İçeriğe geç

Göz göze gelince

Bölüm 13 · 10 dk okuma

Göz göze gelince

Bölüm 13

13. Fırtınadan korkmamak

Kampüsün kapısından dışarı çıktığımda, sınavın verdiği o zihinsel yorgunluk yerini tuhaf bir beklentiye bırakmıştı. Normalde Melih abim gelecekti ama yarım saat önce attığı mesajda, "İşler uzadı, Aras seni almaya geliyor, kapıda bekle," demişti. Aras'ın ismini gördüğüm an kalbimde o bir haftadır dinmeyen çarpıntı yeniden başlamıştı.

Gözlerim kalabalığın içinde tanıdık o siyah arabayı aradı. Yolun kenarında, motoru çalışır vaziyette bekliyordu. Yaklaştıkça, direksiyonun başında dik oturan Aras'ı fark ettim. Güneş gözlükleri gözündeydi ama çenesindeki o sert hatlar, her zamanki mağrur duruşu yerli yerindeydi. Melih abimin anlattığı o "yaralı yüzü" görebilmek için yan koltuğa binerken nefesimi tuttum.

"Selam," dedim kapıyı kapatırken. Sesimdeki o çekingenliği gizleyememiştim.

Aras gözlüklerini çıkarıp bana döndü. O an kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Kaşının üzerinde hala belli belirsiz bir yara izi vardı, dudağının kenarındaki morluk sararmaya yüz tutmuştu. Melih'in bahsettiği o kavganın izleri, birer madalya gibi yüzünde duruyordu.

"Selam Duygu," dedi Aras. Sesi her zamanki gibi derin ve güven vericiydi ama bakışlarında eski "abi" mesafesi yerine, daha önce hiç fark etmediğim, insanın içini ısıtan bir yoğunluk vardı. "Nasıl geçti sınavın? Zorlamadılar umarım?"

"İyiydi... Yani umarım öyledir," dedim emniyet kemerini takarken. Araba yavaşça hareket etti. "Şey... Aras abi, abim işinin çok olduğunu söyledi ama seni de yorduk. Kendi başıma da dönebilirdim aslında."

Aras hafifçe gülümsedi. O gülümseme, dudağındaki yarayı hafifçe gerdi ve benim içim cız etti. "Yorulmak mı? Senin için yollara düşmek, günün en güzel işi benim için," dedi. Sonra sanki ağzından kaçırmış gibi bir an duraksadı ama cümlesini toparlamadı. Göz ucuyla bana baktı. "Hem, Melih'e bırakamazdım seni. Bu ara mahallenin yolları tekinsiz, koruma altında olman lazım."

"Öyle mi?" dedim, cesaretimi toplayıp ona biraz daha yaklaşarak. "Beni korumak senin görevinmiş gibi konuşuyorsun."

"Öyle zaten," dedi direksiyonu tek eliyle kırarken. "Sadece bazen sen, o korumadan kaçmak için çok çaba sarf ediyorsun."

Bir süre sessiz kaldık. Arabanın içindeki o parfüm ve deri kokusu zihnimi bulandırıyordu. Bakışlarım istemsizce kaşındaki o ize kaydı. Daha fazla dayanamadım.

"Kaşın..." dedim parmağımı havada, ona dokunmaya korkar gibi uzatarak. "Abim söyledi. Birileriyle dalaşmışsın. Çok acıdı mı?"

Aras arabayı kırmızı ışıkta durdurdu ve tamamen bana döndü. Göz göze geldiğimizde, o "meçhul sevgili" hikayesinin başrolü olduğumu bilmenin verdiği o yakıcı hisle yüzüm kızardı.

"Acımadı," dedi Aras kısık bir sesle. "Birini susturmam gerekiyordu, susturdum. Bazı insanlar haddini aşınca, hatırlatmak gerekiyor."

"Kimdi o?" diye sordum, cevabı bilmeme rağmen.

