İçeriğe geç

GÖNÜLÇELEN

Bölüm 8 · 51 dk okuma

GÖNÜLÇELEN

Bölüm 8

7.Bölüm

Selamün aleyküm Ahmet abi." diyerek saçlarına ak düşmüş, balık etli, pos bıyıklı adama selam vererek girdim mahalle bakkalına. Hiç değişmemişti Ahmet abi, son gördüğüm kadar güler yüzlü, bir o kadarda kocaman görünüyordu. Samimi bir tebessümle baktım gözlerine. Tanıdık gözler, tanıdık yüzler, tanıdık kokular, tanıdık eşyalar görmek içime tuhaf bir sıcaklık işlerken o da bana selam verdi.

"Aleykümselam Aziz oğlum, hoşgeldin." dedi babacan bir sesle. Hepte bu ses tonuyla konuşurdu bizimle, gördüğü her çocuğa bu tavırla yaklaşırdı.

"Uğramıyordun bayağıdır, kayboldun gittin sandık, aradık, bulamadık seni." dedi eliyle önündeki raflara bir zamanlar yemekten hasta olduğumuz cinoları dizerken. Bayıla bayıla yer, her fırsatta kızlara da alır, beraber yerdik.

"Buradayım, döndüm artık." dedim cinoların dizilmiş olduğu rafa yürürken.Ahmet abi rafa dizerken bende yanına geldim, dizmesine yardım etmek için alabildiğim kadarını elime aldım.

"Çok severdin , sürekli almaya gelirdin sizinkilerle hatırlıyor musun? "

"Hatırlamaz mıyım abi, hatırlıyorum." dedim elimdeki çikolataya bakarak. Ne kadar çok yediğimizi, ne kadar çok sevdiğimizi düşünerek tebessüm ettim. O zaman yerdik ama şimdilerde ağzıma bile sürmemiştim. Sürsem her şey değişir, şimdi yesem aynı tadı, aynı hissi verir miydi, bilemedim.

"E al götür birazını, ye sizinkilerle. Onları da görmüş olursun, hem geldiğini görünce çok sevinecekler. Onlarda seni bizimle arayıp arayıp durdular." dediğinde bir zamanlar boyu benden daha uzun ama şimdilerde anca yarıma kadar gelen adama baktım. Yıllar ondan hiç bir şey alıp götürmemişti, hala aynı yüz, aynı tavır, aynı eski zamanlardaki gibi bir adamdı.

"Onlarda mı beni aradı, buradalar mı hala?" diye sordum. Görmüyordum onları uzun süredir, beni hatırlamayabilir, unutmuş olabilirlerdi. Ve bunun tek sebebi de bendim. Onlardan ayrı kalan bendim.

"Tabi buradalar, nereye gidecekler oğlum? Vallahi sen gidince çok üzülmüşlerdi, bizde üzüldük ama onlar perişan oldu. Hele o küçüğü yok mu o küçüğü... Görsen halini, ağlardın yeminle..." dedi acıyarak.

"Niye ki noldu ona?" diye sormadan edemedim çünkü göğsüm bu duyduğum şeyle ince ince sızlamıştı.

"Siz hepiniz gidince, ne olduğunu anlayamadı yavrucak. Çok ağladı, çok üzdü kendini. Geri dönersin sandı, oyun oynuyorsun onla sandı, aradı hep seni. Sokak sokak gezdi, gördüğü yalıya yabancıya sordu seni, en son bulamayınca da eski evinizin kapısına oturdu, dönmenizi bekledi." dedi iç çekerek. Anlatırken bile gözlerinde farkedilir bir buğu oluşmuş, sesi boğuk boğuk çıkmıştı.

"Tüm gün bekledi orada sizi, herkes kalkar gider, unutur sandı, çok umursamadı tabi. Ama o da inat mı inat, kaldı orada. Sonraki sabah herkes bir baktı, sizin kapının önünde uyumuş kalmış, yerinden bile kıpırdamamış tüm gece. Donmuş soğuktan, bulan komşular hemen hastaneye götürdü apar topar..." dediğinde yanağına düşen bir yaşı sildi usulca ve sonra bana dönerek kolumu tuttu.

"Niye gittiniz oğlum, niye bıraktınız buraları? Adem niye bir haber bile vermeden çekip gitti, bizim babanla olan dostluğumuz baki değil miydi oğlum, niye bırakıp gitti seni, bizi..." diyerek baktı bana. Gözlerinin içinde kızgınlık değil, kırgınlık vardı. Bariz bir kırgınlık... Değer verdiği bir dostunu kaybetmenin getirisi olan o saf kırgınlık gözlerine yansımıştı.

"O da bırakıp gitmek ister miydi abi, ailesini, arkadaşlarını, dostlarını bırakıp gitmek ister miydi? En iyi sen bilirsin, her dönüşünde bizden önce sana uğradığını, en çok seninle konuşmak, görüşmek istediğini sen bilirsin." dedim teselli etmek adına. Öyleydi, rahmetli babam bizden önce hep Ahmet abinin yanına gelir, onunla görüşürdü. Annem ne kadar kızıp etse de bu huyundan vazgeçiremez, görüşmesine engel olamazdı.

"Yolunun üstündeydim, ondan gelirdi hep." dedi gülerek.

"Oğlum, biz sizi çok özledik, bütün mahalle bir gün senin tekrar bu sokaklarda gezmeni, Adem'in Nermin'in sağ salim geri dönmesini bekledik. Sonunda geldin, geldiniz... Demi oğlum? Geldiniz..." dediğinde buraya annem ve babamla geldiğimi bilmek, onların yaşadığını, oradan sağ Salim bir şekilde geri döndüklerini duymak istediğini fark ettim. Öyle bilmek istiyorsa öyle olmalıydı, söylerdim.

"Döndük Ahmet abi, hep beraber döndük." dediğimde sırtımı sıvazlayarak tebessüm etti bana. Babama anneme selam söylememi, en yakın zamanda onların yanına uğrayacağını, şimdilik kendilerine dikkat etmelerini söyledi. Sonra da elime bir poşet cino doldurarak beni postalamaya çalıştı.

"Aziz, buraya bir dahaki gelişinde sana bir şey vereceğim, onu hatırlat bana , olur mu oğlum?" diyerek bana sanki bu beni son görüşüymüş gibi baktı. Tekrar gelirdim, artık dönmüşken buralara bulduğum her fırsatta gelirdim.

"E şimdi ver abi, ben hazır buradayken..." dediğimde cıkladı.

"Zamanı var oğlum, zamanı var. Vakti gelsin, senin olan seni bulacak." diyerek çıkmadan önce elime bir şey daha tutuşturdu.

"Ha bir de al bunu, küçüğe ver. Alamadı diye aklı kalmıştı, artık kalmasın." diyerek üzerinde ismi yazılı, parlak boncuklu bir bileklik vermişti. Hatırlıyordum, gerçekten bunu ne kadar almak istediğini, her bu bakkala gelişimizde gözlerini buna nasıl diktiğini hatırlıyordum. Kafamı salladım, verdiği bilekliği cebime yerleştirdim, onu gördüğüm ilk fırsatta bunu verecektim.

"Bir daha gitme emi oğlum , en azından o küçüğün hatırına gitme, o seni bizden bile çok bekledi. Sende onu daha fazla bekletme..." dediğinde son kez gözlerimin içine baktı, sanırım artık mutluydu, sağ salim geri döndüğümüzü bilmek onu rahatlatmış olmalıydı. Madem böyle mutluydu, bozmamalıydım, madem böyle daha iyiydi, tek dönenin ben olduğumu kimse bilmemeliydi.

Ahmet abinin verdikleriyle çıktım bu sefer bakkaldan, bir poşet çikolata, bir de o çok istediği bileklikle...

Yürüdüm çocukluğum geçtiği daracık, taşlı sokaklarda. Her bir karışı ezberimde olan yolları bu sefer küçük bir çocuk olarak değil, kocaman bir adam olarak yürüdüm. Her gördüğüm yerde de tanıdık bir yüz gördüm, selam verdim. Bir sürü anıya, bir sürü yaraya denk geldim ama gülümsedim. Bana ait olan her şeye sevgiyle baktım, uzun bir süre önce kaybettiğim şeyleri bulmanın sevinciyle yürüdüm sokakları. Geç olmuştu belki ama sonunda benim olanı bulmuştum, öyle hissediyordum.

Adımlarım artık yavaşlarken bir zamanlar o iki küçük kızla gece gündüz oyunlar oynadığımız, birbirimizi kovaladığımız, kavga ettiğimiz, düşüp yaralandığımız toprak alana geldiğimi fark ettim. Yıllar geçmesine rağmen burası da hiç bir değişiklik yaşamamış, aynı en son bıraktığım gibi kalmıştı. Kenarda ekili olan çiçekler, iki salıncak ve bir bank... Yıllar buradan da hiç bir götürmemişti.

Sonra salıncağın oraya çevirdim gözlerimi, demirden yapılı olan oturma kısmına baktım. Kafamı yaran, kaşımı patlatan o salıncağın oturma kısmına...

Sonra salıncağın birinin boş olmadığını, hareket ettiğini fark ettim. Çok hızlı olmasada, tek başına seri bir şekilde sallanan küçük bedene baktım. Uzun, salınmış sarı saçları havada rüzgarla birlikte süzülürken sallanmanın verdiği heyecanla büyüyen mavi gözlerin sahibine odaklandım. Bu o muydu? Beni tüm gece kapımda bekleyen, gelmediğimi için üzülüp ağlayan, beni unutmayan... Esin miydi?

"Esin???" dedim karşımda sallanan bedenin sahibinden emin olmak adına yüksek bir sesle.

"Aziz?" diyerek bana cevap verdiğinde sesinden tanıdım. En son duyduğum, sürekli bağırıp çağıran, ağlayan, şarkı söyleyen, hasta olan, tanıdık sesinden... Kalakaldım öylece, sanki ayaklarım kontrolünü kaybetmişte burada kalmam gerekiyormuş gibi çakıldım olduğum yere.

Karşımda Esin dururken, ben ona öylece uzun uzun baktım. Bakabildiğim kadar, bakamadığım zamanlara inat ...

"Gelsene yanıma, niye duruyorsun?" diyerek gelmemi istemiş ve hızını biraz azaltmıştı.

"Bak yavaşlattım kendimi, gel korkma. Bir daha kafana vurmayacağım." dedi kikirdeyerek. Tabi kikirder, gülerdi. Sayesinde kafam yarılmış, iki hafta tüm kafam sarılı okula gidip gelmiş, öyle gezmiştim. Neyse ki kalan tek iz ise kaşımdaki büyük bir yarık olmuş, başka bir zararı olmamıştı.

Dediği gibi yaptım, eve uğramayı düşleyen adımlarımı, Esin'in olduğu salıncaklara çevirdim. Yanına geldim, çok küçükken yaptığımız gibi bende onun yanındaki boş salıncağa kuruldum ve karşımdaki küçük tanıdık bedene baktım. Onda da hiç bir değişiklik yoktu, aynıydı. Cam gibi gözlerle bana bakıyordu.

"Sende hiç değişmemişsin, bir ben mi yedim bu zamanın sillesini arkadaş." diyerek sitem ettim. Ahmet abi gibi, Esin de son bıraktığım haldeydi. Küçüktü. Kaç zaman geçmişti ki, şu an kaç yaşındaydı?

"Kaç yaşındasın sen şimdi Esin?" diye sordum yanına kurulduğum salıncakta otururken.

"Yirmi sekiz olucam yakında." diyerek cevapladı beni ama düpedüz yalan söylüyordu. O hala yedi yaşında ki hali gibi gözüküyordu.

"Yalan söyleme demedim mi ben sana, niye yalan söyleyip duruyorsun sürekli?" diyerek kızdım ona, yine kendi kendine saçma şakalar yapıyordu.

"Yalan söylemedim ki ben bi kerem, büyüdüm o kadar. Senin gibi kocaman oldum." dedi inci gibi dişleri ve pembe dudaklarıyla gülerek. Sonra fark ettim ki her sallanışında burnuma aynı koku geliyordu: Çiçek kokusu.

