Merhaba arkadaşlar bu gün değişiklik yaparak melihin agzından ufak bir kısm yazmak istedim çünkü neden olmasın
-🌊-
Melihin anatımından
Aras'ı evinin kapısına kadar koluna girerek taşıdım. Attığı her adımda alkolün ve yorgunluğun ağırlığı omuzlarıma biniyordu ama asıl ağır olan, gece boyu anlattığı o isimsiz hikayeydi. Onu annesine fark ettirmeden odasına bıraktım, yatağına yatırıp ayakkabılarını çıkardım. Yüzündeki yaralar karanlıkta bile "ben buradayım" diyordu. Kiminle, ne için kavga ettiğini hala tam çözememiştim ama Aras Kılıçsoy kolay kolay elini kana bulamazdı. Birini fena dağıtmıştı, belliydi.
Kendi evimize doğru yürürken gece yarısının sessizliği üzerime çöktü. Anahtarı kilide sokarken içeriden çıt çıkmıyordu. Annem uyumuştu, Duygu'nun odasının kapısı ise kapalıydı. Kendi odama geçip üzerimdeki ceketten kurtuldum ve pencerenin önündeki o eski koltuğa kendimi bıraktım.
Zihnimde Aras'ın o çaresiz sesi yankılanıyordu: "Ben ona her baktığımda cenneti görüyorum, o bana baktığında ise sadece bir güvenli liman görüyor."
Vay be Aras... Sen de mi yandın be kardeşim?
Kendi kendime güldüm ama bu buruk bir gülüştü. Aras'ın o platonik sancısı, ister istemez beni kendi içimdeki o bitmek bilmeyen koruma güdüsüne götürdü. İnsanlar bana bakınca "sert abi", "mahalle delikanlısı" diyordu ama kimse bu zırhın neden bu kadar kalın olduğunu sormuyordu.
Bakışlarım masanın üzerindeki, babamla çekildiğimiz o son fotoğrafa kaydı. Babam öldüğünde ben henüz on sekiz yaşındaydım. Duygu ise küçücük bir çocuktu. Babam elini omzuma koyup "Melih, artık bu evin direği sensin. Annen ve kardeşin sana emanet," dediğinde o yükün altında kalacağımı sanmıştım. Ama kalmadım. O günden sonra benim için hayat, kendi isteklerimden değil, onların güvenliğinden ibaret oldu.
Özellikle Duygu...
O benim sadece kardeşim değil, babamın bana bıraktığı en kıymetli mirastı. O büyüyecekti, okuyacaktı, kimse ona yan gözle bakmayacaktı. Onu neden bu kadar sık boğaz ediyordum? Neden o Savaş gibi züppeleri gördüğümde gözüm dönüyordu? Çünkü ben bu dünyanın ne kadar kirli olduğunu biliyordum. Dışarıdaki o parıltılı ışıkların arkasında Duygu gibi masum bir kızı çiğneyip geçecek kaç tane sırtlan olduğunu görmüştüm.
Duygu özgürlük diyordu, nefes almak diyordu... Bilmiyordu ki ben onun nefesi kesilmesin diye kendi nefesimi tüketiyordum. Onu odaya kilitlediğimde içim parçalanıyordu ama o dışarıdaki kurda kuşa yem olmasından daha iyiydi bu acı. Aras'ın sevdiği o kız kimse, umarım o da Aras gibi birine denk gelirdi. Çünkü bu devirde birini böyle, her şeyini feda ederek sevmek her baba yiğidin harcı değildi.
"Ben mi çok abartıyorum?" diye sordum karanlığa.
Belki. Belki de Duygu'yu korumaya çalışırken onu kendimden uzaklaştırıyordum. Ama babama verdiğim o söz... Omuzlarımdaki o görünmez el, bana hep aynı şeyi fısıldıyordu: "Onu koru Melih. Ne pahasına olursa olsun."
Ceketimin cebinden sigara paketini çıkardım ama yakmadım. Duygu'nun odasından gelen hafif bir hıçkırık sesini duyar gibi oldum. Kalbim sızladı. Gidip kapısını çalmak, "Özür dilerim kardeşim, seni sevdiğim için böyleyim," demek istedim. Ama yapamadım. Abilik gururu mu yoksa doğru olanın bu olduğuna dair o sarsılmaz inanç mı, bilmiyorum.