Aras elini direksiyondan çekip, koltuğun arkasına, benim başımın hemen yakınına koydu. Aramızdaki mesafe o kadar azalmıştı ki, nefesini hissedebiliyordum. "Önemli biri değil Duygu. Sadece... senin ismini ağzına almaması gereken biriydi."

Gözlerim doldu. "Benim yüzümden mi oldu? Benim hatam yüzünden mi canın yandı?"

Aras'ın bakışları yumuşadı. Eliyle yüzüme düşen bir saç tutamını kulağımın arkasına itti. Dokunuşu tüy kadar hafifti ama etkisi elektrik çarpmış gibiydi. "Senin için canımın yanması, bir başkasının seni üzmesinden çok daha hafif bir yük Duygu. Bunu sakın unutma."

"Teşekkür ederim Aras abi," dedim, "abi" kelimesini söylerken dilim uyuşarak. "Gerçekten... o gece için de, sonrası için de. Sen olmasaydın ben..."

"Şşşt," dedi parmağını dudağına götürerek. "O geceyi de, o adamı da sildik attık. Artık sadece önümüze bakacağız. Anlaştık mı?"

"Anlaştık," dedim gülümseyerek.

Yolun geri kalanında daha hafif şeylerden konuştuk. Aras, okulun bittiğinde ne yapacağımı sordu, mühendislik hayallerimi dinlerken sanki dünyanın en önemli meselesini dinliyormuş gibi pür dikkat kesildi. Arada bir bana bakıp "Zeki kadın tehlikelidir ama zeki ve güzel kadın... O tam bir baş belasıdır," diye takıldı.

"Ben baş belası mıyım yani?" dedim sahte bir kızgınlıkla.

"Hem de nasıl," dedi Aras, arabayı bizim evin sokağına sokarken. "Ama benim en sevdiğim bela sensin."

Araba kapının önünde durduğunda inmek istemediğimi fark ettim. Aras motoru kapattı ve bana döndü. "Hadi bakalım, peri kızı. İçeri gir de abin beni de sorguya çekmesin."

"Görüşürüz o zaman... Aras abi," dedim kapıyı açarken.

Aras tam o anda kolumdan hafifçe tuttu. "Duygu," dedi. Bakışları bu sefer daha derindi, flörtöz değil, sarsıcı bir ciddiyetle. "O 'abi' kelimesi... bazen dudaklarına hiç yakışmıyor. Sadece bil istedim."

Öylece kaldım. Kalbim bir anlığına durdu sanki. Hiçbir şey diyemeden arabadan indim, ayaklarım yere değmiyor gibiydi. Bahçe kapısından girerken arkamdan arabanın hareket sesini duydum. Eve girdiğimde yüzümde engel olamadığım bir gülümseme vardı. Aras artık kartlarını saklamıyordu ve ben, o "güvenli limanın" aslında bir fırtınanın merkezi olduğunu nihayet görmeye başlıyordum ama bu sefer o fırtınadan korkmuyodum.

-🦅-

Duygu'yu kapının önüne bıraktıktan sonra direksiyondaki ellerimin titremesini durdurmam biraz zaman aldı. Ona o son cümleyi kurmak, "abi" kelimesinin dudaklarına yakışmadığını söylemek, yıllardır içimde biriktirdiğim barajın ilk çatlağıydı. Aynada kendime baktım; kaşımdaki yara sızlıyordu ama içimdeki o tuhaf ferahlık her şeye değerdi.

Eve girdiğimde, Kılıçsoy hanesinin o kendine has, kalabalık ve gürültülü havası beni karşıladı. Babam salonda haberleri izliyor, kardeşim Selen masada ders çalışır gibi yapıp telefonla uğraşıyordu. Annem ise mutfaktan salona doğru elinde bir tepsiyle geçiyordu.