Hala çiçekler gibi kokuyordu, sanki kır bahçelerinde koşuyormuşum gibi hissetmemi sağlıyordu.

"Oldu mu o kadar ya? Kaç sene oldu ki biz senle görüşmeyeli?" diye sordum bu yaşında ona kadar bile zar zor saymayı öğrenen Esin'e. Cevap verebilirse inanacaktım. Kesinlikle inanacaktım.

"Yirmi bir...Yirmi bir sene oldu Aziz, sen gideli yirmi bir sene oldu." diyerek cevapladığında salıncakta sallanmayı bırakmış, iyice yavaşladıktan sonra sadece oturmaya başlamıştı. O kadar olmuş muydu cidden, ben buralardan gideli, annem ve babam bu dünyadan göçüp gideli yirmi bir sene olmuş muydu?

"Çok olmuş, ben hiç bu kadar uzun ayrı kalacağımızı düşünmemiştim. İlk bulduğum fırsatta buraya geri dönerim zannettim." dedim, öyleydi.

Öyle düşünmüştüm. Annem ve babamın şehadet haberi geldikten sonra ailemi kaybetmeyi beklemediğim gibi apar topar Azerbaycan'a götürülmeyi de beklememiştim. Son bir kez görmeye geldiğimde, ikinizde her şeyden habersiz bir şekilde uyurken veda ettim size, veda ettim Gülfem teyzeye. Sonra ikinizden de geri döndüğümde verebilmek için küçük bir şey aldım, geri verebilirim diye... Ne geri dönebildim zamanında, ne de aldıklarımı geri verebildim tabi.

"Bende hiç ayrılmayız, hep birlikte yaşarız zannetmiştim Aziz. Beraber büyür, beraber ağlar, beraber güler ama yine sonunda beraber oluruz zannetmiştim." dedi yaşından büyük laflar ederek. Hala cam gibi gözlerle bana bakıyordu, uzun uzun. Sanki gözünü kaçırsa kaybolacağımı düşünüyordu.

"Niye teksin burada, ablan nerde?" diye sordum. Gelmişken onları da görmek isterdim, Duha'yla konuşamadığımız zamanları telafi eder, Gülfem teyzemin de ellerinden öper, hayır duasını alırdım.

"Annemin yanına gitti ablam, onunla bekliyor." diyerek cevapladı. Gözleriyse artık anlamsız bakıyordu.

"Sen neden gitmedin ablanın peşinden? Burada neyi bekliyorsun?"

"Seni bekliyorum Aziz, ben her gün senin bana gelmeni bekliyorum. Bir gün buraya döneceğin, yine elimden tutacağın günü bekliyorum." dediğinde yaşından hala çokça büyük laflar etmesine değil de ettiği laflara takılmıştım. Gerçekten de beni burada, onu son gördüğüm yerde umutsuzca bekliyordu. Kıyamadım.

"Keşke annenle ablanın yanına gitseydin ben gelene kadar, ben sizi bulurdum." dedim elimdeki poşeti açıp ona en sevdiğimiz çikolatanın paketini açıp verirken. En son hatırladığım Esin ise ona uzattığım çikolatayı alıp kocaman bir ısırıkla ağzına attığında bana bakarak sırıttı.

"Gidemedim onlarla, seni bulmadan gelmememi söyleyip beni buraya gönderdiler.Bulursam gelebilirmişim bir tek, öyle söylediler." dedi çikolatasından bir ısırık daha aldığında.

"Bulduktan sonra ne yapacağız peki?" diye sordum. Nereye gidecektik, nasıl gidecektik anlatsın istedim.

"Bizimkilerin yanına gideceğiz, ikimiz. Nermin teyzemle Adem amcam, bizimkileri de yanlarına çağırdı, siz sonra gelirsiniz, biz sizi bekliyoruz dediler ama bulduktan sonra nasıl gideceğimizi söylemediler." dedi çikolatasını bitirdiğinde. Zaten hep böyle yapıyordu, iki ısırığa koskoca çikolatayı yalayıp yutuyor, sonra benim elimdekini almak istiyordu.

"Daha zamanımız var mıymış gitmek için yanlarına? "diye sorduğumda oturduğu salıncaktan usulca kalkarak karşıma geçti. Uzun saçlarını onu görmediğim süre boyunca hiç kesmemiş gibi, hala uzundu. Upuzundu. Mavi gözleri yirmi senede ışıltısını kaybetmemiş, hala bana aynı bakmaya devam ediyordu.

"Varmış galiba ama sen beni hala bulamadın, bana kötü davrandın. Niye kötü davrandın Aziz, beni artık sevmiyor musun?" diye sorduğunda ne cevap vereceğimi bilemedim.

"Buldum işte karşımdasın, buradasın Esin." dedim onu rahatlatmak adına. O ise hala karşımda anlamaz ama sinirli bakışlarla bana bakıyordu.

"Ben tam karşındayım ama sen hala beni bulamadın, göremedin Aziz, bizi bırakır bırakmaz unuttun. Beni bulunca da bana kötü davrandın, beni sevmedin." diyerek ağlamaya başladı ve arabaların vızır vızır geçtiği yola doğru küçük adımlarıyla koşmaya başladı.

"Esin dur, gitme! Esin! Esin bekle!" diyerek olduğum yerden kalkarak bende peşinden koşmaya başladım, Esin son sürat yola doğru koşarken bende hızla onu yetişmeye çalıştım.

"Beni bulana kadar, bir daha buraya gelmeyeceğim, beni tekrar sevene kadar seninle konuşmayacağım!!!" diyerek yaklaştığı yola atladığında elini tutmama ramak kala gürültülü bir sesin ve anlam veremediğim karışık, karanlık bir görüntünün aramıza girip, bürün netliği almasıyla olduğum yerde doğruldum.

Terliydim, sıcaklamış ve nefes nefese kalmıştım. Bu gördüğüm bir rüyaydı ve ben bu rüyayı artık çok sık görmeye başlamıştım. Bir çeşit işaret miydi yoksa zihnimin daha fazla acı çekmesi için bana yaptığı haince bir oyun muydu bilemedim. Gece açık bıraktığım pencereyi kapatıp güne başlamak için doğrulduğum yataktan kalktım.

Yine aynı rüyayı görmüş olmanın verdiği huzursuzlukla elimi yüzümü yıkayıp balkona geçtim. Daha hava yeni aydınlanırken ve hazır etraftaki kimse yokken olduğum balkonun zeminine çöküp güneşin yavaş yavaş doğmasını seyrettim. Güneş doğarken, uyanan kuşların cıvıltısını dinlemeye odaklanmışken açılan nostaljik bir müzik sesiyle bakışlarımı yan balkona, sesin geldiği avukatın dairesine çevirdim.

Galiba bu saatte o da uyanmış ve hazırlanmaya başlamış olmalıydı. Geldiğinden beri bir kere bile çıkmadığı balkonuna baktım, bomboş, hiç bir şekilde tek bir eşya bile konulmamış balkonuna bakarak açtığı şarkıyı dinlemeye devam ettim.

Semiramis Pekkan- Neredeysen

Daha önce de yaptığı gibi bu şarkıya da eşlik ederken bu sefer öfkeyle ya da duvarları yumruklayarak değil de merakla dinledim avukatın sesini.

Neredeysen orası benim cennetim

Neredeysen haber ver seni kaybettim

Bilsem ki kimsenin kalbinde değilsin

Neredeysen orada bekle beni sevgilim

Avukat bülbül gibi şakımasa da yine idare eder bir sesi vardı. Önceki açtığı gibi Sezen Aksu'nun şarkılarını katlederek değilde bu sefer içtenlikle söylüyordu. Yine iyiydi, sanata biraz da olsa saygısı vardı.

Rüyalar hep aldatır, bilirsin...

Rüyalar hep aldatır mıydı bilmiyordum ama bu ardı arkası kesilmeyen rüyaların bir işaret olduğunu artık anlayabiliyordum. Dediği gibi, onu bulmamı, yine bir arada olmamızı istiyordu ve bunu isteyen tek kişi de o değildi.

Belli ki ailelerimiz de bunu istiyordu.

Madem öyleydi, böyle isteniyordu, istedikleri gibi olacak, o iki kızı da bulacaktım. Sağ salim bir şekilde bulup bu sonsuz arayışa son verecektim. Yapmam gereken şey gayet basitti, bu zamana kadar korkarak, ne diyeceğini bilemeyerek yaşamayı bırakacak ve bütün bağlantılarımı kullanarak ikisini de bulacaktım. Hatta belki ilk olarak annelerine ulaşır, sonra da onlarla haberleşirdim, kim bilirdi?

••••••••••••••

Odanın içinde bir o yana bir bu yana volta atan İso, beni Cüneyt'in sunduğu tekliften ve teklifin vereceği zararlardan haberdar etmeye çalışırken deliye dönüyordu. Evet belki, Cüneyt varımı yoğumu hayatımda zerre yeri olmayan bir adam için ortaya koyacağımı düşünüyor olabilirdi ama bu doğru değildi, bunun tek bir kelimesinden bile doğruluk akmıyordu.

"Bak, bu adamın ne kadar karanlık iş varsa hepsinin içinde olduğunu sende bende biliyoruz Esin, bana bu yaptığımız hiç doğru gelmiyor, iyi şeyler hissetmiyorum." dediğinde endişeli ela gözlerini bir anlığına benim üstüme çevirdi. Hafif kirli sakalları onun yaşını daha da belli ederken, baştan ayağı giydiği siyah takımı ve beyaz gömleğinin üstüne taktığı koyu kırmızı kıravatıyla odada dört dönmeye devam etti.

"Saçını mı kestin sen?" diyerek önemsiz bulduğum Cüneyt konusunu hiçe sayıp bu azarı ve kaos dolu sohbeti değiştirmeye çalıştım ama olmadı. Az önce bana endişeyle bakan elalar bu sefer öfkeli bakmaya çalışmış, alnına ufak ufak düşen koyu saçlarını elleriyle arkaya doğru atmıştı.

"Dalga mı geçiyorsun benimle, ne konuşuyoruz biz burada? Adam tehlikeli diyorum,oyuncu, düzenbaz diyorum. Adamın küçüklükten beri onu savunması için yetiştirdiği adamları, yüzlerce koruması vardır. Kim bilir içimizde bile adamları vardır Esin, sen nasıl bu adamı koltuğundan edeceksin?" diyerek sonunda öfkesini kustuğunda oturduğum sandalyeden kalkarak İso'nun tam karşısına geçtim. Sinirden nefesleri hızlanmış, gözleri kızarmıştı. Endişeliydi ama endişeye gerek yoktu.

"Koltuğundan edeceğimi kim söyledi, ben elimi bile sürmeyeceğim." dedim geceler boyu düşündüğüm şeyleri şimdi açıklama fırsatı bulurken.

"O ne demek şimdi? Bir şey yapmayacak mısın sen, Cüneyt'e yardım etmeyecek misin?" diye sorgular gözlerle baktığında kolundan tutarak onu sandalyeye oturtup karşısına da rahat bir şekilde kuruldum.

"Hayır, bir şey yapmayacağım. Cüneyt'in ne istediği umrumda bile değil, ben istediğimi aldıktan sonra onu bir süre oyalar, bu işten vazgeçtiğimi söylerim." dedim sahte bir tebessümle. Olduğum yere daha da rahat bir şekilde kuruldum.

"O da sen vazgeçtiğini söylediğinde seni öylece bırakacak, tamam diyecek öyle mi? Esin... Esin sen benimle dalga mı geçiyorsun Esin, Allah aşkına mantıklı bir şey söyle bana..." diyerek yüzünü sinirden ovuşturmaya başlayan İso'ya güldüm. Onu delirirken görmek, onu sinirlendirmek hep hoşuma gidiyordu, yapmaya devam ettim.

"Gayet mantıklı konuşuyorum şu an, bak hatta mantığın ete kemiğe bürünmüş, bir de sarışın bomba olmuş haliyim." dedim poz keserek. Tabi İso bunu sinirle yüzünü ovuşturduğu için görememiş ve artık benimde canımı sıkmaya başlamıştı.