Aras'ın yüzündeki o yaraları düşündüm tekrar. Bir kadın için, bir sevda için o hale gelmişti. Ben ise bir kardeş için, o küçük kız çocuğunun saçı teline zarar gelmesin diye her gün ruhumda benzer yaralar açıyordum.
Yatağa uzandım ama uyku haramdı. Yarın Aras'la o Savaş meselesini tekrar konuşacaktım. Duygu'nun o herifle bir daha işi olmayacaktı, bu kesin. Ama içimdeki o huzursuzluk geçmiyordu. Sanki büyük bir fırtına kopmuştu da biz sadece kıyıya vuran dalgalarla uğraşıyorduk. Asıl yıkım geride mi kalmıştı, yoksa yeni mi başlıyordu?
Tavanı izlerken fısıldadım:
"Babamın emanetisin Duygu. Seni bu dünyaya yedirtmem. Gerekirse senin nefretini kazanırım, ama senin canının yanmasına izin vermem."
-🧚♀️-
Olaylardan bir hafta geçti... bir hafta hiç bir yere çıkmadım odamdan bile çıkmadım O bir haftalık süreç, benim için zamanın durduğu, mahalledeki her sesin odamın duvarlarına çarpıp geri döndüğü kapkara bir boşluktu. Kendimi odaya, o dört duvarın güvenli ama boğucu kucağına hapsetmiştim. Annem her sabah kapıya tepsiyi bırakıyor, her akşam o tepsideki yemeklerin neredeyse hiç dokunulmamış olduğunu görerek sessizce ağlıyordu; biliyordum. Melih abim ise her akşam kapımın önünde durup bir süre bekliyor, sonra o ağır adımlarıyla uzaklaşıyordu. Ama bugün... Bugün o perdenin arasından sızan güneş ışığı ilk defa canımı yakmadı. Bir hafta boyunca o karanlıkta kendi hatalarımla, Savaş'ın sahteliğiyle ve Aras abinin o geceki bakışıyla yüzleşmiştim. Artık nefes almam gerekiyordu.
Yataktan kalktım, yüzümü yıkadım. Aynadaki yansımam yorgundu ama gözlerimdeki o sönük fer yavaş yavaş yerine geliyordu. Kapıyı açıp aşağı indiğimde annemi mutfakta buldum.
Sevim Hanım, elinde tuttuğu bezi tezgaha bırakıp bana öyle bir baktı ki, sanki gurbetten dönmüşüm gibiydi. Gözleri anında doldu. "Duygu? Kızım... Çıktın mı odadan?"
Yanına gidip kollarımı beline doladım. Annemin o sabun ve yemek kokan sıcaklığına sığındım. "Çıktım annem," dedim kısık bir sesle. "Özür dilerim. Seni çok üzdüm, biliyorum."
Annem saçlarımı okşadı, hıçkırığını bastırmaya çalışarak geri çekildi. "Ben senin üzülmene dayanamam yavrum. Abin çok sert davrandı, o Savaş denen... Neyse, adını anmayalım. Ama geçti, bitti değil mi? Biz yine biziz."
"Bitti annem," dedim kararlı bir sesle. "Benim için çok büyük bir dersti. Ama artık toparlanacağım. Söz veriyorum."
Annem bana en sevdiğim kahvaltıyı hazırlamaya koyulurken, "Selen de her gün geldi, kapından dönüp durdu," dedi. "Arayıver şu kızı, helak oldu buralarda."
Annemin yanından ayrılıp bahçeye çıktığımda, Selen'e sadece "Bahçedeyim," diye bir mesaj atmam yetti. Beş dakika geçmeden, bahçe kapısından fırtına gibi daldı ve beni neredeyse devirecek kadar sertçe sarıldı.
"Seni cadı! Seni deli kız! Bir hafta oldu Duygu, bir hafta!" diye bağırdı, hem ağlıyor hem gülüyordu. "Nasılsın? Gerçekten nasılsın?"
Bahçedeki sedire oturduk. Selen'e her şeyi, suit odada hissettiğim o ölmek isteyişini, Savaş'ın o iğrenç teklifini ve Aras abinin beni oradan nasıl çekip çıkardığını tekrar anlattım. Ama bu sefer daha sakindim.
