Canan’ın sözleri Alp’in zihninde yankılanıyordu. “Geri sayım.” Alp’in elleri titreyerek pansuman tepsisine uzandı. Canan’ın yüzünü kaplayan o beyaz sargılar, şimdi bir sır perdesi gibi görünüyordu. Her bir katman, Alp’in kendi geçmişindeki o on yıllık boşluğa dair yeni bir ipucu taşıyor gibiydi. "Neden bahsediyorsun Canan?" dedi Alp. Sesi, kendi kulaklarına bile yabancı geliyordu. "Benim eşim Defne. On yıldır evliyiz." Canan, sargıların altından belirsiz bir şekilde gülümsedi. "On yıl... Bazen bir saniye, bir ömürden daha uzun olabilir, Doktor. Ve bazen bir ömür, bir saniye kadar kısa." Alp, sargının ilk katmanını dikkatlice çözmeye başladı. Gazlı bezin her açılan parçası, içeriden sızan ışıkla birlikte Alp’in kalp atışını hızlandırıyordu. İçeride ne görecekti? Tanıdık bir yüz mü, yoksa gördüklerini tamamen yalanlayacak, sıradan bir çift göz mü? İlk katman açıldığında Canan’ın kaşları ve alnı ortaya çıktı. Yüzü gergin ama bir o kadar da kararlıydı. İkinci katmanda gözlerinin üst kısmı belirdi. Göz kapakları kapalıydı. Alp’in eli titredi. Derin bir nefes alıp, son katmanı da yavaşça kaldırdı. Canan’ın gözleri açıldı. Ancak bu, Alp’in beklediği gibi mavi, yeşil veya kahverengi bir çift göz değildi. Canan’ın gözleri tamamen siyahtı. İrisin ya da gözbebeğinin ayırt edilemediği, sadece karanlık birer boşluk. Ve o boşlukların tam ortasında, Alp’in kendi gözünde gördüğü gibi, küçük, kırmızı bir ışık yanıp sönüyordu. Bir saniye yanıyor, bir saniye sönüyordu. Tıpkı bir zamanlayıcı gibi. "Gördün mü?" diye fısıldadı Canan. Sesi artık daha güçlüydü. "Bana verdikleri hediyeyi. Şimdi sıra sende. Saat kaç?" Alp şaşkınlıkla Canan’ın gözlerindeki kırmızı ışığa bakarken bir saniye daha geçti ve ışık söndü. Bir sonraki saniyede ise yanmadı. Sonsuz bir karanlık. "Ne oldu?" diye sordu Alp, sesi çaresizdi. Canan’ın gözlerinden siyah, koyu bir sıvı akmaya başladı. Alp bunun kan olmadığını anladı. Daha koyu, daha yoğun, mürekkep gibi bir sıvıydı. Ve Canan’ın yüzündeki o kararlı ifade, yerini dehşete bırakmıştı. "Zamanım doldu," diye hırladı Canan. Vücudu titremeye başladı. "Bana verdikleri anılar... Senin anılarınmış! O kadın... Defne değil... Gerçek eşin seni bekliyor Alp! O boşluk... Senin içinde..." Canan’ın son sözleri, boğazında düğümlendi. Vücudu kasılmaya başladı, ardından bir anda gevşedi. Gözleri tamamen kapanmıştı. Yüzündeki siyah sıvı kurumuş, tuhaf bir desen oluşturmuştu. Kırmızı ışık artık yanmıyordu. Canan, cansız bir kukla gibi yatağında öylece duruyordu. Alp, elindeki sargıları yere düşürdü. Gördükleri aklını tamamen yitirmesine neden olmak üzereydi. Koşarak odadan çıktı. Koridorda panik içinde dolaşırken Selçuk Hoca’yla karşılaştı. "Ne oldu Alp? Neden bu haldesin?" Alp, Selçuk Hoca’nın yakasına yapıştı. "Canan... Gözleri... O kırmızı ışık... Her şey senin eserin mi Hocam? O Peri-fer neydi?" Selçuk Hoca, Alp’in ellerini yavaşça yakasından ayırdı. Yüzünde soğuk, anlaşılmaz bir ifade vardı. "Alp, o kızın halüsinasyonları seni de etkilemiş. Senin de bir an önce dinlenmeye ihtiyacın var." Hoca’nın sözleri Alp’in zihnine ulaşmıyordu. Gözlerini tekrar Selçuk Hoca’nınkine dikti. Bu sefer yanılmıyordu. Hocasının gözbebeğinin o karanlık boşluğunda, minik, kırmızı bir ışık yanıp sönüyordu. Ve bu ışık, Canan’ın gözlerindekiyle aynı ritimdeydi. Her saniyede bir yanıp sönüyor, Alp’e bir şeyleri hatırlaması için son bir şans veriyor gibiydi. "Beni de mi?" diye mırıldandı Alp. "Beni de mi dönüştürdünüz?" Selçuk Hoca, Alp’in koluna dokundu ve fısıldadı: "Zaman daralıyor, Alp. Kendi anılarına sahip çık. Yoksa içindeki boşluk, bir başkasına yuva olacak." Alp, Selçuk Hoca’nın bu sözlerinin ardındaki tehdidi hissetti. Koşarak hastaneden çıktı. Nereye gittiğini bilmiyordu. Tek bildiği, Defne’ye güvenemeyeceğiydi. Ve kendi gözbebeğinin arkasındaki boşluğun, sandığından çok daha tehlikeli sırları sakladığıydı. Bir an önce gerçek karısını bulmalıydı. Eğer gerçekten bir "gerçek karısı" varsa...