"Off... Tamam be, sana da şaka yapılmıyor." dedim elini yüzünden çektiğimde." Yıldız'ı kurtarsam bana yeter şimdilik, geriye kalan hiç bir şey umrumda değil. Ne Cüneyt, ne oynadığı saçma varis oyunu ne de ölü bir adamın geçmişte yaptıkları gram umrumda değil. Yapılacak şey çoktan belli, o teklifle geldiği gün zaten kendi ölüm fermanını imzalamış kadar oldu." dedim ona elimdeki kayıt cihazını sallayarak.

"Sen... Sen gizli gizli sesini mi kaydettin Cüneyt'in?" diye sorduğunda inanamaz bakışlarla bakıyordu yüzüme. Başımla onayladım bu sorusunu, keyifle gülümsedim.

"Madem o benim geçmişimle bana şantaj yapabileceğini düşünüyor, neden bende aynısını ona yapmayayım ki?" dedim ayağa kalkıp masamdaki gizli bölmeyi açarak. Gizli bölmeden çıkardığım dosyamı da önüne koyduğumda hızla eline aldı İso, detaycı bakışlarla incelemeye başladı.

"Onu meslektende, şirketteki yerinden de men edecek bir çok şey var burada..." dedi artık o da keyifle sayfaları karıştırırken.

"Nasıl buldun bunları, tek başına bulmuş olman imkansız..." dediğinde iyiliğinin karşılığını vermeye hazır olan adamı hatırladım.

"Savcı Saraçoğlu'dan..." dedim tekrar İso'nun karşısına oturduğumda.

"Cumhuriyet Savcısı Fırat Saraçoğlu'dan...Şu bizi Ukrayna'da kurşunların arasına fütursuzca atıp sonra da kahramancılık oynayan savcıdan?" dediğinde böyle bir şeyin yaşandığı aklıma geldiğinde tüylerim ürpermişti. Evet, böyle bir şey de yaşanmıştı ama şimdilik bunu konuşmanın bir manası yoktu.

"Aynen o, ta kendisi." dediğimde dosyayı masaya bıraktı sertçe.

"Ne zaman o adamla iş birliği yapsak ya kafamızın üstünden kurşunlar geçiyor ya da ıssız bir sokakta kendimizi yemek bıçağıyla savunurken buluyoruz. Şimdi ne var peki? Ayanoğlu Holding'te peşimizde silahlı yüz adamdan kaçarken uçuş halindeki bir helikoptere çatıdan falan mı atlayacağız? " diyerek durumu daha da karmaşık hale getirip iyice Amerikan filmlerine çeviriyordu.

"Çok mu Rambo izliyorsun acaba sen bu aralar, Hollywood'da değiliz, bir silkelen,şöyle bir kendine gel. Burada çeksen çeksen on sekiz sezon Arka Sokaklar çekersin, onda da zaten olsan olsan Garip Kont olursun." dedim gülerek. Aynısını, Garip Kont ithamını bir süre önce bana da söylediği için iadesini şimdi yapıyordum.

"Esin Allah aşkına, iki dakika şu aklından neler geçiyor, onu bir söyle. Beni de daha fazla kanser etme!" dediğinde tüm ciddiyetimi toplayarak dediğini yaptım.

"Yapmamız gereken şey gayet basit. İkimizde Cüneyt'in ne kadar güç ve itibar düşkünü olduğunu biliyoruz. Bunu riske atmayacak, dediğini yapıp o adamı saklandığı delikten çıkarıp adalete teslim edecek." dedim. Buraya kadar her şey tıkırındaydı.

"Ya karar değiştirirse, getirmezse?Neden bu kadar eminsin?"

"Eminim çünkü elimdeki tek koz bu değil. Bir şeyleri gizleyen tek kişi Cüneyt değil." dedim kendimden emin bir şekilde.

"Cüneyt'in bile bilmediği bir şey mi biliyorsun?" diye sordu İso. Basit görünüyordu ama içine girdikçe karmaşıklaşıyordu.

"Evet, tam olarak öyle bir şey biliyorum." dedim ve devam ettim.

"Adamı teslim ettiği anda benden istediği şeyi gerçekleştirmemi bekleyecek, gerçekleştirmezsem de geçmişimi tüm camianın duyabileceği bir şekilde herkese açıklayacak. Beni bununla tehdit ediyor, bana uyguladığı mükemmel şantaj bu." dediğimde bu sefer gülen ben değilde İso'ydu. En seslisinden bir kahkaha patlatırken gülmekten gözlerinden yaşlar akıyordu.

"Doğru mu anladım, senin sorumlu bile olmadığın şeylerden sorumlusu senmiş gibi bahsedip seni mi mahvedecek? Ve sende bunu kabul edip onun her istediğini yapacaksın öyle mi?" dediğinde hala gülüyordu, dediklerime değil. Cüneyt'in beni kendisiyle bir tutmasına.

"Çok affedersin ama kimin ne dediği, ne söylediği sikinde bile olmayan bir kadını, bu şekilde elinde mi tutacağını sanıyor yani... Cidden endişelenmeye gerek bile yokmuş, mal herif! Sike sürülecek akıl yok bu adamda harbiden..." diyerek gergin, endişeli duruşunu düzelterek rahatça oturmaya başladı.

"Eee devam et bakalım, başka ne yapıyoruz?" diyerek devam etmemi istediğinde konuşmama kaldığı yerden devam ettim.

"Geçmişi önüme sürdüğünde bende ona bunun umrumda olmadığını, ne bok yemek isterse yiyebileceğini söyleyeceğim. Eğer hiç yoktan bir şeyler ortaya atmaya çalışırsa elimdekilerin Erdinç Ayanoğlu'na iletileceğini ve gerisini tamamen onun insafına bırakacağımı söyleyeceğim."

"Sence de bir eksik yok mu?" dediğinde nerede bir hata yaptığımı öğrenmek adına ne olduğunu sordum.

"Bu zamana kadar, elimizdeki kanıtla hiç bir yere varamadık, rüşvetler aldığını belgeleyip, kanıtları sunsak bile ona kimse dokunamadı. Sırf Ayanoğlu olduğu için, ya şimdi babası da bunu görmezden gelip elimizde patlarsa? O zaman ne yapacağız?" diye sorduğunda hiçbir eksikliğin olmadığını bilerek devam ettim.

"Öyle bir şey olmayacak, Erdinç Ayanoğlu, onun kuyusunu kazan ve hakkında bu kadar bilgi sahibi olan oğlunun bu sefer arkasını kollamayacak, itibarını düşünen tek kişi sadece Cüneyt değil, Erdinç Ayanoğlu'da. Buna izin vermesi olanaksız, kaldı ki izin verirse ona da bir sürprizim olur." dediğim an kapı çalınmış ve içeriye genç bir çocuk elinde çay tepsisiyle girmişti.

"Çay istemedik, yanlış oldu sanırım." diyerek İso'yla birbirimize baktık. Genç çocuk ise tepsideki çaylarla mahçup bir şekilde duruyordu.

"Yanlış olmadı. Cüneyt bey, size çay ikramında bulunmamı ve selamını iletmemi istedi avukat hanım. Afiyet olsun." dediğinde ikimizin önüne çay bardağını bırakıp gidiyordu ki onu durdurdum.

"Sen burada yeni misin? Esma Hanım'a ne oldu, gitti mi?" diye sordum biraz tanıdık bir suratı olan genç çocuğu. Evet, evet bu genç çocuğu Cüneyt'le konuştuğumuz o an yine çay servisi yaparken görmüştüm.

"İş kazası geçirmiş, onun yerine geçici bir süre beni aldılar. Yeniyim yani." dediğinde İso'da çocuğu onayladı.

"Evet evet, Esma Hanım'ın düşük tansiyonu varmış sanırım, fenalaştığı sırada merdivenlerdeymiş, dengesini kaybedip yuvarlanmış, uzun bir süre bizimle olmayacakmış." dediğinde böyle bir şeyi daha önce neden bilmediğimi düşünerek kendime kızdım. En yakın zamanda Esma Hanım'ı aramalı ve geçmiş olsun demeliydim.

"Tamam, kolay gelsin o zaman... Adın neydi bu arada?"

"Erdem." dedi genç olmasına rağmen olgun sesiyle. Bir kaç saniye karşımda çay tepsisiyle duran Erdem'e, giymiş olduğu açık mavi gömleğinin boğazına kadar iliklemesine, sıska vücuduna oranla, uzun boyuna, kahve gözlerine ve buğday tenine düşen uzun koyu saç tutamlarına baktım. Yaşından genç durması, şu an bu adliyede çalışıyor olması tuhafıma gitmişti.

"Kolay gelsin Erdem." dedim samimi olduğunu düşündüğüm bir tebessümle. O da bana ve İso'ya baş selamı vererek odadan çıkmış ve bizi yeniden yalnız bırakmıştı.

"Esma hanımdan haberim yoktu, bana niye söylemedin, arar geçmiş olsun derdim, ayıp oldu böyle." dedim ona kızarak. Hiç bir şeyi de haber etmeme gibi bir alışkanlık edinmişti bu aralar, bu yüzden daha da kızmama sebep oluyordu.

"Sende zaten hastanedeydin, iyi değildin. Gelipte bunu mu söyleseydim Esin? " diyerek telefonun cebinden çıkarıp bir kaç hareketle arama yapmış ve daha sonra hoparlöre alarak az önce içmem için getirilen bardağın yanına koymuştu.

"Aradığınız numaraya şu anda ulaşılamıyor. Lütfen, daha sonra tekrar deneyiniz." adlı konuşmayı gerçekleştiren telesekreterin yüzüne kapatıp biribirimize baktık.

"Bak ulaşılmıyor, eve gidince sen ararsın artık. Benden bu kadar." diyerek ayaklanmış ve telefonunu cebine atmıştı.

"Nereye gidiyorsun sayın savcım, konuşuyorduk daha." dediğimde bende onunla birlikte ayağa kalktım.

"Bazen benim bir savcı olduğumu unutuyorsun, güceniyorum." diyerek biraz nazlanmaya başlanmıştı.

"Savcım..." diyerek aramızdaki masa engelinden kurtulmuş ve yeniden koluna girerek nazlanmasını çekmeye karar vermiştim.

"Sizin hakkınızda herhangi bir şeyi unutmak mümkün olabilir mi? Lütfen, bir daha böyle uygunsuz şeyler düşünmeyin,Sayın savcım...Düşünürseniz de lütfen beni yüce devletimizin adaletli kollarında yargılamaktan çekinmeyin." diyerek koluna koala edasıyla yapıştım. İso'nun bu hareketime de bu söylemlerime de kızamayacağını bildiğim için rahat davranıyordum.

İso ise bezgin bir nefesle elini saçlarımın üzerine koyarak saçlarımı sevdiğinde artık bir gidip bir gelen gerginliğin son bulduğunu anlayarak sesimi çıkarmadım.

"Esin...Bak dikkatli olmamız lazım, tamam mı? Bu işte sadece sen ya da ben ya da Cüneyt yok , baş edemeyeceğimiz kadar önemli bir sürü isimde var. Olur da ters bir durum fark edersen hemen yanıma gel, söylemekten çekinme. Ve akşamda beni bekle, bu işi en ince ayrıntısına kadar düşünüp plan yapalım. Tamam mı?" dediğinde korumacı tavırlarına hiç bir olumsuz yanıt vermeyerek onu onayladım. Zaten olması gereken de buydu, bir işe girişeceksem bu ya İso ile oluyordu ya da olmuyordu. Bu da aynı o durumlar gibi bir durumdu, İso'nun ve hatta belki Fırat'ın bile yanımda olması gereken bir durumdu. Bu yüzden en güvendiğim iki insana da bu plandan bahsedip yardım almalı, en ince ayrıntısına kadar düşünmeliydim.

Minik sarılma kaçamağımız bitikten sonra İso'ya bu defa ben teklif götürerek bu gerginliğini gayet eğlenceli bir yerde atma fikrini sunmuştum.

"Benimle haftasonu bir arkadaşımın düğününe gelmek ister misin İso?"

"Seninle? Bir düğün daha mı?" dediğinde önceden etmiş olduğu tövbenin hala geçerliliğini koruduğunu anlayarak teklifimi geri çektim.

