İçeriğe geç

GÖNÜLÇELEN

Bölüm 10 · 45 dk okuma

GÖNÜLÇELEN

Bölüm 10

8.Bölüm

Ara ara kullanıp sonra bir köşeye fırlattığı dizüstü bilgisayarını köşe bucak aramış, arayışlarının ardından en son bir kaç gece balkonda bıraktığını hatırlayarak oradan almış ve şimdi tonton yanaklarından, yumuk yumuk ellerinden öpmek istediği kadını aramak için masanın üstüne koymuş, aramayı açmasını bekliyordu.

Öğretebildiğinde seviniyordu, eğer öğrenemeseydi sürekli yanına gelmesi için çağıracak, gelmeyince de gönül koyacaktı. Ama ne Aziz bu kadar sık gidebilirdi ne de gittiği zaman anneannesi bırakırdı.

"Əzizim, oğlum" diyerek açtığında karşımda duran kısacık saçlarına aklar düşmüş, yılların verdiği yorgunlukla gözleri çökmüş, buna rağmen yanakları hala dolgun olan babaanneme baktım, açabildiği ve beni görebildiği için mutluydu.

"Nənə, necəsən, yaxşısan?" dedim halini hatırını sormaya başlayarak. Biraz erken bir saate aradığım için uykulu duruyordu ama daha müsait bir zaman bulmak benim içinde çok zordu.

"Necə olum canım, gözlərim səni axtarır, gəlməni gözləyirəm qapılarda?" diyerek bana dolu dolu kahve gözleriyle baktığında içim gitmişti. Ne buraya dönmemi ne de bu mesleği yapmamı istemeyen kadın, şimdi her iki duruma da tek başına katlanıyordu. Hal böyle olunca da aradığım, konuştuğum her zaman gözleri doluyor, ağlamasına ramak kalıyordu.

"İşimi bitirəndə gələcəm, narahat olma." olma diyerek teselli etmeye çalıştım ama nafileydi. Senede bir ya da iki kere yanına gittiğim kadın, tabi ki bunun doğru olmadığını çok iyi biliyordu.

" Yalan danışma getinsə gəlmirsən Aybəniz nənən ölübmü yaşayırmı xəbərin yoxdu." diyerek ufaktan azarlamaya başlamıştı beni, dinlemekten başka çarem yoktu.

" Adam atasını görməyə gəlməz eşşəy oğlu! Oralarda başına nə gəlib nə olub xəbərimiz yoxdu. Bu telefonu niyə çıxarıblar, zəng eləmək belə çətindi məyəm? "

"Nənəm yox, yox." diyebildim sadece ama o devam etti.

"İcazə verin, ağlınıza tüpürüm, qoyduğum bütün səylərə utanım, vəfasız oğlan." dediğinde sanırım konuşmamıza yine hal hatır, hoş sohbet eşliğinde değilde küfürün elli tonunu kullanarak başlayacaktık.

"Nənə, əgər Allahı sevirsənsə, dayan və nəfəs al, nə deyirsənsə, düz deyirsən." dedim sakinleştirmek için. Evet doğruydu dedikleri, kızmakta da bir o kadar haklıydı ama ben buradaki her günümü nasıl kadına anlatacaktım, ölümle burun buruna geldiğim zamanları ne diye anlatacaktım, kalbine mi inseydi?

"Sus, danışma! De görüm, içəridə nə geyinmisən?" dediğinde ani konu değişikliğinin verdiği aptallıkla ekrandaki kadının suratına bakakaldım.

İçime ne mi giymiştim?

"Oğlum niyə mənə elə baxırsan dedim ki köynək geyinmisən?" dediğinde gelen o kutsal soruyla ne demek istediğini anladım. Ve hayır, atlet giymedim.

"Geymişəm, nənə, geyinmişəm.İstəyirsən göstərim sənə" dedim üstümdeki sweatshirtin uçlarını ellerimle kavradığımda. Bunun devamının gelmeyeceğinden emindim çünkü aldığım yaraları görmek canını yaktığı için bakmak istemiyor, daha doğrusu bakamıyordu.

"Xeyr, istəmir. " diyip istemediğini belirttikten sonra yüzünü ekrana daha yaklaştırıp bana baktı.

"Niyə belə baxırsan?" dediğinde nasıl baktığımı sormadan edemedim. Nasıl bakıyordum ki?

"Piyan olana oxşayırsan içmisən sən?" dediğinde kafamı sağa sola hareket ettirip dediğini reddettim. Sabah sabah ne içmesiydi, niye böyle söylüyordu?

Bir defa daha reddettim dediğini, inanır gibi göründüğünde ise aslında söylemek istediğim şeyi söylemeye hazırlandım. Şimdi bahsedilmesi gerekenden bahsetmek, sonunda buraya gelip bu cefayı çekmemle aldığım mükafatı dile getirmek istiyordum.

"Nine, yanına geldiğim ilk zamanlar sana sürekli bir aileden bahsediyordum. Hatırlıyor musun?" diye sorduğumda sanki ben bunu söyler söylemez o anlara gitmiş gibi baktı birden.

"Hatırlıyorum, hatırlamaz mıyım? Onlar da benim ailem, onları orada bırakmak istemiyorum, geri dönmek istiyorum diye evden kaçıp gidiyordun. Bütün mahalleyi peşinden koştur koştur götürüyordun." dedi acı bir tebessümle.

Acı bir tebessüm dudaklarından süzülüyordu çünkü daha önce doğru düzgün görmediğim ve hayatta olan sayılı akrabalarımdan, ninemin yanına bir anda getirilmiş ve artık hep burada kalacaksın denildiğinde çok zorluk çıkarmıştım. Hem annemi hem babamı kaybetmiş olmanın ve ikisini de yattıkları yerde, Türkiye'de bir başına bırakmış olmanın dayanılmaz acısıyla mücadele ederken bir yandan da geriye kalan ailem bildiğim insanlara ağlıyordum. Nermin teyzeme, Duha'ya, Esin'e... Belki de o mahalle , gittiğim okul hatta şeker satan Ahmet Bakkal için bile ağlıyordum. Senelerini orada geçirip büyüyen ben için, köklerini hem kendi ailesine hem de aile dostlarına salan bir çocuk için yurdundan edilmek gibi gelmişti, dayanamamıştım.

"Nolmuş o aileye...Yoksa?" dediğinde sanki kötü bir şey olmasından korkuyormuş gibi baktı ekrandan gözlerime ama korkmasına gerek yoktu.

"Aile'nin en küçüğü bir kız var, çirkef, kavgacı falan diyerek anlatıyordum. Beni hasta etmişti, sürekli çocuklardan dayak yiyordu falan, anlattım, hatırladın mı?" diye sordum tekrar.