"Geldin mi oğlum?" dedi annem, gözleri anında yüzümdeki iyileşmeye yüz tutan yaralara kaydı. Hala o yaraların gerçek sebebini bilmiyordu, bilse muhtemelen mahalleyi ayağa kaldırırdı.

"Geldim sultanım, geldim," dedim, Selen'in yanına çökerek. Selen bana imalı bir bakış fırlattı; Duygu'yu okuldan aldığımı biliyordu ve her şeyi sormak için can atıyordu.

"Aç mısın aslanım" diye sordu annem, yanıma otururken. Sesi her zamankinden biraz daha fazla "bir şey söyleyeceğim" tınısı taşıyordu.

"Tokum anne, sağ ol. Ne oldu, senin yüzünde bir muziplik var?"

Annem tepsiyi sehpaya bıraktı, babama bir bakış attı; babam gazetesinin üzerinden "sen anlat" der gibi bir işaret yaptı. İçimi bir huzursuzluk kapladı. Annem dizime elini koydu.

"Oğlum, bugün uzaktan akrabamız olan şu Hatice halanlar vardı ya, hani büyük oğulları Kenan... Mühendis çocuk, hani Almanya'ya gitmişti master için, dönmüş."

"Eee anne? Kenan'ın kariyer planı beni neden ilgilendiriyor?" dedim, sesimdeki savunma kalkanlarını yavaşça kaldırarak.

Annem boğazını temizledi. "Şey için aramışlar... Kenan'ın annesi Hatice, Duygu'yu görmüş geçen gün mahallede. Çok beğenmiş kızı. Huyu suyu, okulu, asaleti... 'Bizim Kenan'a çok yakışır, aracı olur musun Meliha?' dedi bana."

O an, beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Elimdeki anahtarlığı o kadar sert sıktım ki, metal parmaklarımı kesti sandım. Göğüs kafesimin ortasına bir öküz oturdu. Kenan, Duygu'ya talip olacaktı öyle mi?

"Ne görücüsü anne?" dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak ama içimdeki fırtınayı Selen'in fark ettiğini, bana pür dikkat baktığını görebiliyordum. "Duygu daha okulunu bitirmedi. Çocuk o daha."

"Aman Aras, ben ne yapayım?" dedi annem hayretle. "Bizim Hatce zorladı da zorladı beni, hem uzaktan akarabamız aracılık yap dediler, ben zaten Sevimede söyledim."

Babam araya girdi: "Valla Meliha, Duygu bizim kızımız sayılır. Melih'e sormadan, Duygu'nun gönlü var mı bilmeden olmaz o işler. Ama Kenan da iyi çocuktur, yalan yok."

Babamın Kenan'ı onaylayan cümlesiyle mideme bir ağrı saplandı. Kıskançlık, damarlarımda akan kanın rengini değiştirdi sanki. Savaş yetmemişti, şimdi bir de "aile dostu mühendis Kenan" çıkmıştı başımıza. Duygu'yu bir başkasına çiçeklerle, çikolatalarla istemeye gidecekleri düşüncesi... O an salon dar geldi bana.

"Anne," dedim, ayağa kalkarak. Ceketimi koltuğun kenarından aldım. "Duygu'nun daha yeni başından bir bela geçti. Kız kendine yeni geliyor. Şimdi bir de görücü usulü saçmalıklarla kızın kafasını karıştırmayın. Melih de hoş karşılamaz, ben söyleyeyim."

"Ay ne alakası var Aras? Sanki hemen evlendiriyoruz," dedi annem arkamdan. "Sadece bir tanışsalar, gençler birbirini görse diyorum..."

"Görmesinler anne. Lüzum yok," dedim, sesimdeki sertliği daha fazla saklayamadım.

Selen hemen peşimden odaya daldı. Kapıyı kapattığı gibi fısıldadı: "Abicim, yüzün mosmor oldu! Kıskançlıktan patlayacaktın içeride. 'Görmesinler anne' derken sesin kükrer gibi çıktı."