"Bir hatayı bir kere yaparım Esin, ben ne bu teklifi duydum ne de sen bana böyle bir teklifte bulundun." dediğinde çantasını eline alarak kapıya doğru yöneldiğinde son kez arkasını döndü.

"Akşam sakın bensiz dışarıya adımını bile atma, bekle beni tamam mı?" dediğinde başımla onaylamış ve onun işlerine dönmesi için odadan çıkışını izlemiştim.

••••••••••••

Taksiciye parayı uzattıktan sonra, yanıma aldığım şık çantamı ve elbisemin uçlarını elimle tutarak taksiden inmiş ve Leyla'nın attığı konuma gelmiştim. Kapıda şık giyinimli bir sürü erkek ve kadın varken iyi ki Leyla'nın lafına güvenip bende şık bir şeyler giyip gelmiştim çünkü abarttığımı düşündüğüm düğün kombinim daha içeri girmeden bile fazla basit kalmıştı. Akşam serinininde daha fazla kalmamak adına adımlarımı düğün salonun binasına çevirerek giydiğim yüksek topuklularımla binadan içeri girdim. Slow bir müzik her adımımda daha net duyulurken hiç tanımadığım bir sürü insanın arasından süzüle süzüle geçerek düğünün girişi olduğunu düşündüğüm kapıdan tek başıma içeri girerek sonunda ana salona adım attım.

Salondaki tüm masalar beyaz şık örtülerle kaplanmış, etraflarına da dörder tane yine aynı şıklıkta sandalyeler konulmuş ve onlara da düğün havası verilsin diye süsler takılmıştı.Büyük ve tavadan sarkan avizenin loş ışığı altında, uygun yerlere sanırım gelinin en sevdiği çiçek olan beyaz zambaklar yerleştirilmiş, gelin ve damadın oturulması için konulan her şeyden daha gösterişli ve şık bir masa da herkesin görebileceği bir yere yerleştirilmişti. İnsanlar olabildiğince çiftler halinde geldiği için, birbirilerine benzer giyinmiş ve çoktan bir masaya yerleşmişti. Herkes birbirini tanıdığı için sohbet halinde gülerek bir şeyler konuşuyorlar, bazıları ise slow müzik eşliğinde yavaş bir ritimle dans ediyordu.

"Esin!"diyerek gözlemci bakışlarımı bölen sesle, bana seslenen kişiye yani Leyla'ya bakışlarımı çevirerek onun bana adım adım gelişini izledim. Koyu saçlarını hafif dalgalı yapıp ortadan ayırmış, üstüne giydiği ip askılı bağlamalı, hafif göğüs dekolteli vücudunu saran şık saten pembe bir elbise giymişti. Giydiği elbisesi güzelliğini tamamiyle ortaya çıkarmış ve vücuduna mükemmel bir şekilde oturmuştu.

"Leyla." dedim ona sevecen bir şekilde gülümsememi sunarken. Yanıma geldiği anda da beni kollarının arasına alıp sıkıca sarılmış sonra elimi narince tutarak kıyafetime bakmıştı.

"Her seferinde güzelliğine daha ne kadar güzellik katabilirsin diyorum ama... Efsane görünüyorsun." dedi üzerimde duran sarı saten sırtı açık elbiseme bakarken...

Bu elbiseyi alalı çok olmamıştı, en sevdiğim filmlerden biri olan How to Lose a guy in 10 Days'teki Andie'nin ikonik görünümünün aynısını yaparak gelmiştim. Ne fazla sade ne de fazla şık bir görünümdü ve sevmiştim.

"Andie Anderson? Yanlış mı görüyorum?"dedi gülerek Leyla. Sonra da beni etrafımda döndürerek bir kez daha baktı bana.

"O filme de, sana da bayıldım Esin, çok güzel olmuşsun." dedi koluma girerek.

"Sende çok harika görünüyorsun Leyla, gözlerimi alamadım bir an." dedim tebessüm ederek ve elimi onun koluna sararak benimle birlikte yürümesine izin verdim.

"Gel oturalım, bizde tam senden bahsediyorduk zaten." dediğinde beş altı adım sonra beklendiğim masaya geldiğimde ellerini benden çeken Leyla, bize arkaları dönük bir şekilde oturan şık takım giyinmiş iki adamın omzuna aynı anda dokunup dikkatlerini bizim tarafa çekti.

"Bakın size bahsettiğim arkadaşım geldi, Esin..." dediğinde arkası dönük iki adamda aynı anda şaşırarak ismimi söyleyerek ayağa kalkmış ve yönlerini bana çevirerek sonunda yüzlerini göstermişti.

"Esin." dediler yine şaşkınlıkla karşımda duran iki tanıdık sima. İkisi de kamuflajlarını askeriyede bırakıp, takım elbiseler giymiş, buna resmen heybetlerini burada da konuşturmuştu.

"Yüzbaşı?" dedim. Yüzbaşı da benim ardımdan "Avukat?" dediğinde bir de Civan'ın suratına baktım.

"Civan?" dedim şaşkınlıkla. O da bana aynı şaşkınlıkla "Esin?" dediğinde Leyla dahil oldu konuşmaya.

"Yoklamanız bittiyse bana biri burada ne olduğunu anlatabilir mi acaba?" dedi sorgular bakışlarla.

Onları burada görmeyi hiç beklemiyordum, hele de bu şekilde görmeyi hiç beklemiyordum. Belli ki onlarda beni burada görmeyi pek beklemiyordu o yüzeyden bir süre birbirimizle bakıştık.

"Leyla'nın bahsettiği avukat arkadaşı sen misin?" dedi Civan sonunda konuşarak ama benim yerime Leyla cevap verdi.

"Evet,bu o avukat arkadaşım." dedi hala sorgular bakışlarla.

"Tanışıyorsunuz yani siz hepiniz öyle mi?" diyerek Leyla bir soru ekledi konuşmanın devamına. O sıra ise yüzbaşıyla bir kaç saniyeliğine gözlerimiz buluştuğunda yüzbaşının zaten bana baktığını fark ederek gözlerimi kaçırdım.

"Çok yakından hemde..." dedi yüzbaşı. "Oturup öyle mi konuşsak artık?" diyen Civan'a onaylar anlamda kafamızı salladık. Civan yanındaki boş sandalyenin arkasına geçip Leyla'nın oturması için geri çekerken Leyla'da bu reveransa karşılık vermiş ve sandalyeye, Civan'ın hemen yanına oturmuştu.

Bende artık ayakta durmamak için onların arkasından geçerek oturmayı hedeflediğim sandalyeye elimi uzatmıştım ki başka bir el benden önce davranarak sandalyemin arkasına geçip oturmam için biraz geriye çekmişti. Elin sahibine baktım, heybetine kıyasla olması gibi büyük ve damarlı ellerine odaklanarak gözlerimi elin sahibine çevirdim. Ve tabi ki oydu. Başka kim olabilirdi ki?

Elin sahibi Civan'dı. Bu centilmen hareketleri tabi ki Civan gibi kibar bir adamdan bekleyecektim. Civan'a teşekkür ederek benim için çektiği sandalyeye, çoktan oturup boş boş beni ve Civan'ı seyreden yüzbaşının yanına oturmuştum. Yani oturmak zorunda kalmıştım. Neden burasıydı ki? Neden masalarda sadece dört sandalye vardı ve iki-iki karşılıklı konulup onunla yan yana oturmak zorunda kalmıştım ki?

"Oturduğumuza göre, siz üçünüz nerden tanışıyorsunuz söyleyin bakalım." dedi Leyla iki elini de çenesinin altında birleştirip dirseklerime masanın üzerine merakla sabitlediğinde. Bakışları ilk bizi, Yüzbaşı ve beni bulurken yavaşça kafasını çevirmiş ve artık tamamen Civan'a odaklanmıştı. Aslan gib etrafa korku salan Civan ise Leyla'nın oturduğu yerde sür dökmüş kediye dönerek bakışlarını masanın işlemeli örtüsüne kaydırmıştı.

Ve asıl o ikisi nerden tanışıyordu diye düşünürken aklıma gelen şeyle ani bir farkındalık yaşamış ve bakışlarımı Civan'a çevirmiştim. Tam bu sırada Civan'da sanki benim anladığımı düşünerek bakışlarını susmam için mahcup bir ifadeye çevirmiş ve gözlerime yalvararak bakmıştı.

Yani Civan'ın gece görmek için gittiği o gizemli kadın? Leyla'ydı... Sevdiği kadın, sevgisine karşılık alamadığı o kadın şu an tam karşımda oturan Leyla'ydı.

Gözlerimi tamam anlamında kırparak Civan'a baktığımda mahcup ifadesini normal bir ifadeye çevirdi ama hala onun yanındaki süt dökmüş kedi duruşunu bozmadı.

"Bizim de arkadaşımız..." dedi ilk olarak ve bu benim ne kadar hoşuma gitmişti bilemezdi. Başkaları gibi beni Albay'ın yeğeni değil de arkadaşı olarak görüyordu, ister istemez mutlu olmama engel olamamış, tebessüm etmiştim.

"Ama nasıl tanıştınız ki?" diye sorduğunda bu sefer yanımda oturan Yüzbaşı cevap verdiğinde ona baktım, ve o zaten bana bakıyordu ve bana bakarak cevap verdi.

"Arkadaşımızla..." dedi sanki bu kelimeyi özellikle bastırarak söylerken ve hala bana bakarak devam etti.

"Çok trajik bir şekilde karşılaştık,oradan tanışıyoruz." dediğinde imayla gülümsedi. Esmer gözleri loş ışık ve slow müzik eşliğinde özellikle benim maviliklerimde usul usul gezinirken devamını Civan getirdi.

"Anlatmamda bir sakınca var mı Esin? Eğer istemezsen..." dediği sırada belki kötü olurum diye konuyu kapatmak istemiş ve bu düşünceli tavrıyla gözlerimi yaşartmıştı. Hayır anlamında kafamı salladım, yandan yandan bana bakan Yüzbaşı'nın bakışlarını hiçe sayarak. Civan gerçekten çok düşünceli ve iyi bir adamdı, sevgiyi de sevilmeyi de hak ediyordu.

"Aziz'le ikimiz adliyede bir tanıdığımızı görmeye gidip döndüğümüz sırada silahlı bir saldırının ortasında kaldık. " dediğinde Leyla korku dolu gözleriyle Civan'ın koluna dokundu. Sanki ona bir şey olursa canından can gidermiş gibi endişeyle sardı kolunu...

"Hedefinde siz mi vardınız saldırının?" dediğinde Aziz devam etti bu seferde.

"Bu sefer ilk defa biz yoktuk..." dediğinde bacağıma değen ve masaya sığdıramadığı bilmem kaç santim uzunluğundaki koca bacaklarının teması yüzünden ona baktım ve yine o bana bakıyordu. Neden bakıyordu? Neden sürekli bakışıyorduk?

"Avukat hanımdı hedefleri, inan bizde çok şaşırdık Leyla." dediğinde bakışlarımı ona bakmamak adına Leyla'ya çevirip ben devam ettim.

"Evet...Sonra kurşunlar havada uçuştu, ufak çatışmalar, kırıklar, çığlıklar... Sağolsun ikisi de beni kurtarmaya çalıştı, korudu, hastaneye götürdü falan filan. Ve işte buradayız..." dedim aylardır yataktan kalkamadığım ve beni her hasta olduğumda hareket bile ettirmeyen, acılar içinde boğulan bedenimin kıvranışlarını hiçe sayarak.

"Sen vuruldun mu Esin?" dedi Leyla korku dolu gözlerle bu sefer bana bakarken.

"Hemde üç ayrı yerinden." diye benim yerime Civan cevapladığında bir şey dememe gerek kalmamıştı ama şu an Leyla bana o kadar üzgün gözlerle bakıyordu ki onu teselli etmem gerekiyormuş gibi hissettim.

"Ama kötü bir şey yok, sıyırıp geçti yani, ciddi bir şey değildi. İki güne çıktım hastaneden..." dedim ağlamaya hazır olan kızın gözlerine bakarak yalan söylerken ve elimi tutması için ona uzattım. Beni daha yeni tanımasına rağmen benim için bu kadar endişelenmesi beni biraz mutlu etmişti, cidden arkadaşım olduğunu hissettirmişti. Leyla da elimi tuttuğunda yan tarafımdan kısık ve sadece benim duyabildiğim bir ses yükseldi.