"Anladım oğlum anladım, çatlatma adamı da söyle? Noldu, kötü bir şey mi olmuş?" diyerek endişeli bir şekilde sordu, bunca zaman sonra onları bulmanın iyi haberler getireceğini pek düşünmüyordu ama yanılıyordu. İyi haberlere gelmiştim.

"O kızı buldum, bir nevi o beni buldu ama neyse. Burada oturuyor, tam karşı dairemde.

"Çal kapısını, ben Aziz, çocukluk arkadaşın de. Sarıl kıza, anlat. Böyle böyle oldu, geri döndüm de. Hasret giderin." dediğinde neşe saçıyordu ama bunların yaşanması imkansızdı.

"Diyemem." dedim başımı öne eğerek. Diyemezdim.

"Niye, seni mi unutmuş, evlenip çoluk çocuğa mı karışmış, ne olmuş oğlum?" dediğinde birazını doğru tutturmuştu.

Evlenmemiş ninem evlenmemiş, parmağında yüzüğü yoktu.

"Yok, ondan değil."

"Neyden o zaman?"

"Albay'ın yeğeni, ondan..." dedim sesim kısık bir şekilde. Albay'ın yeğeni olması işleri biraz zora sokuyordu ama halledilirdi.

"Bir de beni biraz unutmuş tabi, küçüktü gittiğimde hatırlaması zordur." dediğimde yine bir fırsatımın olmasına sevindim. En azından annemi babamı ve daha başka şeyleri hatırlıyor olması güzeldi, umut var demekti.

"Olsun oğlum, bak Yüce Rabbim sizi yıllar sonra karşılaştırmış, yollarınızı kesiştirmiş. Rabbimin bir planı olmasa, bunca yıl sonra denk düşürür mü sizi? Düşürmez, git konuş kızla, anlat böyle böyle, ben o çocuğum de." dediğinde umut dolu sesiyle anlık gaza gelip kapısına dayanabilirdim ama yapmadım, tuttum kendimi.

"Öyle kolay değil ninem, ha deyince olmuyor,daha zamanı var." dedim gülerek. Ona kalsa dakikasına kapısında bitmeliydim Esin'in. Karşısına geçip kendimi hatırlatmalı, eskisi gibi olmayı beklemeliydim.

"Daha zaman mı kaldı evladım, kaç sene oldu Allah aşkına! Önceden görmeye gidicem onları, özledim diye tutturup basıp gidiyordun, bir mahalle adam zor buluyorduk seni, şimdi buldun zamanı var, sonra mı diyorsun?" diyerek bana gitmem için biraz baskı uygulamaya başlamıştı. Aslında belki de haklıydı, Küçük Aziz olsa bu fırsatı kaçırmaz, koşa koşa küçük Esin'in kapısına gider, onu da yanına alırdı ama şimdi böyle olamazdı.

Çünkü artık ne Aziz o kadar küçüktü ne de Esin, ne araya giren zamanla uzaklaşmayı engelleyen Aziz'di ne de Esin. Mesafeler, zaman, ayrı gayrı geçirilen anılar, kimsenin bilmediği geçmişte kalan yaşantılar... Çok şey vardı şimdi aralarında, çoktu ama iki duvar ötesi kadarda yakındı.

Küçük Aziz olsa o duvarı kırıp geçerdi ama büyüyen Aziz öyle yapamazdı, şimdilik...

"Şimdilik öyle diyorum, az bir zamanı var nine zamanı gelsin ben ona kendimi hatırlatırım." dedim kendimden emin bir şekilde. Ben söyleyene kadar ona biraz hatırlatmaya yardımcı olmak, anılarını tazelemek istiyordum.

"Eee..." dedi ninem merakla. "Nasıl olmuş, çok değişmiş mi? Güzel olmuş mu, ne yapıyor şimdi orada, asker mi olmuş yoksa? Anlat bakayım.." dediğinde büyüyüp karşıma çıkan Esin'in yüzünü gözlerimin önüne getirdim.

"Değişmiş gibi duruyor, büyümüş bayağı. Mesela yüzündeki yaralar, izler hepsi geçmiş, bakışları da öyle, saf bakmıyor artık. Daha sert, daha gözükara bakıyor. Uzamış, yüzü biraz daha küçülmüş, bunlar biraz değişmiş ama... Hala çok süslü, en son bıraktığım gibi, saçları da hala sapsarı, hatta daha da sarı olmuş, upuzun bir de... Gözleride Hazar gibi, masmavi... Uzayınca, yüzü oturunca biraz yumuşak yüzlü zannediyorsun ama öyle değil, çok sert... Eli de bir o kadar ağır..." dedim yediğim yumruk ve tekmeyi hatırlayarak.

Madem kendini böyle savunabiliyordu neden küçükken sürekli benim arkama saklanıyordu?

"Dayağının tadına baktın heralde, ölçüsünü aldıysan..."

"Baktım nine baktım." dedim tebessüm ederek ama anlatmaya kaldığım yerden devam ettim.

"Asker değil, avukat olmuş. Buraya da zorla getirdi Albay, güvenli bir yerde kalsın, gözünün önünde dursun diye." dediğimde aklıma uğradığı saldırı anı ve vurulduktan sonra mırıldadığı şeyler gelince bir anlık boşluğa düştüm, ne dediği hakkında o zaman bir fikrim olmamıştı ama artık... Sanırım bir şeyler biliyordum ve emin olmak için araştırmalıydım.

Bir süre daha konuştuktan sonra yine benden geleceğime dair söz aldıktan sonra kapatmış ve köydeki işlerine dönmüştü. Bende oturduğum yerden kalktım, aslında içten içe umut dolu olarak başladığım konuşmayı nasıl böyle umutsuz ve korkuyla bitirdiğimi çözmeye çalıştım.

Ben bir kez daha... istemiyorum.

Bir şeyler bilmeli, öğrenmeliydim ve bunu daha beni hatırlamayan Esin'den öğrenmek fazlasıyla zorken başka bir şekilde yapmalıydım. Telefonumu bıraktığım yerden alıp rehberdeki bir isme tıkladım, Leman ismine...

Esin Taşkıran

Bu ismin geçtiği her dosyayı iki gün sonra masamda istiyorum.

Bu konuda kimsenin eline su dökemeyeceği ve güvenebileceğim tek isime mesaj atıp telefonu eski yerine bıraktım, saat artık geç oluyordu, hazırlanmalı ve yemek faslını atlayarak Yarbay'ın yanına uğramalıydım. Hızla odama giderken eve en yakın zamanda bir ablayı çağırmayı aklımın bir köşesine yazarak girdiğim odamda üstüme üniformamı geçirdim, anahtarımı da masamın üzerinden alacağım sırada gözüme takılan fotoğrafla anlık duraksadım, fotoğrafı ellerimin arasına aldım.

