Mutfaktaki ışık, Selçuk Hoca’nın gözlüklerinde soğuk bir parıltıyla yansıyordu. Alp, bir yanda lavabonun başında baygın yatan Defne’ye, diğer yanda elindeki 2015 tarihli nota bakıyordu. "Kim öldü? 2015'te ne oldu?" diye kükredi Alp. Selçuk Hoca tam cevap verecekken dış kapı şiddetle açıldı. İçeriye nefes nefese, üstü başı darmadağın, yirmili yaşlarının başında bir genç girdi. Bu, Emre’nin hastanede yanından bir an bile ayrılmayan, herkesin "yakın arkadaşı" sandığı Mert’ti. Mert ve Emre arkadaştan öte, birbirlerine derin bir sevgiyle bağlıydılar. Mert, Alp’in elindeki notu ve yerdeki siyah sıvıları görünce geri adım attı. "Alp Bey! Kaçmanız lazım," dedi sesi titreyerek. "Hastaneyi bastılar. Emre’yi... Emre’yi götürmeye çalışıyorlar!" Alp şaşkınlıkla Mert’e baktı. "Sen neden buradasın Mert?" Mert, göz yaşlarını silerek Selçuk Hoca’ya öfkeyle baktı. "Çünkü Emre’ye ne yaptığınızı biliyorum! Onu bir 'yedek parça' gibi kullandığınızı başından beri biliyordum. Ben onun sadece arkadaşı değilim, ben onu seviyorum! Onu bu labirentin içinde ölüme terk etmenize izin vermeyeceğim." Selçuk Hoca alaycı bir tavırla gülümsedi. "Ah, gençlik aşkı... Deneyin içine duygusal bir değişkenin girmesi her zaman hesaplamaları bozar." Alp, Mert’in gözlerindeki o samimi korkuyu görünce içindeki şüphelerin bir anlığına dağıldığını hissetti. Mert, bu karanlık oyunun içinde "gerçek" olan tek şey gibiydi. "Mert, benimle gel," dedi Alp. "Emre’yi oradan çıkaracağız." Alp ve Mert, Selçuk Hoca’yı mutfakta bırakıp hızla evden çıktılar. Yolda giderken Mert, titreyen elleriyle direksiyonu tutan Alp’e döndü: "Emre dün gece bana bir şey söyledi Alp Bey. 'Eğer bir gün uyanamazsam, Alp’in gözlerine bak, orada bir harf göreceksin' dedi. Ne demek istediğini anlamamıştım." Alp, dikiz aynasından kendi gözüne baktı. Gözbebeğinin tam ortasında beliren o minik "A" harfi, Mert’in sevgilisine olan bağının ne kadar derin olduğunu kanıtlıyordu; çocuk ölmeden önce Alp’in sakladığı sırrı görmüştü. Hastaneye ulaştıklarında koridorlar boşaltılmıştı. 302 numaralı odaya daldıklarında Emre’yi sedyeye bağlanmış, yarı baygın halde buldular. Mert hemen Emre’nin yanına koşup yüzünü avuçlarının arasına aldı. "Emre, buradayım sevgilim, buradayım..." Emre gözlerini hafifçe araladı, Mert’i görünce zayıf bir tebessüm belirdi yüzünde. "Mert... Kaç... Burası güvenli değil." O sırada kapıda ağır ayak sesleri duyuldu. Gelen Selçuk Hoca değildi. Gelen, Alp’in on yıldır "karım" dediği ama şimdi ağzından sargı bezleri kusan o kadına, Defne’ye tıpatıp benzeyen, ama çok daha soğuk bakan başka bir kadındı. Elinde bir iğne tutuyordu. "Duygusal vedalaşmalar bittiyse," dedi kadın. "Asıl deneye başlayabiliriz." Mert, Emre’nin önüne siper oldu. "Onu alamazsınız!"
Bölüm 5
Kimliksizlikler ve ihanet
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.