Ayaz'ın sorusunun yankısı odanın tozlu duvarlarında dönerken, hemen önümde, eski mikrofilm cihazının ekranında açık duran o satırlardan habersizdi. Daha içeriye adımını tam atıp arkasını dönmemiş, ekranı henüz görmemişti. Kalbim göğüs kafesimi döverken yerimden kıpırdayamadım; çünkü ekranda parlayan o başlık, onun sekiz yıldır içinde sakladığı en büyük yangının adresiydi.
Gözleri bendeki o panik ifadeyi ve titreyen ellerimi fark edip kısa bir an kısılsa da, merakla içeriye doğru bir adım attı. Masaya yaklaştıkça, ekranın o soluk mavi ışığı sırtından yansımaya başladı. Tam önüme geçtiği an, aceleyle öne doğru kapanıp monitörü kapatmaya çalıştım ama çok geçti.
Ayaz neye uğradığını anlamayarak kaşlarını çattı; güçlü elleri belimi kavradığı gibi beni yerden kestiği an, neye uğradığımı şaşırdım. Bedenimi zahmetsizce havalandırıp masanın diğer tarafına bıraktı.
Ben daha soluklanamadan, ekranın o aydınlığı doğrudan onun yüzüne vurdu. Gözleri dev harflerle atılmış o başlığa ve haberin detaylarına takıldı.
O an, odadaki tüm ses çekildi.
Ayaz’ın yüzündeki o keskin, sorgulayan ifade bir anda silindi; yerine kelimenin tam anlamıyla buz kesmiş bir şok oturdu. Çenesindeki kaslar kaskatı kesildi, nefesi boğazında düğümlendi. Saniyeler önce bana yönelttiği o sert bakışlar, şimdi ekrandaki o geçmişin hayaletine dikilmişti. Ailesinin adını yerle bir eden, hayatlarını altüst eden o felaketin haberi, ilk kez tam şu an, hiçbir şeyden habersiz olduğu o saniyede gözlerinin önüne serilmişti.
Olduğu yerde taşa kesmiş gibi öylece kaldı. Ekrandan bir milimetre bile ayrılmayan o donuk gözlerinde, sekiz yılın birikimi olan o büyük tufanın kopuşunu izliyordum. Saniyeler, o odanın içinde asılı kalmış gibi akmıyordu bile. Ekrandaki satırlar üzerindeki o mavi ışık, Ayaz’ın yüzündeki tüm rengi alıp götürmüştü. Kulakları sağır eden bir sessizliğin ortasında, sadece ikimizin boğazımızda düğümlenen soluk sesleri vardı.
Bakışları ekranın en başından en sonuna kadar taranırken, sanki kelimeler zihnine birer çivi gibi çakılıyordu. Bilmiyordu. Ailesinin o gece nasıl bir kumpasa kurban gittiğini, o karanlık tasfiyenin arkasında kimlerin parmağı olduğunu şimdi, tam şu saniyede ilk defa öğreniyordu. Bedenindeki tüm kasların gerildiğini, ellerinin masanın kenarını sıkarak nasıl beyazlaştığını dehşetle izledim. Öfke değildi artık gördüğüm; bu, hayatı boyunca akıl sır erdiremediği o büyük boşluğun aniden yüzüne çarpan acımasız gerçeğiydi.
Nihayet derin, göğsünü sarsan sarsıcı bir nefes aldı. Başını yavaşça ekrandan kaldırıp, masanın diğer tarafında diken üstünde duran bana çevirdi. Zeytin yeşili gözlerinde ne bir öfke kalmıştı ne de o bildik mesafe; sadece kilitlenmiş bir şok ve kırılmış cam parçaları gibi etrafa saçılan bir enkaz vardı.
Yutkundum, ama boğazımdaki o kurşun gibi ağırlık gitmedi. O an ona nasıl cevap vereceğimi, bu tozlu arşiv odasında bu gerçeği nasıl bulduğumu nasıl anlatacağımı bilemiyordum. Kelimeler boğazımda düğümlendi, çünkü karşımda gördüğüm adam, bildiğim Ayaz değil, sekiz yıl geriden gelip onu vuran o büyük felaketin altında kalmış yaralı bir çocuktu.
— Sadece... —diyebildim, sesim titrek ve fısıltıdan ibaretti— Sadece merak ettim, Ayaz. O gün amfideki o halini gördükten sonra, içinde ne taşıdığını anlamak istedim.
Zeytin yeşili gözleri, dediklerimi tartmak ister gibi yüzümde gezindi. Ama zihni şu an burada, bu masanın başında değildi; sekiz yıl öncesinin o yıkık dökük sokaklarındaydı, babasının o karanlık gecede sırtındaki yükü ilk kez omuzlarında hissettiği o andaydı.
Yavaşça masadan uzaklaştı, adımları geriye doğru birkaç sarsak hareketle çekildi. Sırtını arkadaki tozlu raflara yasladı ve ellerini saçlarının arasından geçirerek başını öne eğdi. Omuzları sarsılıyordu. Hayatı boyunca adını koyamadığı, kader sandığı o acının aslında birilerinin eseri olduğunu şimdi öğrenmek, ruhuna sıkılmış bir kurşundan farksızdı.
Odada sadece eski mikrofilm cihazının çıkardığı o hafif, kesintisiz vınlama sesi kalmıştı. Yanına gitmek, ona dokunmak, o buz gibi duvarlarını biraz olsun ısıtmak istedim ama adım atmaya cesaretim yoktu. Çünkü bazı yaralar o kadar derindi ki, dışarıdan uzanan hiçbir el o kanamayı durduramazdı.
Başını kaldırdığında, gözlerindeki o kırık ifade yerini yeniden o tehlikeli, yakıcı bir sessizliğe bıraktı. Sesi bu kez zifiri bir karanlık gibi döküldü dudaklarından:
— Çık dışarı Eflin... Şimdi değil.