"Biliyor musun Selen," dedim, bahçedeki erik ağacına bakarak. "Savaş'ı sevdiğimi sanıyordum. Ama ben aslında sadece onun bana sunduğu o 'sıradan olmayan kız' imajını sevmişim. Oysa o gece anladım ki, asıl sıradanlık onun ruhundaymış. Beni bir mal gibi Neslihan'a karşı kullanmaya çalışması... Hayatımın en büyük tokatıydı."
Selen elimi sıkıca tuttu. "Aras abim o gece geldiğinde yüzünün halini görseydin Duygu... Sanki dünyayı yakmaya gidiyordu. Ama seni eve getirdiğinde o kadar yumuşaktı ki. Sen odana girdikten sonra dışarıda bir süre bekledi, pencereye baktı durdu. Onun sevgisi, Savaş'ın o gösterişli dünyasından çok daha derin."
"Biliyorum Selen," dedim hüzünle. "Ona çok haksızlık ettim. 'Abi' diyerek canını yaktım, Savaş'ın peşinden giderek gururunu kırdım. Ama o yine oradaydı. Beni oradan kurtaran, o odanın kapısını kıran -mecazi de olsa- oydu."
"Peki şimdi ne yapacaksın?" diye sordu Selen.
"Şimdi kendimi toparlayacağım," dedim, başımı dikleştirerek. "Okuluma odaklanacağım. Mühendis olacağım Selen, kimseye muhtaç kalmayacağım. Ve Aras abiye... Aras'a, kaybettiğim o güveni geri kazandıracağım. Ama bu sefer çocuk gibi değil, bir kadın gibi dik durarak yapacağım bunu."
O gün Selen'le saatlerce konuştuk. Güldük, ağladık, eski günleri yâd ettik. Selen gidince bahçede tek başıma kaldım. Akşam ezanı okunurken Aras'ın evinin ışığının yandığını gördüm. Bir hafta boyunca kaçtığım o pencereye şimdi cesaretle bakıyordum.
Savaş'ın takıntılı hali, Neslihan'ın alaycı gülüşü, abimin baskısı... Hepsi hala oradaydı ama ben değişmiştim. O suit odada kilitli kalan Duygu orada ölmüştü. Şimdi çıkan Duygu, canı yanmış ama ayakları yere çok daha sağlam basan biriydi.
Aras'ın penceresine doğru bir adım attım, sonra durdum. Acele etmeyecektim. Önce yaralarımı saracak, sonra o limana sığınmak için değil, o limanın bir parçası olmak için gidecektim.
Annemin mutfaktan gelen "Duygu, hadi kızım yemek hazır!" sesiyle irkildim. Gülümseyerek içeri girdim. İlk defa gerçekten acıktığımı hissediyordum. Hayat devam ediyordu ve ben artık bu hayatta bir figüran değil, başroldüm.
-🧚♀️-
kşam yemeği masası, bir hafta sonra ilk kez tam kadro kurulmuştu. Masanın üzerindeki buharı tüten çorba kokusu evdeki o gergin buzları eritmeye çalışsa da, Melih abimin bakışlarındaki o korumacı sertlik henüz tam olarak kırılmamış gibiydi. Annem ise ikimizin arasındaki o sessiz savaşı bitirmek istercesine sürekli tabaklarımızı dolduruyordu.
Başımı tabağımdan kaldırıp abimin gözlerinin içine baktım. Bu sefer bakışlarımı kaçırmayacaktım.
Abi," dedim, sesim masadaki kaşık seslerini bastırarak. "Bir haftadır odamdayım, çok düşündüm. Sana, anneme... Babamın emanetine haksızlık ettim. Özgürlük peşinde koşarken aslında ne kadar büyük bir risk aldığımı, sizi ne kadar kırdığımı ancak o gece anladım."
Melih abim ekmeğini bölerken durdu. Gözlerini bana dikti, omuzları hafifçe gevşedi ama sesi hala ciddiydi. "Duygu, ben sana sadece o herif için kızmadım. Ben sana, bize güvenmediğin için, dışarıdaki bir parıltıyı evindeki koca bir çınardan daha değerli sandığın için kızdım."
"Haklısın," dedim içtenlikle. "Ama o gece bitti abi. Savaş benim için sadece bir hata değil, bir ders oldu. Artık ne istediğimi, kimin yanımda olduğunu çok daha iyi biliyorum. Lütfen... artık aramızdaki bu sessizlik bitsin. Seni kaybetmek istemiyorum."