"Aynen avukat, sıyırdı." dedi ona bakmaya yeltendiğim sırada bakışlarını benden kaçırarak. Biz burada, Leyla halasının düğününde oturup ağlamasın diye konuşuyorduk, adam bizimle dalga geçiyordu.

"Eee sonra, yardım ettikleri için arkadaş mı olmak istedin?" diye masum bir soru yönelttiğinde bu sefer ben kısık ve sadece Yüzbaşının duyacağı bir tonda konuştum.

"Hıhı, bayıldım çünkü." dedim sahte bir tebessümle. Yüzbaşı ise bana sadece ağzını oynatıp "bayıldığını biliyorum." diyerek cevap vermişti.

"Yollarımız kesişti diyelim, ikisi de asker biliyorsun, benimde Dayım var, Albay kendisi,bahsetmiştim. Onların komutanı oluyor, aynı zamanda oradan tanışıyoruz." dedim biraz daha açıklamaya çalışarak.

"Ve de bizim askeri lojmanların birinde kalıyor." diyerek ekledi Civan ve bende kafamla onayladım.

"Güvenlik için, geçici bir süre kalıyorum." diye eklemeden edemedim. Öyleydi, bir süre dayımın istediğini yapacak sonra kendime bir ev bakacaktım.

"E o zaman siz, sık sık vakit geçiyorsunuzdur." dedi saf düşünceli Leyla. Ama bilmiyordu ki ben yanımdaki adamla karşılaşmamak için bile güneş doğmadan lojmandan çıkıyordum.

"Ben daha çok..." diyerek atıldı Aziz ve kollarını yatay bir şekilde koyarken olduğu yerden rahatsız olduğu belli bir şekilde hareket etti.

"Nasıl yani? Siz daha mı yakınsınız?" diye bir soru yönelttiğinde ikimizde aynı anda farklı cevaplar verdik.

"Hayır, değiliz." dedim ben.

"Evet, öyleyiz." dedi Yüzbaşı da. Ve ikimizde ne dediğimizi fark ettiğimizde birbirimize şaşkın bakışlar attık.

"Yakın mısınız, değil misiniz?" dediğinde yine tekrarladı Leyla.

"Hayır, değiliz."

"Evet, öğleyiz."

Yine baktım suratına, bu sefer öfkeyle. Yüzbaşı ise bana alay eder gibi bakıyordu.

"Nasıl yakın değiliz avukat? Yakınız ya, nereye gitsem karşıma çıkıyorsun, hep dip dibeyiz. Sabah akşam konuşmuyor muyuz?" dediğinde ne dediğini anlamayarak boş boş suratına baktım. Ne diyordu bu yüzbaşı? Ne yakınlığı, ne sabahı ne akşamı?

Şöyle en okkalısından bir tokat geçirmemiz yok mu?

"Kapı komşum...Hemen karşı dairemde kalıyor da..." dedi Leyla'ya ayrı açıklama yaparken. Civan ise bezgin bakışlarını çoktan ikimize çevirmişti.

Demek bahsettiği şey buydu, aptal herif.

"Öyle değil mi avukat?" dedi bakışlarını benim üzerimde gezdirirken.

"Öyle öyle... Hatta şöyleyiz." dedim parmaklarımı iç içe geçirip kenetlerken.

Şu şekil birbirimize girmemize ramak kalıyor, birbirimizi boğmanın derdine düşüyorduk ama aramızdaki güçlü bağı da görmezden gelemiyorduk.

"Ayy... Sevindim o zaman." dese de Leyla'nın Aziz'e olan bakışları pek hayra alamet değil gibi gözüküyordu. Leyla'nın ve etraftaki herkesin bakışlarını umursamayarak dans eden çiftleri, halasının ve artık eniştesinin yaptıkları gizli gelin-damat konuşmasını anlamak için dudak okurken buldum kendimi.

Ne konuşuyordu ki gelinle damat acaba? Yani hep bir merak etmişimdir, o an konuştukları konunun ne olduğunu ve neden kulaktan kulağa konuştuklarını. Leyla ve Civan kendi aralarında bir şeyler konuşurken dikkatimi belli etmeyerek onlara verdim, Leyla Civan'a her bulduğu fırsatta temas etmeye, gözlerinin içine bakarak konuşmaya çalışırken Civan'ın askeriyede korku salan bakışlarını daha yumuşatmış ve Leyla'nın dediklerini dinleyip dinlemediği belli bile değilken karşısındaki kadının gözleri içinde kaybolduğunu fark etmiştim.

Karşımdaki resim biraz daha uzaklaştırıp onlara daha geniş bir açıdan baktım, yakışıyorlardı. Daha karanlık ve heybetli görüntüye sahip olan adamın yanında, neşeli cıvıl cıvıl bir kadın duruyordu. Birbirilerini fark etmeseler bile sanki her söyledikleri kelimede içleri gidiyormuş gibi dinleyip hayranlıkla izliyorlardı. Leyla en sevecen gülümsemesini, en cilveli halini Civan'a sunarken Civan onu saatlerce durup izlemek istiyormuş gibi ona bakıyordu.

Gerçekten aşk bir büyüydü ve bu aşkın büyüsüne kapılmış olan bu iki aptal hiç bir şey anlamıyordu.

"Aptal." diyen ses sayesinde evli,mutlu, çocuklu Leyla&Civan adlı hayal dünyamdan çıkıp yanımda oturan yüzbaşının yanına yeniden ışınlandığımda derin bir nefes aldım. Her güzel şeyin içinden beni nasıl çekip çıkarıyordu, merak ediyordum ve...

O bana aptal mı demişti?

"Sen kime aptal diyorsun?" dedim ona sinirle dönerek. O ise ne dediğimi anlayamamış bir şekilde bana döndüğünde aslında bunun Civan için söylendiğini o an anlamıştım. Bana döndüğünde bu yanlış anlamama gülen yüzbaşı benim tarafımdaki kolumun sandalyeye koyarak yönünü bana çevirdi.

"Sana demedim bu sefer, üzerine alınma?" diyerek güldü.

Bu sefer? Başka seferlerde mi olacaktı?

"Bu sefer derken? Bu bir daha hiç yaşanmayacak Yüzbaşı." diyerek bende güldüm. Her ne kadar benden özür dilemiş olsa da bu her şeyi unutup affettiğim anlamına gelmiyordu.

"Aptal olmaman mı yoksa benimle artık muhattap olmaman yüzünden mi?" diye gülerek sorduğunda sanki normal hoş bir sohbetin içindeymişiz gibi görünmeye çalışıyorduk.

"İkisi de... Dediğim gibi mümkün olduğu kadar az muhattap olalım ki kimsenin canı sıkılmasın? Doğru muyum?" dediğimde bedenimi hafif arkaya yaslanan yüzbaşıya yaklaştırarak ondan bir cevap bekledim.

"Değilsin avukat." dediğinde azıcık yaklaştığım yüzbaşı yerinden kalkıp bana çok daha fazla yaklaşarak yüzlerimizi eşit bir hizaya getirmiş ve burunlarımızın arasında çok az bir mesafe bırakmıştı. Şimdi gözlerini yine benim gözlerime çevirmişken yüzünde başka bir duygunun sebebi olan bir tebessüm vardı.

"Ben canım sıkılsın istiyorum, senin tarafından..." dediğinde hala yüzünü de bedenini de gözlerini de benden uzaklaştırmadı.

"Niye? Ne derdin var canınla?" diye sordum bu mesafenin benim için hiç bir anlamı olmadığını gösteren sert sesimle.

"Canımla bir derdim yok avukat, şimdilik. Ama sanırım derdimin ne olduğunu ve nerde olduğunu biliyorum ..." dediğinde ellerini oturduğum sandalyemin altına koyup sandalyeyle birlikte beni kendine çekmiş ve artık daha da yakınlaştırmıştı. Ve ben artık nefes bile alamıyordum, bu yakınlık bir şekilde göğsümü yakıyor, nefesimi kesiyordu.

Adam benim derdim sensin falan mı demek istedi, anlayamadım şu an diyen iyi niyetli sağ melek olduğu yerde donakalmıştı.

Ne diyecek adam? Sana yanığım ufaktan şöyle bir yamacıma gelde sende öyle misin diye bir bakayım, durum tespiti yapayım diyor diyerek çıldıran ve yerinde benden daha çok sıcak basmış olan sol meleğin zihnimde yankılanan sesini dinledim.

Beni niye sıcak basıyor şu an? Ve bu adam niye her karşılaşmamızda bana daha bir tanıdık geliyor?

"Yüzbaşı..." dedim ne kadar garip hissetmiş olsam da çekilmeden.

"Avukat..." diyerek cevap verdi o da.

"Kafan mı güzel senin? İyice saçmaladın çünkü..."

"Kafam gayet yerinde avukat ama ya seninki? Senin kafan yerinde mi?" diye sordu bakışları hala gözlerimdeyken.

"Niye yerinde olmasın? Gayet yerinde..." dediğimde gülerek baktı gözlerime, daha sonra da bir saniyeliğine bakışları dudaklarıma kayıp tekrar gözlerime çıktı.

"Yumruk atmadın, atarsın diye bekliyorum ama bugün bayağı bir sabırlı gördüm seni." dediğinde kendini tamamen geri çekip alayla gülmeye devam etti.

Sabır testi mi uyguladı şimdi bu bizim üstümüzde? diye şaşırdı sağ melek, garipti, mazlumdu. Ama artık ondan daha garip daha mazlum biri vardı:

Sol melek.

Ne yani hepsi bir yalan mıydı, yaşananlar, kırlarda bahçelerde el ele koşuşlarımız, tutku dolu duygular, aramızdaki o tuhaf, büyülü kimya? Hepsi bir yalan mıydı Yüzbaşı? Yalan mıydı ulan! Söyle!

Bu adam cidden sabrımızı mı ölçmeye çalışmıştı az önce yoksa ben mi yanlış anlıyordum? Yine beni çileden çıkartıp deliye mi dönmemi istiyordu?

Biraz daha öyle dursak ben, burada, bu şekil durmazdım da... diyen sol meleğin sesini duymazdan geldim.

Ama ona istediğini vermeyecek, burada tek bir sorun bile çıkarmayacak, bana uyguladığı sabır testini hiçe sayarak uslu uslu oturacaktım.

O zaman yerinden kıpırda, hala aynı şekil duruyorsun Esin, rezil olduk. Kalk, kalk bir gören olacak diyen sağ meleğin uyarısını hiçe saymadım, bir yere kadar. Yüzbaşının yanına biraz daha yaklaştım, yüzüne bu sefer alaycı bir gülümseme yerleştiren kişi ben oldum.

"İyi denemeydi yüzbaşı, bu küçük oyunlarınızı bir dahakine beş yaşındaki birine yaparsanız daha etkili bir sonuç alırsınız." diyerek uzaklaştım ondan. Onun suratına bakarak uzaklaşırken hala yüzüme yüzüme sırıtışını izledim, inatla gülüyordu ve vazgeçmiyordu.

Bir süre sessizce oturduktan sonra masaya ikramlar, içecekler gelmiş ve herkesin önüne konulmaya başlanmıştı. Masanın diğer tarafında Leyla ve Civan'a verilen pastayı gördüğümde yanıma gelen görevliye bana ne içki ne de pasta vermesini istemediğimi söyleyip onu durdurdum.

"Sen neden yemiyorsun Esin,şekerin düşer böyle, dans edemezsin benimle " diyen Leyla'ya nasıl daha basit bir şekilde açıklayacağımı düşünerek cevap verdim.

"Gluten hassasiyetim var, istesemde yiyemem." diyerek gelen tabağı geri çevirmemin nedenini açıkladım. Leyla şaşırarak bana baktığında sanki o an aklınıza gelen bir şeyle aydınlanmış bir ifadeye büründü.

"Sen bende kaldığın gün, kahvaltıda o yüzden mi doğru düzgün bir şey yiyemedin?" dediğinde sanki bundan pişmanlık duyuyormuş gibi baktı suratıma.