İçindeki büyüklü küçüklü beş farklı bedene baktım, Bakkal Ahmet abinin öylesine çektiği kareye bakakaldım bir süre, aslında iki farklı ailenin tek bir karede tek bir aileye dönüştüğü kareye bakarken içimdeki özlem duygusunu bastıramadım. Şehit annem ve babam el ele tutuşmuş, yanlarına aile dostları Gülfem teyzeyi almış, (burada saçları biraz daha uzun), Gülfem teyze de önüne en büyük kızı Duha'yı alıp omuzlarından aşağı ellerini uzatırken hemen yanında Esin ve ben duruyorduk. Esin burada hem yaşça çok küçük hem de bedenen fazla sıska ve kısayken rahat durmamış ve kolumu ısırıp iz yaptığı için sinsice gülerek kameraya bakıyordu. Ben ise yanımdaki kızın dişlerini etime geçirmiş olmasının verdiği acıyla biraz gözlerim dolu bakıyordum ama yine de gülüyordum.

"Çok mu acıdı Aziz?"

"Tabi çok acıdı Esin, köpek misin kızım sen? Her bulduğun fırsatta niye beni ısırıyorsun!"

"Yok, köpek değilim. Niye sordun ki?"

"Köpek gibi ısırıyorsun her önüne geleni ondan sordum, kuduz aşın var mı? Beni hasta etme aman! Okulda bir adım, bir yerim var, kızlar çok üzülür sonra..."

Bir ısırık daha.

"Yaa ısırmasana be, ısırma! Söylerim seni babama, vallahi alır götürür seni yanında, bir daha da geri gelemezsin!"

Bir ısırık daha.

"Kimse beni götüremez, mal surat! Seni götürürler anca... Hem oh oldu sana da, pis ol, çirkin olda kızlar senden korkup kaçsın. Ohhh..."

"Ben gidersem çok ağlarsın arkamdan, geri gel, geri gel Aziz diye yalvarırsın arkamdan..."

"Yoo...Hiç üzülmem ki bir kerem, hiçte ağlamam."

"Niye, o kadar mı değerim yok gözünde?"

"Yok."

"Hiç mi yok?"

"Yok, var yani. Hem zaten sen gitmezsin ki, bizi bırakıp nereye gideceksin."

"Ya gidersem bir gün, diyelim gittim, ne yaparsın?"

"Beklerim seni, gelirsin."

"Çok uzun süre gelemesem?"

"Yine beklerim, ararım seni. Zaten hep aynı yere saklanıyorsun."

"Yok, öyle değil. Çok çok uzağa gitsem, sen büyüyene kadar gelmesem ne yaparsın?"

"Büyüyene kadar bekler, sonra seni saklandığın yerde bulurum. Sen de hemen seni sobelemeyeyim diye peşimden koşarsın."

"Koşarım değil mi Esin?"

"Koşar mısın Aziz?"

"Koşarım...Sen beni bulur musun?"

"Bulurum."

"Söz mü?"

"Söz, hem de en yeminlisinden."

"Bende söz veriyorum, en yeminlisinden."

"Dediğini yaptı baba, ilk o beni buldu. Ama ben senin dediğini yapamadım, ne annelerini ne de onları uzun süre bulamadım, yanlarına gidemedim... Anneme de sana da verdiğim sözü şimdiye kadar hiç unutmadım ama tutamadım da..." dedim en son hatırladığım yüzlerini bir cam arkasından okşarken.

Yıllar benden sadece güzel şeyleri götürmemişti, ailemi, annemi babamı almış, bir daha geri vermemişti. Vatan bildiğim topraklardan sürmüş, kalan ailemi görmeme izin vermemişti. Yeni bir ev yeni bir hayat verse de eskisinin yerini tutmamış, bir kere bile özlememe engel olmamıştı.

"Ama şimdi söz... Onları vatanım bilip koruyacağım. En yakın zamanda Gülfem teyzenin elini öpmeye gideceğim, her rüyamda iletmemi istediğin selamını ileteceğim. Duha'yla Esin'i de gözümden bile sakınıp koruyacağım söz." dedim son kez anne ve babamın yüzünü okşarken. Bana kalan tek tük hatıradan, eşyadan kalan bir kaç fotoğraf, ödünç aldığım geri veririm diye umduğum iki bileklik, ve bir sürü plak...

Babamın annemle dinlemeyi sevdiği plaklar...

Anılarda, geçmişin tozlu raflarında daha fazla boğulmamak adına odadan çıkarak en dış kapıya gelip içeri bıraktığım postallarımı ayağıma geçirdim, yemeği atlayıp direkt Yarbay'ın odasına uğrarsam daha iyi olur diye düşünerek kapıyı açtım ve açar açmaz burnuma dolan çiçek kokusuyla anılarımı yeniden tazeledim.

Bakışlarımı yerden kaldırdığımda benimle aynı anda evinden çıkan Esin'le karşılaşmıştım. Eğilmiş, şu beyaz yüksek zıkkımları giyerken bu sefer düz yapmış olduğu ve savrulan saçlarına, elinden yere önemsiz gibi bıraktığı dosyalara ama yine de kolundan ayırmadığı küçük çantasına, ayakkabısını giymesi için yardımcı olan solgun ama bakımlı ellerine, beyaz tenine,dizlerinin biraz üstünde olan kısa eteğine ve derin göğüs dekolteli v yaka bluzun-

Gözlerimi kaçırdım hemen, bakılmaması gereken yerlere yanlışlıkla bakmış ve sınırımı fazlasıyla açmıştım. İncelemenin dozunu yavaştan kaçırmaya başlamış kendime söverken duyduğum sesle kendime sövme seansımdan hızla çıktım.

"Size de günaydın yüzbaşı, merak etmeyin sessiz sedasız gider, kimseye rahatsızlık vermem." dediğinde doğrulmuş, ağır çekimde savrulan saçlarıyla ve gözlerime süzülen mavilikleriyle bana bakmıştı.

Hazar gözlü.

"Günaydın avukat. İsabet olur." dedim ama niye böyle kıl cevaplar veriyordum ki yine? Niye karşımda duran kadına kendimi açıklayıp benim ben, Aziz demiyordum?

Onun bizi hatırlamasını beklesek?

Ama ya hatırlamazsa, ya sadece onun için karşı komşunun çocuğu olarak kaldıysam?

Başka neyiydin de ne olacaktın?

"Buldum demiştiniz, bulamamışsınız demek ki..." dedi içten bir şekilde söylemeye çalışsa da duymamı ister gibi.

