Alp, banyo aynasının karşısında ne kadar süre kaldığını bilmiyordu. Gözbebeğindeki o minik, ritmik kırmızı ışık; sanki beyninin en ücra köşesine yerleştirilmiş bir saatin tik-takları gibiydi. Gözlerini her kırptığında ışık orada kalmaya devam ediyordu. Elleriyle lavabonun kenarına tutundu; seramik soğuktu ama parmak uçları yanıyordu. "Bu bir halüsinasyon," diye mırıldandı. "Yorgunluk, stres... Optik bir illüzyon." Işığı açtı. Sert beyaz ışık banyoyu doldurduğunda kırmızı nokta kayboldu. Aynadaki yansıması yorgun, solgun ve hırpalanmış görünüyordu. Yüzüne soğuk su çarptı. Tekrar karanlığa dönmeye cesaret edemeden banyodan çıktı. Yatak odasına döndüğünde Defne derin bir uykudaydı. Ya da öyle görünüyordu. Alp, yatağın kenarına ilişti ve karısının düzenli nefes alışlarını dinledi. Akşam kendisine "Mert" dediğinden emindi. Bir insan on yıllık kocasının adını nasıl karıştırırdı? Yoksa karıştırmamış mıydı? Sabah hastaneye her zamankinden iki saat erken gitti. Kimseyle karşılaşmak istemiyordu. Arşiv odasına indi, parmak izini okutup ağır çelik kapıyı açtı. Kendi ameliyat kayıtlarına ulaşmalıydı. On yıl önceki o kazadan sonra ona müdahale eden tek kişi Selçuk Hoca’ydı. Eski dosyaların arasında tozlu bir klasör buldu: "PROJE: PERİFER-01". Dosyanın kapağında kendi adı yazıyordu: Alp Ergin. Ancak sayfalara göz gezdirdiğinde kan dondurucu bir detay fark etti. Ameliyat notlarında tıbbi terimlerin arasında el yazısıyla düşülmüş bir not vardı: "Gözlemci uyum sağladı. Kimlik transferi başarılı. Eski anılar 'boşluk' metoduna gömüldü. Işık sızıntısı olursa dozajı artırın." Alp'in nefesi kesildi. "Kimlik transferi mi?" diye fısıldadı. Tam o sırada arkasında bir gölge belirdi. "Erken gelmişsin Alp. Kendi dosyanı incelemek pek etik bir davranış değildir." Alp sıçrayarak arkasına döndü. Selçuk Hoca, kapı eşiğinde durmuş, elinde bir bardak kahveyle ona bakıyordu. Yüzünde her zamanki babacan ifade vardı ama gözleri, bir avcı kadar keskindi. "Hocam... Bu notlar ne anlama geliyor? Perifer-01 nedir?" Selçuk Hoca içeri girip kapıyı arkasından kapattı. "Alp, bazen bir şeyi çok fazla deşersen, altında kalan enkazın içinden çıkamazsın. O kaza seni öldürebilirdi. Seni ben geri getirdim. Şimdi işine dön ve bugünkü hastanla ilgilen. Canan Hanım seni bekliyor." "Canan mı? O kim?" "Dünkü ameliyatını yarım bıraktığın kız. Uyandı. Ve sadece seninle konuşmak istiyor." Alp, Selçuk Hoca’nın yanından geçerken hocasının gözlerine baktı. Bir an için, hocasının gözbebeğinde de aynı kırmızı ışığın yanıp söndüğünü görür gibi oldu. Ama gözlerini kırptığında geçmişti. 302 numaralı odaya girdiğinde Canan, yatağında dik oturmuş camdan dışarı bakıyordu. Gözleri sargılıydı ama Alp’in içeri girdiğini hissetmiş gibi başını ona doğru çevirdi. "Geldin," dedi Canan. Sesi çok bitkin ama bir o kadar da emindi. "Geçmiş olsun Canan. Ben Dr. Alp. Bugün pansumanını yapıp..." "Doktor," diye sözünü kesti Canan. "Karanlığın içinde bir kapı var. Sen o kapının anahtarısın ama kilidi senin içine saklamışlar." Alp elindeki pansuman tepsisini masaya bıraktı. "Neden bahsediyorsun?" Canan, sargılı başını ona doğru yaklaştırdı ve fısıldadı: "Dün gözümün içinde gördüğün o kadını hatırlıyor musun? O kadın benim annem değildi Alp. O kadın, senin gerçek eşindi. Ve şu an evinde uyuduğun kişi, seni sadece izlemek için orada." Alp’in beyni zonklamaya başladı. Canan elini uzatıp Alp’in kolunu sıkıca tuttu. Parmakları buz gibiydi. "Bana bak Alp. Sargılarımı açtığında ne göreceğini biliyorsun. O kırmızı ışık sadece bir kayıt cihazı değil... O bir geri sayım."