"Saçmalama Selen," dedim, pencerenin önüne geçip karşı binaya bakarak. Duygu'nun odasının ışığı yanıyordu. "Duygu'yu koruyorum sadece. Daha yeni toparlanıyor kız, Kenan'la mı uğraşacak?"

"Tabii canım, kesin ondandır," dedi Selen gülerek. "Yalnız Kenan yakışıklı çocuktur abi, mühendis falan... Duygu'nun da meslektaşı sayılır. Annem haklı, yakışırlar aslında."

"Selen! Çık odadan," dedim dişlerimin arasından.

Selen kıkırdayarak çıktı ama ben olduğum yerde çakılı kaldım. Karşı binadaki o ışığa bakarken, ellerimi yumruk yaptım. Kenan mı? Ya da bir başkası... Kim gelirse gelsin, Duygu'yu benden, bizim mahallemizden, kalbimden söküp almalarına izin vermeyecektim. Ama annem bu konuyu bir kez açtıysa, arkası gelirdi.

"Duygu... Sakın," diye geçirdim içimden. "Sakın o kapıyı kimse için açma."

O gece uyku yine haramdı. Savaş'la yumruk yumruğa kavga etmek kolaydı; ama "hayırlı bir iş" için kapıya dayanacak olan müstakbel bir damat adayıyla nasıl savaşacaktım, onu bilmiyordum. Tek bildiğim; Duygu'nun o kapıdan gelinlikle çıkacağı gün, o elin benim elim olacağıydı. Başka bir ihtimali düşünmek bile ruhumu ateşe veriyordu.

-🧚‍♀️-

Akşam yemeğinden sonra salonda toplanmıştık. Annem çayları tazelerken, Melih abim her zamanki gibi televizyonda haberlere dalmış, ben ise sehpanın üzerindeki ders notlarıma odaklanmaya çalışıyordum. Ama evde tuhaf bir hava vardı. Annemin bardağı tabağına koyarken çıkardığı sesler bile "bir şey söyleyeceğim" diye bağırıyordu.

"Melih, Duygu... Evlatlarım, bir şey diyeceğim ama hemen celallenmeyin," diyerek söze girdi annem.

Abim başını haberlerden kaldırıp kaşlarını çattı. "Hayır olsun anne, ne oldu? Yine hangi teyze seni arayıp dert yandı?"

Annem yanıma oturdu, elimi tuttu. O an içime bir kurt düştü. "Hani Meliha ablanların uzaktan akrabası Hatice var ya... Büyük oğlu Kenan dönmüş Almanya'dan. Mühendis olmuş, işini gücünü kurmuş. Hatice bugün aradı... Seni görmüşler Duygu, çok beğenmişler. 'Bir akşam çay içmeye gelsek, gençler tanışsa' dediler."

Melih abim daha annem cümlesini bitirmeden elindeki kumandayı koltuğa fırlattı. "Ne çayı anne? Ne tanışması? Daha dün bir bugün iki! Duygu'nun başından ne geçtiğini, bizim neler yaşadığımızı unuttun mu hemen?"

"Melih, bağırma hemen oğlum," dedi annem alttan alarak. "Hatice'yle Meliha ablan çok yakınlar. Meliha'nın bizim üzerimizde çok emeği var, Aras'ın hatırı var. Kadın kırk yılın başı bir şey istedi, 'sadece gelsinler, bir çay içilsin, çocuklar konuşsun' dedi. Zorla evlendirecek halimiz yok ya."

"Olmaz anne!" dedi abim, sesi artık daha sert çıkıyordu. "Duygu daha okulunu bitirmedi. Ayrıca mühendis olduysa oldu, bize ne? Benim kardeşimin bu ara böyle şeylerle işi yok. Kapatalım konuyu."