"Anlamadım avukat, neyi kaybetmiştim?" dedim kapımı kapatıp kilitledikten sonra. Avukat ise tebessüm ederek yakınım sayılacak kadar bir yere gelmiş ve durmuştu. Ve yine etraf buram buram çiçek kokuyordu, sikerlerdi.

Kır bahçelerinde, dağda bayırda bile bu kadar net çiçek kokmazken Esin nasıl bu kadar keskin ve büyüleyici bir şekilde çiçek kokabiliyordu?

"Nezaketi, kibarlığı yüzbaşı... İlk günde söylemiştim, hatırlıyor musun?" dediğinde aklıma o gün de dediği şey geldi.

Dağda bayırda geze geze oradakilere alışıp onlar gibi konuşmaya başlamışsınız...

Sanırım böyle bir şeydi, benim ikili insan ilişkilerim açıkça hedef alan bir cümle kurmuştu.

"Ne alaka şimdi?" dedim çok yakın bir mesafede duran avukata bakarken. Bugün sanırım her zamankinden daha özenerek işe gidecek ve yine tüm ilgiyi üstüne çekecekti. Her zaman yaptığı gibi...

"Ayy! Boşverin aç aç sizinle tartışıp kendimi daha fazla yormayacağım, iyi günler dilerim." diyerek topuk tıkırtılarıyla bütün binayı inleterek iniyor, belki de süzülüyordu. Bakışlarımı ayak bileğine kaydırdım, biraz aksadığı için gözlerim ister istemez oraya gitmişti ama şaşırtan bir şey gördüm avukatta. Israrla bakmadığı ufak ama etkili yarasına sonunda bakmış, iyileştirmeye çalışmış ve sanırım benim verdiğim yara bandını takmıştı.

Gecenin bir yarısı, askeriyenin revirinden erkek bir hemşireyi evinden -onunda isteğiyle- getirip almıştım merhemleri, sonunda kullanmış olması bu sebeple biraz da olsa çektiğim cefaya değdiğini gösteriyordu.

Ve yemeğe mi gidiyordu?

Neredeyse lojmandan çıkan avukata bana söylediği bu son söz sayesinde hızla yetişirken kapıyı kapatmadan onu yakalamış ve yanına yaklaşmıştım.

"Avukat, bu arada gerçekten kusura bakma." diyerek lafa gireceğim sırada benim lafımı bölerek kendisi konuştu.

"Tamam bakmam yüzbaşı."

"Neye, nasıl?"

"Kusura bakmam diyorum." dediğinde o an çok tanıdık bir konuşma ve sahne bir an gözlerimin önünde belirdi.

Bakü... Bir akşam, sahil...Geç saatler... Sarışın bir kadın... Sarılma...Bir adam, çöp konteynerı içinde...Gül...

Bu sahne bana nereden tanıdık gelmişti şu an çıkaramıyordum ama bir gün illaki aklıma ne olduğu gelir ve hatırlardım.

"Avukat, ciddi bir konudan bahsetmeye çalışıyorum, izin verirsen..." dediğimde adımlarımı onunla yan yana gelmek için biraz yavaşlattım ve hala aynı çiçek kokusu burnuma doluyordu. Harbiden canıma kastı vardı bu kokunun...

"İzin veriyorum yüzbaşı, buyurun." dedi yanımda topuk tıkırtılarıyla sanki etrafa korku salmak ve herkes ayağını denk alsın der gibi yürürken.

"Hakkında bu kadar ön yargılı olduğum ve yüzüne veya arkandan söylediğim her şey için tekrar kusura bakma, eğer bilseydim..." dediğimde olduğu yerde durup dönerek bana baktı.

"Eğer bilseydin yüzbaşı, eğer bilseydin ne yapardın mesela? Arkamdan konuşmaz mıydın? Yüzüme yüzüme bana hakaretler etmez miydin? Eğer durumumu bilsen bana daha mı farklı bakardın?" dediğinde gözlerindeki maviliklerin nasıl bu kadar kızıl bir aleve dönüştüğünü anlayamadığım bir noktadaydım. Ciddi anlamda artık gözleri alev püskürtüyordu.

"Anlamadım avukat, ne demek istediğini açıkça söylesene. Böyle lafı dolandıra dolandıra ne demeye getiriyorsan söyle, işim başımdan aşkın benim, bir de bilmece çözmeye vaktim yok." dedim bu yükselişine. Ona acıdığımı falan düşünüp kendi benliğinin altında eziliyorsa gerçekten tartışabilirdik.

"Ben bu eleştiri açlığına karşıyım yüzbaşı,bu anlamsız önyargı sevdasına karşıyım. Birinin sırf görüntüsü yüzünden, hareketleri ya da bakışları yüzünden bu kadar çabuk eleştiri yağmuruna tutan insanlarla karşıyım. Ve sende bunlardan birisin, daha tanımadığın biri hakkında saçma sapan konuşabilecek bir adamsın." dediğinde haklılık payı yok diyemezdim, hatta o kadar haklıydı ki neden kendimi bu kadar kaptırıp gittiğime anlam verememiş olmama ve hala anlamsızca buna devam etmeme şaşırmıştım.

"Düğün günü aklıma birine çok benzediğin geldi, küçükken tanıdığım birine..." dediğinde baktım suratına, belki de beni hatırlamıştı, küçük benin belki de tam karşısında durduğunu geçen gece fark etmişti.

"Ama yanılmışım, o sen değilsin, olamazmışsında." dediğinde sormamı engelleyemedim. Bilmek istedim.

"Niye olamazmışım? Belki de o tanıdığın birisi büyüyüp karşına şimdi çıkmıştır, sen tanıyamamışsındır, unutmuşsundur belkide?" dediğimde bir an boşluğa düşer gibi olduğunu fark ettiğimde onu sıkıca tutma isteğimle karşı karşıya kalmış ama dediği şeyle bu isteği çok net bir şekilde bastırmak zorunda kalmıştım.

"Unuttuğum şey yüzü, belki de sesi olur ama onun nasıl biri olduğunu unutmam. Görüntü değişir ama kalp değişmez. Huy değişmez, karakter değişmez yüzbaşı." dediğinde sanki o da mümkün gibi konuştu, beni unutmamış olmaması mümkün gibi...

"Bana ya da bir başkasına bunu yapacak, bu kadar kötü hissettirecek biri değildi o, o yüzden kendini onunla bile kıyaslama, o sen olamazsın." dediğinde hem onun beni tanıdığı halde kalmama mı üzülsem yoksa beni hala eskisi kadar iyi hatırlıyor oluşuna mı sevinsem bilememiştim ama o an tek bir duygu ağır bastı, üzüntü....