Annem elindeki kepçeyi bırakıp gözyaşlarını sildi. "Gördün mü Melih? Bak, kardeşin pişman. O da anladı hatasını. Biz bir aileyiz, birbirimize küs duramayız."
Melih abim derin bir iç çekti, sandalyesini bana doğru hafifçe yaklaştırdı. Elini masanın üzerinden uzatıp elimi tuttu. "Biliyorum canım kardeşim. Ben de seni kırmak istemezdim ama o şerefsiz senin yanında görünce... Neyse. Konu kapandı. Bir daha o ismi bu evde duymayacağız. Sen benim tek kardeşimsin."
O an göğsümdeki o koca taşın kalktığını hissettim. Abimle barışmak, dünyalara bedeldi.
Yemeğin ilerleyen dakikalarında ortam iyice yumuşamıştı. Melih abim, Aras'la geçirdiği o akşamdan bahsetmeye başladı. Benim kalbim ise Aras'ın adını duyduğum an hızla çarpmaya başlamıştı.
"Geçende Aras'la biraz dertleştik," dedi Melih abim, bardağına su doldururken. "Görmeniz lazımdı o koca adamı. Öyle bir aşık olmuş ki, dili tutulmuş resmen."
Annem hemen kulak kabarttı. "Aaa, bizim Aras mı? Kimmiş o şanslı kız? Hiç bahsetmedi bana, her gün yanımdaydı oysa."
Yutkundum. Lokmam boğazıma dizildi ama çaktırmamaya çalışarak tabağımla oynamaya başladım.
Melih abim gülerek devam etti: "İsim vermiyor ki! Öyle bir saklıyor ki kızı, sanki söylese büyü bozulacak. Ama çok dertli be anne. 'Ona her baktığımda cenneti görüyorum ama o beni sadece bir liman sanıyor' dedi. Kız arkadaşı mı neymiş... Aras da kıyamıyor, açılamıyor. Kız gitmiş yanlış adamların peşine düşmüş, Aras da arkasından her gece uykusuz kalmış."
Annem iç çekti. "Yazık... Aras gibi pırlanta çocuk zor bulunur. O kız kör müymüş Melih? Elinin altındaki hazineyi görmeyip kimlerin peşinden gitmiş?"
"Kör herhalde anne," dedi Melih abim, bana bakıp göz kırparak. "Aras o kız için otoparkta birileriyle kapıştı, yüzü gözü dağıldı biliyor musun? Ama hala 'yeter ki o mutlu olsun' diyor. Bu devirde böyle seven adam kaldı mı?"
Masada buz kestim. Aras abi... O gece benim için mi kavga etmişti? Savaş'ın yanına o mu gitmişti? Melih abim anlattıkça içimdeki suçluluk duygusu devasa bir dalgaya dönüştü. Annem ve abim, Aras'ın sevdiği o "kör" kızın tam karşılarında oturduğunu bilmeden Aras'ı övüyor, kızı eleştiriyorlardı.
"Aras'ın yüzü mü dağıldı?" diye sordum, sesimin titremesini engelleyemeyerek.
"Sorma Duygu," dedi abim. "Kaşı patlamış, dudağı yarılmıştı. 'Üç beş çapulcu' dedi ama ben biliyorum, o sevdiği kız için birini fena benzetmiş o. Aras'ı ilk defa böyle gördüm. Kimse o kız, Aras'ı çok yormuş."
Annem başını salladı. "İnşallah o kızın gözü açılır da Aras gibi bir evladı daha fazla üzmez. Dualarım Aras'la."
Yemek boyunca konuşulanlar kulaklarımda çınladı. Aras, benim için canını ortaya koymuş, yüzünü dağıtmış ve buna rağmen Melih'e tek kelime etmemişti. Beni hem o otelden kurtarmış hem de adımı lekeletmeden, abimi bile koruyarak o pisliği temizlemişti.
Odama çıktığımda pencerenin önünde dakikalarca durdum. Karşı binadaki ışığa baktım. Aras oradaydı. Melih abimin anlattığı o "cenneti gören" adam, benim yıllardır "abi" diyerek yanından geçtiğim adamdı.
🧚♀️
Bu bölümde böyle bitti
Nasıl oldu sizce ?