"Neden söylemedin, bilsem sana göre hazırlardım her şeyi... Özür dilerim." dedi suratıma üzüldüğünü ve pişmanlık duyduğunu belli eden bir ifadeyle bakarken.

Gerizekalı Cüneyt, yiyemediğimi bildiği için bana poğaça gönderip sinirlerimle oynamıştı, gerizekalı gerzek herifin tekiydi. Leyla da bilemediği için üzülüyordu, yerdim.

"Sen zahmet etme diye söylemedim, zaten yorgundun, bir de bununla uğraş istemedim." diyerek cevapladım onu. Bir de benim yüzümden daha fazla yorulmasını istememiştim.

"Bir arkadaşımın da var aynı hastalığı, iştahı pek olmuyor, yemeye çalışsa da doğru düzgün yiyemiyor,yediğini kusuyor, bayağı da zayıf...Sende de mi öyle oluyor yoksa?" diyerek endişeyle baktı Leyla bana. Şu ana kadar kaç duygu değişimi yaşamıştı, yetişemedim.

Sonra Civan'a baktım, karşısında duran Aziz'e odaklanmış ve sanki öfkeliymiş gibi bakıyordu, neden olduğunu anlayamadım. Yüzbaşı'ya çevirdim bir kaç saniyeliğine bakışlarımı, bu sefer bana değilde yere bakıyordu.

"Yani, genel belirtileri bunlar. " dedim artık masadaki üç kişinin de bana baktığını fark ederek.

Leyla dolu ve buğulu gözlerle bana bakarken daha fazla bu konuyu konuşmak istemeyerek konuyu değiştirdim.

"Yüzbaşı soyadım ne demiştiniz?" diye sordum en sorulmaması gereken insana soru sorarken.

Niye sorduk canım, adımızın yanına yakışıp yakışmadığına mi bakacağız?

Sus be sol melek, sus!

Yüzbaşı bakışlarını yerden bana çevirdiğinde gözlerindeki anlamsız ifadeden ne olduğunu anlamıştım. Antrenman odasında, bana her önüme gelen yemeğe burun kıvırdığımı söylerken bunun arkasında bir sebep olacağını düşünmeyip şımarık karakterime göre yorumlamıştı. Ve bu da demek oluyordu ki Civan da şu an ona ne kadar yanlış bir şey yaptığını bakışlarıyla onu rahatsız ederek söylemeye çalışıyordu ama gerek yoktu. Ne yüzbaşının pişmanlığına ne de bana üzülen, yaşla dolu gözlere ihtiyacım vardı. İhtiyacım olan tek şey şu an keyifli bir zaman geçirmekti.

"Aliyev..." dediğinde şaşırır gibi baktım zaten soyadını bildiğim adama sorarken.

Leyla'nın dikkatini dağıtmaya çalışıyordum ve sanırım bunda başarılı olmuştum.

"Azerbaycanlı'sın o zaman?" diye sordu Leyla yüzbaşıya bakarak. Kafasıyla onayladı yüzbaşı ve bana bakmaya devam etti.

Azerbaycanlı mıydı? Adem amcanın eşi de Azerbaycanlı'ydı. Bunu neden daha önce fark etmemiştim ki?

"Sen Azerbaycanlı mıydın?" dedim bu sefer gerçek anlamda şaşırdığımda.

"Evet, noldu?" diye sordu sesinde ufak bir heyecan kırıntısı yakaladığım Yüzbaşı. Neye bu kadar heyecanlanıyordu, alt tarafı bir soru soruyorduk.

"Ben küçükken..." dedim karşımdaki yüzbaşının bana sanki bir şeyler bilmek, söylemek istiyor gibi bakışlarından kaçamayarak.

"Ben küçükken evimizin karşısında Adem amca ve ailesi oturuyordu. Eşi Nermin teyze de Azerbaycanlı'ydı. Bize sürekli gelir gider, anneme arkadaşlık ederdi. Yanlış hatırlamıyorsam bende büyük ablamla yaşıt bir oğulları vardı, aynı okula gidiyordu bizimle. Hatta bana bir şey öğretmişti, nasıl söyleniyordu? Bir dakika..." dediğim anda karşımdaki yüzbaşının esmer hareleriyle bana uzun uzun baktığını fark ettim. Az önceki pişman ifadesi şu an anlam veremediğim bambaşka bir ifadeye dönüşmüş ve sanki çok önemli bir şey anlatıyormuş gibi pür dikkat beni dinliyordu.

"PETUH!" dedim söylediğim ve anlamını tam hatırlayamadığım kelimeyi haddinden fazla yüksek söyleyerek.

Bu dediğimle Yüzbaşını öksürük krizi tutmuş ve olduğu yerde boğulmaya başlamıştı. Civan hemen yüzbaşıya müdahale edip önündeki suyu uzatırken Leyla ve ben öylece bakıyorduk.

"Yanlış mı söyledim?" diye sordum nefesi kesilene kadar öksüren adama bakarak.

"Yanlış bir şey söyledin diyelim." dediğinde acaba?

Acaba küfür falan mı etmiştim diye düşünmeden edemedim ama o çocuk bana hiç böyle kötü kelimeler öğretmeye kalkmaz, hep güzel anlamlı şeyler öğretmeye çalışırdı. Ben mi yanlış anlamıştım acaba?

"Ne söyledim bilmiyorum ama bana öğretilen bu, yani o zaman bana bunu öğretmişti." dedim sanki karşımdaki adamın tekmeyle nefesini kestiğim için pişman olmamışta hakaret içeren bir kelime kullandığım için üzüldüğünü düşünerek. Nefesi düzelen yüzbaşı ise artık rahat bir şekilde oturtabiliyordu.

"Zannetmiyorum, öyle bir şey öğretmemiştir." dediğinde kızarmış gözleriyle baktı. Bilmiyordum, belki de ben etraftan duyup sanki o öğretmiş gibi hatırlıyor da olabilirim.

Bir sürede başka bir şeyler konuştuktan sonra düğünlerin vazgeçilmezi ve benimde Kiraz Mevsimi'nden sonra favorim olan o şarkı, Özdemir Erdoğan- Bana Ellerini Ver çalmaya başlamış ve artık tüm çiftler yavaş yavaş sahneye dans etmek için çıkmaya başlamıştı. Karşımda oturup uzun uzun yanındaki Civan'la bakışan ve konuşan Leyla ise kucağındaki çantasından elbisesiyle aynı renk bir mendil çıkarmış ve onu güzelce katlayıp Civan'a dönmüştü.

"Civan, bir bana döner misin rica etsem?" dediğinde Civan hiç ikiletmeden, sanki bu anı bekliyor, bana dön demesini istiyormuş gibi hızlıca dönmüştü. Leyla ise ona dönen adamın giydiği ceketin cebine elinde tuttuğu mendili güzelce yerleştirip bir de eliyle Civan'ın göğsüne hafif şiddetle vurarak düzeltmişti.

"Çok güzel oldu, değil mi Civan?" dediğinde Civan az önce tam göğsünün üstünde, bize hafif şiddet görünse bile onun bedeninde de kalbinde de yüksek şiddetli zelzeleler yaratan kadına içli içli bakarak cevap verdi.

"Çok güzel." diyerek hayran hayran baktı suratına. Ama bu güzeli mendile mi yoksa Leyla'ya mı söyledi bilemedim. Bildiğim tek şey şu an Civan'ın sevdiği kadın tarafından yediği ufak çaplı ama çok etkili darbesinin verdiği hasardı. Civan bir kaç saniye daha aval aval Leyla'nın suratına baktıktan sonra sandalyesinden kalkıp tam karşısına geçip eğilerek ona elini uzattı. Leyla'yı dansa kaldırmak istiyordu ve bu görüntü düşündüğümden çok daha tatlıydı.

Leyla&Civan Fan Club kurup bu çiftin en büyük destekçisi olacağım , en önde bayrak sallaya sallaya gezeceğim.

Leyla da ona uzatılan eli zarif bir şekilde tutarak teklifi kabul etmiş ve ayağa kalkmıştı. Gerçek bir çift gibi görünüyorlardı, birbirlerine farklı anlamlar yükledikleri kırk kilometre öteden bile belli oluyorken onlar bunu fark edemeyecek kadar kör geziyordu.

Aptal aşıklar.

"Siz neden dans etmiyorsunuz? Hadi kalksanıza!" dediğinde Leyla, kös kös oturan yüzbaşı ve bana bakıyordu. Benim pek kalkışta dans edesim yoktu hele yüzbaşıyla hiç yoktu.

"Ya kalksanıza, neyi bekliyorsunuz?" diye sitem ettiğinde ikimizde senkronize bir şekilde cevapladık Leyla'yı.

"Şarkının bitmesini." cümlesini aynı anda kurduğumuzda bakışlarımızı yeniden birbirine çevirip baktık birbirimize. İlk defa onunla ortak bir fikrimiz olmuş, aynı payda da buluşmuştuk.

"Cidden...Ayy neyse! Oturun öyle kös kös, ben eşimi de alıp dans etmeye gidiyorum." diyerek Civan'ın koluna sarılmış ve bizden uzaklaşmaya başlamıştı. Tabi uzaklaşabilirse... Çünkü sanırım Civan, az önce Leyla'nın ağzından çıkan eşim kelimesine takılıp kalmış, hareket edebilme gibi bir yeteneği olduğunu unutmuştu. Leyla da onu bu yüzden dans pistine çekiştirerek götürmeye çalışıyordu. Komikti bu halleri, gülme isteğimi bastıramadım bu durum karşısında. Sesli bir şekilde güldüm.

"Gerçekten aptallar..." dedi yine yanımdaki yüzbaşı ve bu sefer haklıydı.

"Öyleler." dedim onların saf salak aşık tiplerine bakarken.

"İkisi de aralarında ne olduğunu göremeyecek kadar kör olmuş." diye devam etti ve bu da doğruydu.

"Öyle evet." diyerek onayladım. Aşkın büyüsüne kapılmış gidiyorlardı. Ve bir de ona böyle davranan kadın için karşılıksız bir sevgi beslediğini mi düşünüyordu?

"Avukat sen ilk defa bana karşı çıkmadan dediklerimi doğruluyor musun yoksa ben mi yanlış anlıyorum?" dediğinde yüzümdeki o tatlı tebessümü silerek ona döndüm.

"Maalesef, aynı fikirde olduğumuz için bende çok şaşkınım. Lütfen üsteleme." dedim yine dans pistine bakarak. Genci, yaşlısı bir sürü insan şimdi el ele, göz göze dans edip birbirlerine aşkla bakıyordu. Sevgilerini kelimelerin gücüyle değilde, gözleriyle, bakışlarıyla, dokunuşlarıyla anlatıyorlardı.

Sanırım aşk diye bir şey olmalıydı çünkü pistin ortasında el ele ve alınlarını birbirine yaslamış bir şekilde dans eden yaşlı çifti bu sahneye çıkaracak başka bir gücün varlığı söz konusu bile olamazdı. Susan yüzbaşı ve sevdiğim şarkı eşliğinde bu zamanın tadını çıkarmaya çalışıyordum ki arkamdan yaşlı bir elin bana dokunmasıyla bölünmüş ve odağımı oraya vermiştim.

"Kızım, sen kimin kızısın, kimlerdensin bakayım?" diye soran orta yaşlı teyzenin sorusuyla karşı karşıya kalınca bir anlık afallamıştım.

"Düğün sahibinin yeğeninin arkadaşıyım teyzecim." dedim en saçma tamlamayı kullanıp cevap verirken.

Dıdısının dıdısının dıdısıyım yani teyzem, niye sordun?

"İyi bak, akraba sayılırız o zaman." dediğinde bu cümlenin neresinden akrabalık unsuru bulabildiğini düşündüm ama yoktu. Sahte bir kahkaha attım, teyze de beni baştan aşağı dikkatlice bir süzdü.

"Kaç yaşındasın bakayım sen? Küçük duruyorsun." dediğinde bunu yaşıma ithafen bir iltifat olarak algılayarak cevapladım.

