İçeriğe geç

Gözbebeği arkasındaki boşluk

Bölüm 4 · 4 dk okuma

Gözbebeği arkasındaki boşluk

Bölüm 4

Nefesin tadı

​Alp, hastaneden ne ara çıktığını, eve nasıl vardığını hatırlamıyordu. Zihni Canan’ın simsiyah gözleriyle, Selçuk Hoca’nın uyarı dolu fısıltıları arasında mekik dokuyordu. Eve girdiğinde sessizlik hakimdi. Mutfaktan gelen tıkırtılar üzerine o tarafa yöneldi. ​Defne’yi tezgahın üzerinde duran salamura kavanozunun başında buldu. Yüzü bembeyazdı, alnında ince ter damlaları birikmişti. Elindeki çatalla iştahla ama bir o kadar da zorlanarak turşu yiyordu. ​"Defne? İyi misin?" ​Defne sıçrayarak arkasına döndü. "Alp! Geldin mi? Bilmiyorum... Midem çok fena bulanıyor ama canım sürekli ekşi ve tuzlu bir şeyler çekiyor. Sanırım üşüttüm ya da dokunan bir şey yedim." ​Alp, karısının yüzüne baktı. Defne'nin bu hali, her ne kadar "olağan" bir duruma (belki bir hamileliğe) işaret etse de, son günlerde yaşadığı tuhaflıklar Alp'i paranoyaklaştırıyordu. "Yatıp dinlenmelisin," dedi mesafeli bir şefkatle. ​Tam o sırada Alp’in telefonu çaldı. Hastaneden arıyorlardı. "Doktor Alp, pediatri servisine 302 numaralı odaya bakar mısınız? Yeni bir hasta nakli var, akciğerlerinde ciddi bir enfeksiyon gözleniyor." ​Alp, Defne'yi evde o garip iştahı ve mide bulantısıyla bırakıp hastaneye döndü. 302 numaralı odaya girdiğinde, yatakta minyon yapılı, on dört yaşlarında bir çocuk yatıyordu. Adı Emre’ydi. O kadar zayıf ve masum görünüyordu ki, hastane önlüğü içinde kaybolmuş gibiydi. ​Emre, Alp'i görünce hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme kısa sürdü, şiddetli bir öksürük kriziyle sarsıldı. "Merhaba Doktor," dedi nefes nefese. "Benim akciğerlerim biraz yaramazlık yapıyor galiba." ​Alp, stetoskopuyla Emre'yi muayene ederken çocuğun bakışlarındaki o duruluğa takıldı. Canan'ın karanlık ve gizemli dünyasından sonra Emre'nin bu sıradan hastalığı Alp'e bir an için "gerçek dünyayı" hatırlattı. Emre, sadece yaşamak isteyen, okulunu özlemiş, sıradan bir çocuktu. ​"Merak etme Emre, seni toparlayacağız," dedi Alp. ​Emre, Alp'in gözlerine baktı. O sırada odanın ışığı Alp'in gözbebeğine vurdu. Emre, "Gözünüzde bir şey var Doktor," dedi masumca. "Küçük bir toz gibi... Kırmızı görünüyor." ​Alp donup kaldı. Emre’nin bu tespiti tamamen tesadüf müydü, yoksa ışığın bir oyunu mu? Emre, hiçbir şeyden habersiz, "Annem de hep gözlerin yalan söylemez der," diye devam etti. "Sizin gözleriniz çok yorgun bakıyor. Çok mu çalışıyorsunuz?" ​Alp, bu masum çocuğun karşısında ne diyeceğini bilemedi. Emre sıradan bir hastaydı, evet; ama Alp’in içindeki o "hastalıklı" şüphe, Emre’nin bu basit cümlesini bile bir işaret gibi algılıyordu. O sırada koridorda Selçuk Hoca göründü. Kapının aralığından içeriye, Emre'ye ve Alp'e baktı. Hiçbir şey söylemedi, sadece gülümsedi ve yürümeye devam etti. ​Alp, Emre'nin elini tuttu. Çocuğun avucu sıcacıktı. "Dinlenmelisin Emre. Her şey düzelecek." ​Ancak Alp, odadan çıkarken kendi kendine sordu: Düzelecek olan neydi? Defne’nin mide bulantıları mı, Emre’nin akciğerleri mi, yoksa kendi paramparça olmuş gerçekliği mi?