Ben ise donup kalmıştım. Kenan ismini hayal meyal hatırlıyordum ama şu an mesele Kenan değildi. Aras'ın bugün arabada bana kurduğu o cümle kulaklarımda çınlıyordu: "O 'abi' kelimesi dudaklarına hiç yakışmıyor." Tam Aras'la aramızdaki o görünmez buzlar erirken, şimdi bir "görücü" meselesinin çıkması ne kadar trajikomikti.

"Abi, anne... Lütfen kavga etmeyin," dedim araya girerek. "Ben de istemiyorum. Şu an tek odak noktam sınavlarım ve mezuniyetim. Başka bir şeyi düşünecek durumda değilim."

"Gördün mü anne? Kız istemiyor işte," dedi abim zafer kazanmış gibi.

"Kızım, bak," dedi annem bu sefer daha duygusal bir tonda. "Ben de seni hemen birine vereyim demiyorum. Ama Meliha ablanı kırmak istemiyorum. Kadın Melih için, senin için neler yaptı yıllarca. 'Görücü' gibi değil de, bir misafir ağırlıyor gibi düşün. Bir gelsinler, iki kelam edin. Olmazsa 'anlaşamadık' deriz, kapanır gider. Kırmayalım şu kadını durduk yere."

Abim derin bir iç çekti, ayağa kalkıp salonda volta atmaya başladı. "Anne, sen Aras'ın hatırı diyorsun ama Aras bu işe ne der hiç düşündün mü? O çocuk Duygu'yu herkesten çok koruyor. Şimdi elin adamının buraya elinde çiçeğiyle gelmesine Aras razı olur mu sanıyorsun?"

Annem başını salladı. "Aras'la Meliha konuşur zaten, o da senin gibi biraz tepki gösterir ama... Sonuçta bu aile içi bir mesele. Bir akşamlık nezaket, bizi eksiltmez."

"Bir akşamlık nezaket, bazen bir ömürlük baş ağrısı olur," diye mırıldandı abim. Sonra bana döndü. "Duygu, sen ne diyorsun? Eğer 'hayır, kesinlikle o kapıdan girmeyecekler' dersen, Melih abin olarak hepsini kapıdan çeviririm."

Duraksadım. Annemin mahcup bakışları, Meliha teyzenin yıllardır bize olan desteği... Ve tabii ki Aras. Aras'ın bu haberi aldığında ne hissettiğini tahmin edebiliyordum. Acaba bu yüzden mi bugün bana o kadar farklı davranmıştı?

"Sadece bir çay içip gideceklerse..." dedim, sesimdeki isteksizliği belli ederek. "Meliha teyzenin hatırı için... Ama anne, baştan söylüyorum; Kenan'la aramda hiçbir şey olmayacak. Sadece misafir ağırlayacağım, o kadar."

Abim kapıya yöneldi, ceketini aldı. "İyi, nasıl istiyorsanız öyle olsun. Ama ben o akşam evde olacağım. Ve o çocuk en ufak bir yanlış yaparsa, çayını bitirmesini bile beklemem."

Abim evden çıktığında salon sessizleşti. Annem rahat bir nefes alıp "Sağ ol kızım, beni mahcup etmedin," diyerek mutfağa geçti. Ben ise notlarımın başına döndüm ama tek bir kelime bile okuyamadım.

Zihnimde sadece Aras vardı. Annemle konuşmuştu, biliyordu. Kim bilir ne kadar canı yanmıştı? Belki de kıskançlıktan delirmişti ama gelip bana tek kelime etmemişti. Yarın onun yüzüne nasıl bakacaktım? Ona bu durumun sadece bir "hatır" meselesi olduğunu nasıl anlatacaktım?

Odamın penceresine çıktım, karşı binaya baktım. Aras'ın penceresi karanlıktı ama orada bir yerde beni izlediğini, bu sessiz savaşı verdiğini biliyordum.

🧚‍♀️

Ay ay ay en sevdiğim kıskançlık sahneleri

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.