"Yirmi yediyim teyzecim ama sen yirmi sekiz bil." dedim bu gereksiz bilgiyi de verecek. Şimdi bu bilgiyi alıp ne yapmak isterse yapabilirdi.

"Maşallah maşallah, o zaman meslek sahibisin değil mi?" dediğinde kafamla onayladım teyzeyi.

"Ne iş yapıyorsun ya?" diye sorduğunda okumak ve bitirmek için bir taraflarımı yırtığım fakülteme saygılı bir şekilde selam gönderip gururla söyledim.

"Avukatım teyzecim." dedim ama demez olaydım. Kadının suratı düşmüştü bir anda ve neden olduğunu anlayamamıştım.

"Doktorsun sandım ya kız ben seni." dedi sahte bir şekilde gülerek.

(Teyzemiz de klasik okurlardan, asker-doktor kurgusu okumak istiyor)

Mesleğimi beğenmediğine mi yoksa doktor olamadığıma mı üzülsem bilemeyerek baktım suratına. Ama bakışlarım boştur konunun nereye gideceğini sorgulamaya başlamıştım.

"O zaman bizim oğlan olmaz sana." dedi üzülen bir ses tonuyla. Ama bu teyze tam olarak bunun nesine üzülüyordu.

"Teyzem bir bekar mı diye sorsaydın önce, onu sormayı unuttun." diyerek hoş ama boş sohbetimize kıyıdan köşeden dahil oldu yüzbaşı. Ona baktım sinirle, zaten teyze sinirlerimi hoplatıyordu yavaş yavaş, bir de ona ön ayak olan yüzbaşıyı dinlemek daha da sinir olmama sebep oluyordu.

"Aferin oğlum, iyi akıl ettin." diyerek samimi şekilde gülümsedi Yüzbaşı'ya. Sonra da bana döndü.

"Bekar mıydın kızım, görüştüğün biri var mı?" diye sorduğunda yine yüzbaşı dahil oldu konuşmaya.

"Evet avukat hanım, var mı görüştüğünüz birileri?" diyerek beni daha da rahatsız etmeye devam ediyordu. Tekrar onun suratına bakmaya yeltendiğim sırada teyze çenemin altından tutarak ona bakmamı sağladı.

"Bak tam sana uygun,boyu boyuna, huyu huyuna, işinde gücünde, evden işe, işten eve gelip giden savcı bir yeğenim var.Bir bak istersen, beğenirsen bir çay için. Hatta o da buralarda, gelsin de tanışın." diyerek ellerini benden çekmiş ve etrafı numaralı gözlüklerle izlemeye, bahsettiği savcı yeğenini aramaya başlamıştı.

Bende bu sırada kadının içinden çıkan Esra Erol'u nasıl geri göndereceğimin yollarını ararken yine yüzbaşının olaya aniden dahil olan sesi duyuldu ama bu sefer öyle uzaktan uzaktan değildi, tam kulağımın dibinden geliyordu.

"Teyzenin yeğenine şimdiden acıyorum, yazık olacak gül gibi adama..." dediğinde ben daha bir şey diyemeden teyze olduğumuz yere dönmüş ve beni kaldırmaya uğraşmıştı.

"Kızım bakma öyle avel avel, kalk seni bir görsünde dansa kaldırsın. Orada konuşur, numaralaşır, sohbet edersiniz." dediğinde teyzenin suratına tam dediği gibi bakıyordum. Avel avel.

"Sonra ilerletin yavrum sohbeti, buluşun görüşün. Çaya çıkın, oturun beraber. Zaman geçsin biraz daha birbirinizi sevin seviş-" dediğinde pot kırdığını düşünerek ağzını kapatmıştı ama her şey gayet met ve açıktı.

Eski toprak değil mi işte? Bizden hızlı kadın, helal olsun. Daha elimize erkek eli değmedi, koskoca kadının ettiği laflara bak! Bir daha helal olsun.

Bu görmeyici usulü izdivacı bozmak adına tam yerimden hışımla kalkıyordum ki bir el teyzeyle aramıza girip ikimizin de dikkatini o yöne çekmişti.

"Benimle birlikte dans eder misin avukat?" diyerek ayakta beklerken önümde biraz eğilmiş ve elini bana açmıştı. Tutmam için...

Teyze "E ama oğlum ne diyoruz biz kaç saattir burada, bak bizim oğlan gelecek, alıp götürecek kızı." dediğinde bunun yaşanmaması için yerimden hızla kalkarak karşımda teklifini kabul etmemi bekleyen yüzbaşının elini tuttum.

"Ederim." dedim hışımla ve ben daha elini tutar tutmaz beni dans pistine sürükleyen yüzbaşıya itiraz etmedim. Hızlıydı, hızlıydım. Ve hızlı adımlarla çoktan dans pistine geldiğimizde hala el ele tutuşuyorduk. Durduğumuz an ikimizde birbirine saniyeler içinde kenetlenmiş olan ellerimize baktık. Sonra yavaş yavaş gözlerimiz buluştuğunda hiç bir şey söylemedik, söylemeye gerek duymadık.

Hala Bana Ellerini Ver şarkısı çalarken pistin ortasında biraz nefes nefese, biraz da şaşkın bir şekilde bakıştık ve sonra ne olduğunu idrak ederek elimi çekmeye çalıştığım sırada yüzbaşının buna izin vermemesiyle duraksadım.

"Beni yerimden ettin avukat, öylece bırakıp gidemezsin." dediğinde sanki gerçekten yerinden kalkıp geldiği için rahatsız gibi bakıyordu.

"Ben mi dedim sana gel dans edelim diye, hem sen niye çektin ki bizi buraya, otursaydın orada." dedim hala elim ondayken.

"Teyzenin izdivaç muhabbetini mi dinleseydim avukat, benimde bir sabrım var." dediğinde bana yaklaşarak önümde durmayı tercih etti.

"İnan, şu an o teyzenin muhabbetini dinlemektense, seninle burada dans etmeyi yeğlerim avukat." dediğinde zaten tuttuğu elimi havada gayet nazik bir şekilde bekletirken yerinden oynamıyor, sanırım benden bir hamle yapmamı bekliyor gibiydi.

Düşündüm, şu an bir izdivaç muhabbetine daha dahil olmak, birinin doktor ya da savcı yeğeninin huyunu suyunu dinlemek istemiyordum. Bu düşüncemden yola çıkarak boşta kalan elimi yüzbaşının koluna yerleştirerek onunla artık dans edeceğimi belirttim. Yüzbaşının da usulca belime kayan ve oradan da çıplak sırtıma dokunan ellerini hissettiğimde oluşan garip hissiyatı görmezden gelmeye çalışarak atmosferin verdiği sıcaklıkla, şarkıya eşlik etmeye başladık.

Özdemir Erdoğan her Bana ellerini ver kısmını söylediğinde sanki ikimizinde elleri istemsizce yeniden buluşup birbirilerini keşfediyormuş gibi hissettik. Ortamın ve bir sürü de insanın dans etmesiyle sıcak olan atmosferin sıcaklığından bizde faydalanarak nefes nefese kaldık.

Gözlerimizi birbirinden ayırmadık, onun kahve gözleri loş ışık altında bana odaklanmışken ben ezberlemek istercesine didik didik ettim harelerini. Yüzbaşı da sanki ilk defa görüyormuş gibi bakıyordu benim gözlerime, uzun uzun süzüyor, sanki her karışında yeni bir şey fark ediyormuş gibi bakıyordu. Sırtımda gezinen eli tenimde garip bir baskı uygularken hafif hafif dokunuşlarını da hissettiriyordu. Adımlarımız birbirini kusursuz bir şekilde takip ederken, bir an bile gözlerimizi birbirimizden kaçırmıyor, aramıza duyulan tek şey nefeslerimiz ve kalp atışlarımız oluyordu. Etraftaki herkesin varlığı silinirken herkes bulanıklaşmaya başlıyor, ona rağmen görebildiğimiz en net şey yine sadece biz oluyorduk. İki farklı bedenin sıcaklığı tek bir noktada, buluşan ellerimizde karışırken hatırımda kalan ve beni eskiye götüren barut kokusuyla yüzümü biraz daha yaklaştırdım yüzbaşıya. Yüzüne artık bakamıyordum, bakamıyordum çünkü şu an gördüğüm tek şey onun hızla inip kalkan göğüs kafesiydi. Neden bu kadar hızla hareket ediyordu ki? Ve neden ben artık onun yüzünü göremiyordum?

"Biraz uzaklaşmanı istesem avukat?" diye düşüncelerimi bölen yüzbaşıya bakmak için kafamı hafif yukarıya kaldırdım. Neden şimdi böyle bir istekte bulunuyordu ki, dans etmek isteyen o değil miydi?

"Neden, ne oldu ki?" diye sordum merakla. Acaba biraz fazla mı yakın olmuştum ona, rahatsız mı olmuştu bu yakınlıktan?

"Gözlerine bakmak istiyorum." dediğinde bir anlığına hareket etmeyi unutarak öylece kaldım ama hızla toparlayarak dansa kaldığım yerden devam ettim. Yüzbaşı ise gözlerini sanki benim gözlerime mühürlemiş gibi bakıyordu ve artık bu yakınlıktan rahatsız olmadığını biliyordum.

Dediğini yaptım, ondan biraz uzaklaşarak dansa devam ettim.

"Yani konuşurken gözlere bakmaya önem veririm, ondan." dediğinde gözlerime bile tam bakmıyordu ve bunu söylüyordu.

"Uzunmuşsun sen bayağı, boyun kaç?" dedim bu göz, bakış muhabbetini bir kenara atarak. O da yanlış anlaşılmaması için gerekli açıklamayı yapınca üstünde durmaya gerekte kalmamıştı.

"197'yim." diyerek cevap verdi. Yani dedim kafadan küçük bir hesap yaparak. Benden yirmi beş santim kadar uzundu.

"Kısaymışsın sende, boyun kaç?" derken aynı soruyu yöneltti bana da.

"172'yim ama topukluyla değişir tabi." dediğimde ayaklarıma baktı, acıyarak.

"Yine mi giydin o ayakkabıları?" diye sorduğunda gülmeden edemedim. Evet yine giymiştim, başka ne giyecektim?

"Düğüne geliyoruz, başka ne giymemi bekliyordun?" diye sorduğumda müziğin ritmiyle dans eden adımlarımız olabildiğince yavaşlamıştı, yüzbaşı adımlarını yavaşlatmış, bizi de peşinde sürüklemişti.

Ay bu adam, canımız yanmasın diye mi yavaşlattı adımlarını?

"Öyle olsun avukat, bu seferlik dediğin gibi olsun." dediğinde aklıma takılan bir soruyu sorma gereği duydum.

"Yüzbaşı olma yaşı kaç? Kaçı geçerseniz yüzbaşı olabiliyorsunuz tam olarak?" diye sordum çünkü en son bu adamın kırkına kadar yaşı olabileceğini düşünmüştüm.

"Kaçı geçersek derken? Öyle bir şey mi var?" diyerek sorduğunda sorumun garipliğinde boğuluyordu.

"Öyle bir şey yok mu?" dediğimde cıklayarak cevap verdi.

"Yaş değil, rütbe önemli, kademe kademe oluyorsun. Yaşın kemale erdi gel senin rütben şu olsun diye olmuyor yani." dediğinde suratına baktım boş boş, yani kaç yaşındaydı? Söyleyecek miydi?

" Yaşımı bilmek istiyorsan,32 olacağım yakında avukat." dedi gülerek.

"Kırkına bir şey kalmamış yüzbaşı, yakın bir tahminde bulunmuşum." dediğimde bu sefer gülen ben oldum. Ama tabi ki tahmin ettiğimden daha gençti ve gençte duruyordu. Bakışlarımı ona değilde yine göğsüne çevirdiğimde boynumun ne kadar rahatsız bir pozisyonda olduğunu yeni fark edebilmiştim. Bu adam ciddi anlamda uzundu, boynumu ağrıtıyordu.

"Seninde otuza bir şey kalmamış avukat, biz bir şey diyor muyuz? dediğinde sızlayan boynuma rağmen kaldırdım kafamı. Belki bende yolu yarılamış olabilirdim ama o benden daha çok yarılamış bir haldeydi. Konuşmamalıydı.