Alp, Emre’nin odasından çıktığında üzerinde ağır bir kasvet vardı. Koridorun sonundaki Selçuk Hoca’nın gölgesi henüz kaybolmamıştı. Alp, kendi kendine söz verdi: Bugün eve gidecek, Defne’yle yüzleşecek ve o dolaptaki gizemli ilaçları, mide bulantılarını, her şeyi çözecekti. ​Eve vardığında içerisi zifiri karanlıktı. "Defne?" diye seslendi. Ses gelmedi. ​Mutfağa geçtiğinde ağır bir koku duydu. Çürümüş bir şeyler gibi ama daha keskin, metalik bir koku. Işığı açtı. Defne mutfak masasında oturuyordu. Önünde az önce yediği turşu kavanozu devrilmiş, suyu masaya yayılmıştı. Defne’nin başı öne düşmüştü. ​"Defne! İyi misin?" diyerek yanına koştu. ​Defne yavaşça başını kaldırdı. Ağzının kenarlarından o siyah, koyu sıvı sızıyordu. Tıpkı Canan’ın gözlerinden akan o mürekkep gibi sıvı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. "Alp..." dedi fısıltıyla. "İçimde... hareket ediyor." ​Alp panikle karısının karnına baktı. Defne’nin bol tişörtünün altında, karnı sanki normal bir bebek değil de, derisinin altında düzensizce dönen bir yılan varmış gibi tuhaf şekiller alarak dalgalanıyordu. Sert ve keskin çıkıntılar deriyi içeriden zorluyordu. ​"Hastaneye gidiyoruz, hemen!" dedi Alp, onu kucağına almaya çalışırken. ​"Hayır," dedi Defne, Alp’in kolunu inanılmaz bir güçle sıkarak. "Selçuk Hoca... O haklıydı. On yıl... On yıl boyunca sadece bir kuluçkaydım ben Alp. Senin anıların için bir kuluçka." ​Defne birden şiddetle öğürmeye başladı. Alp onu lavaboya yetiştirmeye çalışırken, Defne ağzından bir şey çıkardı. Bu bir parça et ya da yemek değildi. ​Alp, lavabonun içindeki şeye bakarken donup kaldı. Defne’nin kustuğu şey, ıslak ve siyah bir sargı bezi yığınıydı. Ve o sargı bezlerinin üzerinde, Alp’in kendi el yazısıyla yazılmış küçük bir not kağıdı duruyordu. ​Notta sadece şu yazıyordu: "Ölen Alp'i sakın uyandırma. - 27 Aralık 2015" ​Alp notun tarihine baktı. On yıl öncesine. Kaza yaptığı, her şeyi unuttuğu o güne. O an anladı: Karşısındaki kadın Defne değildi. Kendi karnı değil, geçmişi kusuyordu. Ve en korkuncu, notun altındaki imza Alp’e ait değildi; notun arkasını çevirdiğinde Selçuk Hoca’nın kaşesini gördü. ​Tam o sırada dışarıdan bir siren sesi duyuldu. Ama bu bir ambulans değil, polis sireniydi. Kapı büyük bir gürültüyle kırıldı. İçeri girenler polis değil, Selçuk Hoca ve yanındaki o ifadesiz, gözleri bandajlı korumalardı. ​Selçuk Hoca içeri girip Alp’e acıyarak baktı. "Üzgünüm Alp. Kuluçka süresi tahminimizden kısa sürdü. Emre’nin akciğerleri senin için hazırdı, ama sen notu çok erken buldun." ​Alp, elindeki notla ve lavaboda yatan karısıyla öylece kalakaldı. Her şey bir deneydi ve kendisi, kendi ölümünün bekçisiydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.