Belki de beni tanıyamıyorsa bu onun beni unuttuğu için değilde, ben değişmiş olduğum için olmasıydı, araya giren zaman, dediği gibi ses, görüntü... Hatırlayaması normaldi, benimde değişmem eskisi gibi kalmamam normaldi ama elden ne gelirdi ki? Ne yapabilirdim ki? Değişmeden nasıl kalabilirdim, ben kendimi hatırlatmak için, eskiye dönmek için ne yapmalıydım?

Uzlaşma, kesinlikle onunla uzlaşmalıydım.

"Avukat, sana bir teklifim var." dedim yapılması gereken ilk şeyi yaparak.

"Ne teklifi?" dedi avukatta, konuşmanın sonunda bunun olacağını tahmin etmediği belliydi.

"Sana istediğini vereceğim, istediğin kişiyle, istediğin yerde, istediğin eğitimi alacaksın. Albay'ın da bundan asla haberi olmayacak...Ama şartlarım var, kabul edersen?" dediğimde şartlarımın birden fazla olmasına ve ona teklifle gelip uzlaşmaya çalışmama şaşırmış görünmesi hala devam ediyordu.

"Ne şartıymış bunlar?"

"Şimdilik birini söyleyebilirim, diğerini bu iş tamamen bittiğinde bana sorabilirsin." dedim kendimden emin bir şekilde. Avukat ise şartın ne olduğunu merak ettiği için bana meraklı gözlerle bakıyordu.

"Tamam söyle, ilk şartın ne?" dediğinde bunu kabul etmesini beklememiştim ama yine de etmiş olmadı benim için bir çıkış kapısıydı.

"Bu süre zarfında, benimle daha iyi geçinmen ve bana bir konuda yardımcı olman..." dediğimde bakışları artık tamamen daha meraklı bir hal almış ve gözleri olabildiğince irileşmişti.

"Hangi konuda yardımcı olmamı istiyorsun, çözmemi istediğin bir dava, uzlaşamaya gitmek istediğin biri mi var?" diye sorduğunda başımı olumlu anlamda salladım.

Uzlaşmaya gitmek istediğim biri ve çözülmesi gereken bir davam vardı, senin tarafından....

"Uzun süredir görmediğim birisi var ve buraya geldi, yakın zamanda görüşmeyi planladığım birisi... Bana bu konuda yardımcı olmanı istiyorum."

"Yani sen bir kadınla aranı mı yapmamı istiyorsun?" diye sorduğunda olumsuz bir kafa hareketiyle cevap verdim.

"Evet bir kadına karşı nasıl davranılır, bana öğretmeni istiyorum avukat..."

••••••••••••••••

Üstüme giydiğim dar bir tişört, hırka ve bol bir eşofmanla lojmanın en üst katına Ayşe abla ve Yener abinin evinin kapısına gelerek zile bastım. Elim boş gelmemek adına da bulduğum ilk pastaneden herkesin seveceğini düşünerek üç kilo baklava aldım. Kapının açılmasını bekledim, bekledim bekledim. Açılmayınca tekrar çalıp çalmamak arasında kalınca son bir kez daha zile basacağım sırada elim havada kalırken kucağında bebekle kapıyı bana açan Ayşe ablayla karşılaştım.

"Esin'cim vallahi kusura bakma, açamadım kapıyı bizim oğlan bir durmadı yerinde." diyerek mahcup bir ifadeyle bana bakıp içeri geçmem için eliyle işaret etti. Ayakkabılarımı çıkarıp hızla içeri girerken mutfaktan gelen yemek kokularıyla biraz büyülenmiş olsamda çaktırmamaya çalıştım.

"Önemli değil Ayşe abla, çok beklemedim ki zaten." diyerek Ayşe ablaya sarıldıktan sonra kucağındaki küçük oğlanın yanağına bir öpücük kondurdum.

"Bu arada abla..." diyerek elimdeki paketi gösterirken Ayşe abla bana ne gerek vardı anlamında bakışlar atmış ama yine de beni ve aldığım baklavaları da el mecbur içeriye almıştı.

"Gel gel, otur şöyle içeri. Masa da hazır zaten gelir birazdan bizimkiler." diyerek benimle birlikte kanepeye kurulmuştu.

Ayşe abla ve Yener abi on yıldan uzun bir süredir evli olmalarına rağmen yeni çocuk sahibi olmuşlardı. Bu yüzden onlar yaşıtlarına göre çocuk bakmakta biraz acemi kalıyorlar ve sürekli ailelerinin yanlarına gidiyorlardı. Genelde Yener abi görevde olduğu için Ayşe abla ya tek başına kalıyor ya da ailesinin yanına gidiyordu.

"Maşallah ne çabuk büyümüş bu oğlan." dedim sesimi en sevimli ve sevecen bir şekilde çıkarmaya çalışarak. Karşımdaki küçük bebek ise bana Yener abiden aldığı açık kahve gözlerle ilginç bir şeye bakıyormuş gibi bakıyordu. Sevimliydi, küçük bir buruna ve annesi gibi kestane rengi saçlara ve esmer bir tene sahipti. Genel olarak yüz hatları yumuşak olsa da ileride yağız delikanlı babasına çekeceği burnundan bile belli oluyordu.

"Büyüdü ablası büyüdü, kocaman adam olacak yakında..." dediğinde burnunu sanki garip bir koku alır gibi hareket ettirirken bir de Yağız'ın bezini ustaca koklayarak kötü kokunun kaynağını bulan bir ifadeyle yüzünü buruşturdu.

"Yok adam olacak yaşa gelmedi bizim yağız oğlan. Durmuyor ki, vallahi durmuyor. Şu bezi iki dakikada dolduruyor." diyerek kucağındaki bebeği hemen olduğu yere yatırarak ayağa kalktı.

"Esin'im sen şu bizim pasaklıya iki dakika bir göz kulak ol, ben altlıkla bez getireyim." dediğinde kafamla onaylayarak salondan ayrılmasını bekledim ve ayrılır ayrılmaz Yağız'ın karşısına geçtim. Açık kahve gözlerini yine bana dikmiş bakarken küçücük ayaklarını ellerimin arasına aldım, biraz gıdıklar gibi yaptığımda benden kaçmaya çalışıp gülmeye başlamıştı. Tatlı tatlı gülmesini biraz daha dinlemek için ayaklarının altını birazcık daha gıdıklamaya çalıştım ve daha dişleri bile doğru düzgün çıkmayan bebeğin bana gülmesini sağladım.

"Çen bir de bana gülüyomuçun çen?Hah? Çen bana gülüyor musun?" dedim eğilip burnuna bir öpücük kondurarak. Bebek gibi kokuyordu.