"Zaten bunu demeyen bir sen kalmıştın bir de şu köşedeki Esra Erol çakması teyze.Sağolun, gerçekten sağolun izdivacımla bu kadar meşgul olduğunuz için." dedim gözlerimi devirerek. Yüzbaşı ise bu dediğime gülerek baktı bana, gerçekten eğleniyormuş gibi samimi bir şekilde. Ve...Ne de güzel gülüyordu öyle, katıla katıla. Bir süre gülüşüne, inci dişlerine, dudaklarının kıvrılışına baktım, sonrada gülünce kısılan esmer gözlerine odaklandım.

Nasıl, güzel mi gülüyor?Yüzbaşı? Yok daha neler, içime sol melek kaçtı heralde.

"Böyle yap hep,gözlerime bak benimle konuşurken." dediğinde fark ettim. Ona bakmam için bu saçma izdivaç, yaş muhabbetini açmış ve ona bakmamı sağlamıştı.

"Sen niye böyle diyip-" beni oyuna getirmeye çalışıyorsun diyecektim ki yanımıza gelen Leyla ve Civan'la hızla birbirimizden de ellerimizden de ayrılmış ve konuşmamızı sonlandırmıştık.

•••••••••••••••

Yürüyerek çantalarını almak için bizden uzaklaşan iki kadının arkasından bakarak olduğumuz yerde duruyorduk Civan'la. Günün yorgunluğunu, müziğin, kalabalığın başımızı ağrıtmasını, emirleri, görevleri, rütbeleri yok sayarak salına salına giden iki kadına bakıyorduk.

"Çok güzel değil mi?" diye sordu bana giden Leyla'nın arkasından hayran hayran bakarken.

"Bilmem, bakmadım. Güzel mi sence?" diye sordum ona. Ama saçma bir soruydu, cevabı belli olan ve saçma olan bir soruydu.

"Bana ondan başka güzel görünen bir şey yok ki, saçma saçma şeyler soruyorsun." dediğinde bakışlarımı giden iki kadından biri olan sarışından çektim Civan'a bakmak için ama o hala Leyla'ya bakıyordu.

"Ben yokken bir şey mi oldu?" diye sordum bakışlarımı istemsizce avukata çevirdiğimde.

"Sorma." diyerek cevapladı Civan çünkü olan olmuştu.

Durum Leyla'ydı.

Az sonra ise çantalarını yanına almış iki kadında yanımıza geldiğinde boşalan düğün salonundan dördümüz beraber çıkarak sonunda binadan ayrılmış ve yola çıkmıştık.Geç bir saat olduğu için hava iyice kararmış ve soğumuştu.

"Esin bu gece bende kalsana, hem oraya kadar gidip yorulma. Zaten Civan beni bırakacaktı, sende gel beraber gidelim." diyerek karşımda duran Esin'e teklifte bulunan Leyla'ya baktım. Esin de ona bakıyordu ama sanırım teklifi reddedeceği için biraz mahcup duruyordu.

"Bu sefer reddetmek zorundayım, yarın işe gitmem lazım ve iş yerim sana çok ters bir yerde kalıyor." dedi Leyla'ya üzgün bakışlar atarak. Yoksa kesinlikle gitmek ve Leyla'yla daha fazla vakit geçirmek istediğine emindim, birbirlerini çok sevmiş oldukları dışardan bir göz bakınca bile fazlasıyla belliydi.

"Nasıl döneceksin saat geç oldu, tek başına gitmene gönlüm el vermez." dediğinde bende buradayım der gibi bir öksürük sesi çıkarmış ve dikkatleri üstüne toplamaya çalışmıştım ama Leyla'nın bana olan bakışlarıyla biraz afallamıştım.

"Avukat benimle gelebilir sonuçta aynı yere gidiyoruz , Civan da seni bırakır, döner." diyerek bir fikir sunduğumda Leyla bana hala aynı bakışları atıyordu. Yanlış bir şey mi yaptım yoksa yanlış bir şey mi söyledim diye düşündüğüm sırada ondan bir atak geldi.

"Taksiyle dönecek haki yok ya, tabi senle gelecek." dedi Leyla. Bu ufak yükseliş karşısında şaşırmadan edemesem bile bir şey demeyerek onların arabaya binip gitmesini bekledim, gittiklerinde de rahat bir nefes alarak avukata döndüm. Giydiği elbise her ne kadar ona iyi olmuşsa da bu onun üşümesene engel olmamış, gecenin serinliğinde tir tir tirmesine sebep olmuştu. Daha fazla karşımda üşümemesi adına, üstümdeki ceketi çıkarıp giyinmesi için omuzlarımda bıraktığımda hafif yorgun gözlerle bana bakıp teşekkür etti. Sanırım gerçekten yorulmuştu çünkü herhangi bir hareketimde bile itiraz ederken bunda sadece sessiz kalmıştı.

"Eee avukat? Daha duracak mısın yoksa gidelim mi?" dedim artık gitmemiz gerektiğini hatırlatarak ve yola koyuldum. Yakın bir yere park ettiğim arabamın yerini hatırlıyorken hızla oraya gidip evime varmak ve günü öğrendiğim yeni bilgiyle kapatmak istiyordum ki aklıma gelen şeyle hem kendimi hemde avukatı durdurdum.

Yine topuklu giydiği için hafif hafif aksadığını hatırladığımda daha fazla yürümemesi için onu durdurmaya karar verdim.

"Dur sen gelme, ben arabayı alıp gelirim. Bekle burada." diyerek onu durdurdum. Zaten uyku sarhoşu olduğu için bu dediğimi de işletmeyerek bekliyordu ki aklıma gelen diğer şeyle yine ona döndüm.

"Ya da gel, burada tek başına bekleme." dedim çünkü gecenin bu saatinde kimin nerden, ne diye çıkacağı belli olmaz ve avukatı rahatsız edebilirlerdi. Ya da en kötü ihtimalle izdivaç düşkünü teyzeler başına üşüşebilirdi.

"Dalga mı geçiyorsun Yüzbaşı?" dedi yüksek bir sesle, hatta tüm İstanbul'un duyabileceği bir sesle.

"Bana yüzbaşı deme, en azından dışarıdayken." dedim aramızda zaten çok az mesafe varken kalanı da kapatarak.

"Hem beni hem de kendini tehlikeye atıyorsun, o yüzden söyleyeceksen de... Bu mesafeden söyle." dedim aramızda az bir aralık bıraktığımda. Ani öfkeli bakışları sönen avukat bana sadece kafasını sallayarak cevap verdiğinde yine almış olduğum çiçek kokusuyla uzaklaştım yanından.

"Arabayı alıp geliyorum, bekle." dedim hızlı adımlarla park yerine giderken. Döndüğümde ise o olduğu yerde kıpırdamadan beklemiş, sonra da arabaya binmişti. Üstüne giymesi için verdiğim ceketimi de hala omuzlarında tutarken ikimizde şu an sessizce yolu izliyor, sadece trafik ve korna sesleri duyuyorduk.

Biraz boğucu olan araba kokusundan kurtulmak ve sigara içebilmek için arabanın camını açıp tek elimle sigaramı dudaklarıma yerleştirip sonra da yakmış ve sol elime alıp pencerenin olduğu tarafa yanaştırmışım.

"Bu arada..." dedim sigaradan içime çektiğim sırada bakışlarımı avukata çevirirken ama keşke bakmasaydım çünkü avukat artık olduğum tarafa bile bakmayıp kendi tarafındaki camı açıp dışarıdaki temiz havayı solumaya çalışıyordu.

"Sigaradan rahatsız mı oldun avukat?" diye sorduğumda yüzünü ekşitmemeye çalışarak baktı bana ama rahatsız olduğu her halinden belliydi.

"Biraz ama boşver, devam et." dediğinde gözlerini benden çekip yine bakışlarını açık olan cam tarafına kaydırmış ve konuşmayı bırakmıştı.

Sol elimde olan yeni yaktığım sigaraya bakmadan açık olan camdan dışarı hızla fırlattım, rahatsız oluyorsa içmeyedebilirdim. Camları sonuna kadar açtıktan sonra sindiyse diye sigara kokusunun gitmesini bekledim, gittiğini düşündüğümde camları kapatarak içerinin soğuk olma ihtimalini göz önünde bulundurarak koltuk ısıtmalarını ve klimayı açtım.

"Bitti mi?" diye soran avukat bana döndüğünde neden bilmem ama daha rahatlamış hissediyordum. Sanki doğru olan şeyi yapıyormuşum da, aferin demesini bekliyor gibiydim.

"Bitti" dedim elime telefonu alıp arabaya bağlanarak. Bağlanınca tek başıma dinlemekten zevk aldığım Teoman'ın çokça müdavimi olduğum bir çalma listesinin üzerine tıkladım. Karışık çala bastıktan sonra telefonu bir kenara bıraktım. Şarkı yavaştan çalmaya başladığında bakışlarımı avukata çevirdim ve gördüm ki avukat zaten bana bakıyordu.

"Gönülçelen." dedik aynı anda çalan şarkının adını senkronize bir şekilde söylerken ikimizde, bugün bu ikinci oluyordu.

Sonra gülümsedi avukat, yorgun gözleri ve bedeniyle klimanın ısıtamadığı kadar ısıtan gülümsemesiyle. Bakışları artık tamamen bana dönüktü, ek olarakta sanırım yavaş yavaş beni affediyordu.

Çünkü beni çok kanattın.

Evet, ben onu dinlemeden etmeden gereksiz bir şekilde yargılamış, yargısız infazda bulunmuştum. Sürekli şımarık büyütüldüğünden, bencil, güçsüz, aciz olduğundan bahsetmiştim ama yanılmıştım. Avukatı tanıdığımı düşünürken bunun bir yanılgı olduğunu çoktan anlamıştım çünkü ben şu an karşımda duran kadın hakkında hiç bir şey bilmiyordum. Onu zerre tanımıyordum.

Gönülçelen, gönülçelen...

Güzel vücutlar, boş suratlar... Bu ikisinden ibaret olduğunu düşündüğüm kadın, bugün tek bir kelimesiyle bana kaybettiğim her şeyi saniyesinde geri vermişti.

Yorgun olduğumuz için çok konuşmadan geldiğimiz yol bitip, lojmanın kapısına geldiğimizde arabadan yine sessizce inmiş ve ilk defa beraber, kavgasız gürültüsüz bir şekilde beraberce yürüyüp lojmana girmiştik. Avukat önden önden merdiveni çıkarken bilmediğim bir sebeple onun geride bıraktığı kokusunu almak için biraz daha gerisinden yavaşça yürüyordum ki adımları durduğunda bende durdum.

"Teşekkürler Yüzbaşı." diyerek bana uzattığı cekete baktığımda çoktan ikinci kata vardığımızı fark ederek garip sarhoş halimden çıkarak yüzüne baktım.

"Rica ederim avukat." dediğimde yüzüne bir süre daha baktım. Mavilikleri artık yavaş yavaş kapanıyor, ayakta bile zor duruyordu. Gitmesi için ona elimle kapısını gösterdiğimde iyi geceler diyerek bana arkasını dönmüş, kapısını açarak ayağındakileri çıkarmıştı.

"Yüzbaşı, geçen bir şey arıyordunuz buralarda, bulabildiniz mi?" diye sorarak bana döndüğünde kapıdan içeri girmiş ve bu gecelik son kez bana döndüğünü fark etmiştim.

"Buldum." dedim güldüğümü belli etmemeye çalışarak. Avukat ise benim aksime bana tebessüm ederek iyi geceler dilemiş ve kapıyı yüzüme kapatmıştı. Kapanan kapıya bakarken uzun soluklu olacağını düşündüğüm arayışımın son bulduğu yere baktım:

Tam karşıma.

"Ben tam karşındayım ama sen hala beni bulamadın, göremedin Aziz, bizi bırakır bırakmaz unuttun." diyerek uzun süredir rüyalarıma giren sesin sahibine sonunda cevap verebildim.

"Tam karşımdasın Esin, buldum işte seni." diyerek arayışıma son veren küçük Esin'e ve yeni yeni tanıdığım büyük Esin'e tebessüm ederken.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.