle yüzyüze gelecek şekilde karşıma oturdu. "Hiçbir işe yaramayan adamın tekiyim. İki odun toplamaya gidiyorum onu bile beceremeyip kendime zarar veriyorum. Biliyorum sana yük olmaktan başka hiçbir işlevim yok,direk yüzüme söyle Gyun git evimden de ama bana acıma." Sözünü kesmeden sonuna kadar dinledim. Bütün bunlar kendine kızgın olduğu içinmiş. Bunca zamana kadar hiç sevgi görmemiş olsa gerek kendine bile sevgisi yok kocaman görünen küçücük bir adam o oysaki. Elimi saçlarına götürüp okşamaya başladım. Annem ben küçükken hep böyle yapardı. Çok severdim bu hareketini, ben burdayım benim bütün şevkatim senin demek gibiydi. Yanlız hissetmemesi gerekiyordu tıpkı benim o geldikten sonra hissetmediğim gibi. Yavaş ve nazik hareketlerle saçını oksuyorken hiç sesini çıkarmadı. "Bam, benim senden seninde benden başka kimsen yok. Böyle ufak bir kaza için kendine bu kadar yüklenmenin de hiçbir anlamı yok. Dediklerinin aksine seninle gurur duydum sana neden acıyım. Biz birbirimizin ailesi olmalıyız, sen hep böyle gitmekten bahsedersen aramızda zaten bir bağ kurulmaz. O yüzden ne zaman canın sıkılsa, kötü birşey olsa bana söylemen gerek ve bende ters karşılamak yerine yardımcı olmaya çalışırım. Bir bakıma seni tek başına ormana gönderen benim, özür dilerim benim yüzümden çok kötü yaralanmışsın." Yere diktiği bakışlarını gözlerime sabitledi. Yüzündeki hüzün ifadesi gitmiş daha canlı bir hâle gelmişti."Senin özür dilemen gereken bir durum değil kaza işte. Beni gerçekten ailen olarak mı görüyorsun?" başımla onayladım onu. Tebessüm etti tüm kasvet birdenbire bizi terk etti."Şimdi daha iyi hissediyor musun?" Gözlerini kapatıp sessiz bir onay verdi. Çok konuşmadık ama çok şey anladık. Belki de ileride kurduğumuz bağın ilk temellerini o gece yaptığımız konuşma başlattı. Elimi saçlarından çekip ayağa kalkmaya yeltendim ama saçlarını okşadığım elimi tutarak gitmeme engel oldu."biraz daha saçlarımla oynasan olmaz mı?" Bu sefer tebessüm eden taraf bendim. Hoşuna gitmişti demek ki. "Tamam ama önce yemeğe bakmam lazım umarım yanmamıştır." Elimi usulca bıraktı. Odunların üstünden yemeği alıp yere indirdim ve az önce yarayı dikmek için aldığım iğne ile ipi tekrar alıp yanına gittim. Yatağa sırtüstü uzanmış kafasını sağ kolunun üstüne yaslamış beni bekliyordu.Yanına çömeldim ve giydiği gömleği tekrar sıyırdım. "Bu biraz canını yakacak." İp geçirdiğim iğneyi yaranın üzerine getirdim. Bilmiyorum, bunu defalarca kez yapmıştım ama bu sefer garip bir şekilde korkarak yapıyordum. Sanırım uzun zamandır bir insanı tedavi etmediğim için bu farklı hissettiriyordu. Tereddütümü hissetmiş olmalı ki kafasını yasladığı kolundan kaldırıp bana baktı. "Hazır hissetmiyorsan sorun yok kendiliğinden kapanmasını bekliyebiliriz Gyun." Kafamı olumsuz anlamda salladım ve onu tekrar uzanması için omzundan hafifçe yatağa doğru ittim. Çok uzun bir yara olmadığı için şükretmeliydim çünkü Tanrı biliyor ki elimin titremesine hakim olmak için alnımda terler birikti. Ben dikme işini hallederken hiç sesini çıkarmadı sanırım sandığımdan daha da dayanıklıydı yada yanımda öyle olmaya çalışıyordu. Yirmi üç yaşındaki bir genç olmasına rağmen çok şey yaşamış olmalıydı."bitti, çok fazla suyla temas ettirmemeye çalış. Giymen için temiz birşeyler getireceğim sonra yemek yiyelim." Ayağa kalkmak için yeltendim ama bileğimden tuttu. "Teşekkür ederim Gyun, herşey için." Sıcak bir gülümseme yerleştirdim yüzüme, şimdi daha rahat görünüyordu. "Teşekkür etmene gerek yok arkadaşlar arasında teşekkür olmaz." Üstünü değiştirdi, yemeğimizi yedik ve odalarımıza çekilip derin bir uykuya daldık. Yoo Bam beni yoruyordu, eğlendiriyordu ve endişelendiriyordu ama bu insanî duyguları tatmayı özlemiştim. Birinin senin için değerli olmasını ve birinin seni önemsemesini özlemiştim. Ne kadar mümkün bilmiyordum ama onunla dostluğumun ebedi olmasını istiyordum...