Çünkü bebek Esin.

Şundan bir tane de bizim olmasın mı?

"Ay dayanamayıp bir tane de ben yapıcam vallahi." diyerek yanaklarını acıtmayacak şekilde sıktıktan sonra öpücük kondurdum.

"Dayanma Esin'im, varsa birisi hemen sende yap." dedi Ayşe abla elinde bez ve altıkla bana gelirken. Sonra tam karşıma oturup bebeği kendine çeviriyordu ki onu durdurarak yardımcı olmak istediğimi söyledim ve Yağız'ın altını değiştirmeye başladım. Ayşe ablanın bana öğrettiği gibi...

"Eee Esin, yok mu birileri sende? O kadar heves etiğine göre var heralde, değil mi?" diyerek bana kuşkucu ve içindeki dedikoducu kadını çıkararak baktı. Ben ise Yağız'ın altını değiştirmeye odaklanmış bir şekilde sorusunu duymamazlıktan gelmeye çalışırken üstümdeki bakışlarının baskısıyla cevap vermek durumunda kaldım.

"Abla bebek yapmaya heves ettim, evlenmeye değil." dedim Yağız'ın yeni bezini takarken.

"Kız, o nasıl laf? Tövbe estağfurullah tövbe, ne diyorsun Esin'im?" diyerek endişeli bir ses tonuyla konuştu.

"Ay bir adamla ömür mü geçer sen de Ayşe abla?" dedim Yağız'ın yeni bezini kapatarak. Altı değişmiş, şimdi mis gibi olmuştu. Bacaklarına küçük bir öpücük daha kondurup üzerimde gezinen bakışlara alayla baktım.

"Kız senin dillerin ne söyler? La havle la havle...Devamlı birilerini mi sevicez kız?" dediğinde odayı inleten bir kahkaha atarken Ayşe ablanın suratına baktım.

"Ay abla yanlış anladın...Kendimi Gülben Ergen'le konuşan Tuğba Ekinci gibi zannettim." dedim yine kahkahalara boğulurken.

"Yani bir adamla ömür geçmez, bir erkekle yaşanılmaz anlamında..." dediğimde karşımda oturan Ayşe ablanın tebessüm edip kendimi açıklamanın verdiği rahatlıkla Yağız'ı kucağıma aldım.

"Aklımı aldın kız, tövbe tövbe." derken koluma samimi bir şekilde şaplak atarak güldü.

"E bir adam vardı, geçen gördüm sizi. Seni almaya gelmişti." dediğinde kimden bahsettiğini anlayamadığım için sordum.

"Hangisini soruyorsun abla?" dediğimde gözlerime şaşkınlıkla baktı.

"Kız ne demek hangisini soruyorsun, kaç tane adamı peşine taktın, kaç suçsuz günahsız adama mavi boncuk dağıttın?" dedi üzüldüğü ama var bile olmayan adamların hakkını savunurken.

"Ay abla yine yanlış oldu, bazen iş arkadaşlarım almaya geliyor beni, onlardan biri mi diye soruyorum." dedim yine yanlış anlaşılmayı düzeltmeye çalışarak. İyice kafam allak bullak olmuştu bu aralar, davalar bitse, diğeri başlıyor, Cüneyt bitse, Yüzbaşı yerini alıyordu.

Yüzbaşı'nın yerini de kimse alamaz, maşallah. Ne de ilgili adam, görüyor musun? Kadınla görüşmesi iyi geçsin diye bizim ayağımıza kapanacaktı az kalsın, bir yükseldim, bir tav oldum, yalan yok.

Sol melek, şaka mısın? Adam bizi deneme tahtası olarak kullanıyor? Kadınla iki çift laf edebilmek için bizi kullanıyor, medeniyetsiz herif!

Bana biraz kıskanmışsın gibi geldi, hem ne demişler bir yiğidi bin kişi ister, bir kişi alır... Ahhh işte, o yiğidi biz alamadık ya yanarım yanarım da ona yanarım.

Haa kız öyle desene, aklımı aldın yine...Şöyle uzun bir adamdı, ela gözleri vardı, resmî giyinimli bir yağız delikanlıydı..." derken bir kaç saniye boşluğa bakarak daldı.

"Maşallah kız, gözümden de kaçmadı ama Best Model of Turkey finalistleri gibi adamları toplamışsın etrafına, helal olsun kız." diyerek diğer omzuma da bir şaplak attığında bu sefer biraz canım yanmıştı ama çaktırmadım.

Bazı insanlar döverek seviyordu, Leyla gibi, Ayşe abla gibi... Artık anlıyordum.

"Öylelerdir öylelerdir. Kitaptan fırlamışta buraya düşmüşler sanarsın hatta." dedim gergin bir şekilde. Ayşe abla ne zaman bu konuyu açsa bir şekilde bana da bir kısmet bulması gerekiyormuş gibi hissedip tanımadığım etmediğim adamların biyografisini önüme seriyordu.

"Eee o adam kimdi?"

"O da benim liseden beri arkadaşım...Savcı olur kendisi, çok iyi arkadaşız hatta kardeşiz kendisiyle. Öyleli bir yakın..." dedim ecel terleri dökerken. Ya da kucağımdaki Yağız, gerginliğimi hissedip benim yerime de terliyordu. Belki de yine bezini doldurmakla meşguldü.

"Aman iyi be iyi, hepsi arkadaşın olsun." dedi yerinden keyifsiz bir şekilde kalkarak. Yağız ve ben yerinden aniden kalkan Ayşe ablaya şaşkınlıkla bakarken en azından neden kalktığını söylemesini bekleyen bakışlar atıyorduk.

"Salata da yapayım, bir o kalmıştı zaten. Siz oturun burada." dediğinde oturduğum yerden yardım etmek için kalkmaya hazırlanırken beni durdurdu.

"Otur otur, Yağız'la oyna biraz sen. Baksana nasıl da içli içli bakıyor sana, zaten bir senin elinde adam akıllı duruyor benim huysuz oğlan, bir de benim. Hazır dikkati dağılmışken son hazırlıkları da halledeyim, bitsin." dediğinde el mecbur yerimden kalkamamış ve olduğum yerde küçük Yağız'la kalakalmıştım.

"Eee kaldık mı baş başa yağız oğlan?" dedim dik bir şekilde tutup belini sıkı sıkıya kavradığım bebeğe sanki anlarmışçasına konuşurken.

Anlamadı ama yine de güldü. Gözlerime ilginç ilginç bakarken tebessüm etti ve güldü.

"Ayy ayy ben seni yerim, çen bana yine güldün mü? Çen Esin ablana-" güldün mü diye soramadan çalan kapıyla ikimizin de dikkati dağılmış ve Ayşe ablanın sesiyle ayağa kalkmıştık.

"Esin'im kapıya sen bakabilir misin?Gelmiştir bizimkiler." dediğinde tamam diye cevap verip hızla kucağımdaki Yağız'la en dış kapıya gelmiş ve boşta kalan elimle çalan kapıyı açmıştım.

"Hoşgeldiniz." dedim kucağımdaki Yağız'la sevecen bir sesle Yener abiye ve yüzbaşıya.

Kime? Yüzbaşıya mı? E hani Yener abi yakın arkadaşını gelsin diye ikna etmeye çalışıyordu, ikna edilmesi gereken yakın arkadaş Yüzbaşı mıydı?

"Oy oy! Bizim yağız oğlan babasını da karşılarmış, kapılara da gelirmiş." dedi, oğlunu sanki ilk defa görüyor gibi sevmeye hazırlanan Yener abi. Kucağımdan Yağız'ı alır almaz içeri geçmiş ve kaşının bir tarafında beni öbür tarafında da yüzbaşıyı öylece bırakmıştı.

Sivilde de bir gideri yok mu be?

Düğün günüde bir fenaydı, başa belaydı zaten.

Maşallah!

Sanırım Heraklitos Yüzbaşıyı görüp varlığın ana maddesi ateştir dedi, yoksa başka açıklaması olamaz.

Yine uyanmışlar , kafamın içinde saçma sapan şeyler konuşarak aklımı bulandırmaya başlamışlardı ama yoktu, izin vermedim, yapamazlardı.

Karşımda duran hafif sakalları çıkan esmer tenli Yüzbaşıya baktım, normalde üniformalı gördüğüm adama bir de sivil kıyafetlerle bakınca heybetinin öyle boş beleş bir şey olmadığını, kaslarının tişörtünün içini doldurup belli ettiği kadar dolu olduğunu anladım.

Allahtan aklını bulandırmıyorduk...

"Ben hoş gelmedim heralde avukat?" dediğinde adamı kesmekten içeri davet etmediğimi hatırlayınca bir anlık afalladım."

"Nasıl?" dedim boş bulunarak ama içeri davet edilmediğinizden bahsetmek istediğini biliyordum.

"Ha yok, hoşgeldin sizde yüzbaşı." dedim birbiriyle özne-nesne-yüklem hangi çatışmazlık oluyorsa ondan bir cümle kurarak.

Bu dediğime kapıdan hafif eğilip geçerken belli belirsiz bir tebessümle içeri girip yanıtsız bırakmıştı. O arkasını dönüp içeri giderken bende orada aptal gibi dikilmemek için kapıyı kapatmış ve geniş sırtının neredeyse kapattığı koridorda önümü tam anlamıyla görmeyerek onu takip etmiştim.

"Yağız oğlanım, huysuz evladım... Allah kitap aşkına babanı da mı tanımıyorsun evladım, niye ağlayıp duruyorsun?" diyen Yener abinin sesini duymuş ve elinde ağlamaktan kırmızıya dönen Yağız'a bakmıştım.

Yener abinin elindeki Yağız, ağlamaktan kızarıp bozarırken yüzbaşı ondan biraz uzağa az önce benim oturduğum küçük koltuklardan birine oturmuş ve Yener abiyi dikkatli gözlerle izliyordu.

"Hanım??Bu oğlanın bana garezi mi var, ne zaman elime alsam sanki canını almaya gelmişim gibi ağlıyor... Kime çekti bu oğlan böyle?" diyerek mutfaktaki Ayşe ablaya sesini duyurmaya çalıştı. Tabi çocuğun ağlama sesini duyan annesi de cevabı hemen verdi.

"Esin'e ver Esin'e. Susar onun elinde.." diyerek mutfaktan seslendiğinde bana dönen bakışlara bir anlık maruz kalırken Yener abinin bana uzattığı ağlayan Yağız'ı dikkatlice kucağıma alıp pışpışlamaya başladım. Ağlamaktan gerçekten kırmızı olan Yağız, kucağıma gelince bir kaç saniye içinde susmuş ve beni de herkesi de şoka sokmuştu.

"Vay bizim kerataya bak sen...Şimdi belli oldu onun karın ağrısı..." dediğinde kucağımdaki Yağız'a ve bana bakarak gülüyordu. Sonra ayağa kalktı, ağlamayan oğlunun yanağından bir makas aldı.

"Ben bir üstümü değiştireyim, gelirim iki dakikaya." diyerek Yener abi yanımızdan ayrılmış ayaktaki ben ve oturan yüzbaşı ise baş başa kalmıştık. Ben daha sonra ayaklarım yorulunca eski oturduğum yere değil de boşta olan bir yere ama yüzbaşının tam karşısına oturdum.

"Demek yağız oğlan sarışın seviyormuş." dediğinde yüzbaşıya baktım, o ise bana ve kucağımdaki bebeğe bakarken sanki alayla gülümsüyor gibiydi.

"Hıhım, aynen yüzbaşım." dedim onun bu alaycı tavrını görmezden gelerek. Her zamanki gibi çoğu şeyi ciddiye almıyor, ciddiye alınmaması gereken şeyleri de hak hukuk biliyordu.

"Niye baktınız yüzbaşım?" dedim bana ve bebeğe hala uzun uzun bakan yüzbaşıya. Karşımızda öylece durup sanki günlük dizi izler gibi bizi izliyordu.

"Bu bebek yanınızda nasıl bu kadar sakin kalabildi, ona bakıyordum avukat. Normal şartlar altında yanınızda duran birinin dengesini bozmadan edemiyorsunuz." dedi bilmiş tavrıyla. Kimin ne zaman dengesini bozmuş, ayarlarıyla oynamıştım ki? Oynadıysam da bunu yapmak için illaki geçerli bir sebebim olmuştur...

"Sanırım bir anlaşmamız olduğunu unuttun yüzbaşı, beni böyle yapmadığım şeylerle sorumlu tutup kışkırtmayın isterseniz." dedim karşımda oturan yüzbaşıya.

"Unutmadım ama yaptığınız şeyi de dile getirdim avukat."diyerek oturduğu yerden kalktı, bana ve kucağımdaki bebeğe doğru bir kaç adım yaklaştığında pili kolunun arasına beni-daha doğrusu bizi- alıp yüzlerimizi yakınlaştırarak konuştu.

"Ne yapmışım?" dedim bu yakınlığın verdiği gerginlikle sesim biraz titrek çıkarken.

"Dengemle oynadın avukat, başka bir şey yapmana gerek mi kaldı?" dediğinde bunun hangi anlamda olduğunu o an çözemedim.

"İyi anlamda mı kötü anlamda mı?" dedim bana bakan esmerliklere bende bakarken. Yağız ise sanırım yüzbaşıdan korkmuş olacaktı ki huysuzlanıyordu.

"Sen hangi anlamda düşünürsen, o anlamda avukat." diyerek kollarını bizden uzaklaştırıp elindeki kumandayla eski yerine oturmuştu. Ve sanırım az önce yine öylesine olta atıp bizim sabrımızı da dengemizi de ölçmek istediği bir testte tabi tutulmuştuk. Ve de sanırım bunda biraz başarılı olmasına yardımcı olmuştuk.

Harbi söverlerdi.

"Ben düşünmeden icraate geçeyim o zaman." dedim bu sefer ben yerimden kalkarak. Kalkar kalkmaz kucağımdaki Yağız'ı yayıla yayıla oturan yüzbaşının kucağına bırakıp tam karşılarına, bacak bacak üstüne atarak oturdum. Yüzbaşı ise bana endişeli gözlerle bakıp kucağındaki bebeği sanki bok çuvalıymış gibi kendinden uzak tutarken gülmemek için kendimi zor tutuyordum.

"Hiçte elinize yakışmadı yüzbaşı.Sakın çocuk yapmayın." dedim gülerek. Ben gülüyordum ama yüzbaşının elindeki Yağız her an patlamaya hazır bir bomba gibi elinde bekliyordu. Hafif hafif huysuzlanmaya, ıkınmaya başladığında yüzbaşı bir hal çaresine bakmak için ayağa kalkıp Yağız'ı haddinden fazla sallamaya başlamıştı.

"Tavsiyenizi not ettim, aklımda bulunur avukat. Tabi aynı şeyi size de tavsiye ettikten sonra..." dediğinde haddinde fazla sallayıp pışpışladığı Yağız'ın birazdan yapacağı şov için hırkamın cebinden telefonu çıkarıp arka kamerasını açtım.

Heybetli ve güçlü kolları arasında küçücük kalan Yağız'ı ve zaten hiç kadrajımdan çıkmayan yüzbaşıya çevirdim kameramı.

"Ne yapıyorsun avukat?"dediğinde ayağa kalktım, daha net bir açıdan çekebilmek için.

"Öyle, bir seni çekeyim dedim yüzbaşı. Niye kötü mü ettim?" diye sordum gülerek.

"Göremediğin zamanlar bakmak içinse imzalı fotoğrafımı da verirdim avukat, niye zahmet ettin." dedi çok bilmiş bir tavırla. Çağ dışı adam!

Biz direkt senin imzanı alsak canım şöyle=> Nikah defteri.

"Çağın çok gerisinde kalmışsın yüzbaşı, seni teknolojiyle tanıştırayım ben." diyerek kameranın arkasına ve aynı zamanda kadraja bende girerek videoda çıkmaya başladım.

"Şöyle kameraya bir haşin bakışlarınızı alalım bakalım, öyle az önceden beri bana diktiğin gibi dik bakalım gözlerini..." dedim kameraya doğru konuşurken. Yağız büyüyüp bende yaşlanınca bu videoyu izler, beraber gülerdik yüzbaşının arkasından.

"Baktın mı yağız oğlan?" diye sordum sanki benimle konuşabilecekmiş gibi.

"Yağız oğlan derken? " diyerek şaşırdığını belli eden bir ses tonuyla konuşan yüzbaşıya kameramı indirmeden baktım ve o zaten bana bakıyordu.

"Yağız oğlan işte, poz kessin diye kameraya..." dediğimde anlık bir aydınlanmayla kahkaha attım.

"Sen kendini mi sandın yüzbaşı? Sen sana dediği-"diyecekken gelen öğürme sesiyle ikimizin de üstü bol sütlü kusmuk olmuş ve aynı anda birbirimize iğrenerek bakmıştık.

Ve böylece kendi kazdığım kuyuya yüzbaşıyla birlikte düşmüştüm.

"Oğlum o nasıl kusmak evladım, ikisinin de üstünü batırmışsın." diyerek içeriye giren Ayşe ablayı elim hala havada ve kamera açık ama yüzbaşıyla birbirimize donmuş bir şekilde bakarken karşılamıştık.

"Ayy vallahi kusura bakmayın, normalde de böyle şeyler hiç yapmaz. Nasıl oldu bilemedim ki..." diyerek mahcup bir ifadeyle yüzbaşının kucağından Yağız'ı alırken biz hala öylece donakalmış bekliyorduk.

"Oğlum sen abiyle ablanın üstüne mi kustun, hay ben senin ağzını yerim, aferin benim oğluşuma." dediğinde bakışlarımız kusmuklu oğlunun ağzını yemekten bahseden Yener abiye dönmüştü. Yener abi ise bize gülerek gelip elimdeki telefonu havada kaparak videoyu kapatmış, daha sonra flaş patlaması eşliğinde sanırım fotoğrafımızı çekmişti.

"Maşallah maşallah çokta güzel çıktınız, şöyle daha bir yakın durunda bu anı ölümsüzleştirelim." dediğinde biraz daha dursa gülmekten yerlere yatacak olan Yener abiye öfkeli bakışlar atıyorduk.

"Abi kusm-"diyerek tam itiraz edeceğim sırada yanımdaki el omzumdan tutup beni kolu altına almış ve omzumdaki elini biraz daha usulca belime indirmişti.

"Peynir de deyin bakayım." diyerek flaşı hazırda bekleten Yener abiye bu sefer cevap benden değilde yüzbaşıdan gelmişti.

"Abi oğlunun bir ağzımıza sıçmadığı kaldı, sende istersen sıvama." diyerek belimdeki elinin varlığını biraz daha hissetmemi sağlayacak şekilde yakınlaştırmıştı. Ama bu hisse ve hissin verdiği garip sıcaklığa o an ses çıkaramayarak üzerimde kurduğu otoriteye boyun eğip sessizce Yener abinin fotoğrafımızı çekmesine izin vermiştim.

Daha sonra fotoğraf çekilme mesaisinden sonra bize verilen temiz tişörtlerle üzerimizi değiştirip yemeğe oturmuş, kurulu sofrada ne varsa usulca yemeye başlamıştık.

"Esin, geçen Civan'la gittiğiniz düğünde cumhuriyet altını takmışsın, doğru mu?" diye soru soran Yener abiye baktım.

"Kim söyledi Yener abi?"

"Bizim timin dedikoducu mahalle karısı kimse o söyledi." dedi gülerek. Yani Demir...

"Öyle bir şey oldu Yener abi, taktım yani." dedim önüme konulan çorbadan azar azar içerken. Sağolsun Yener abi söylemiş olmalıydı benim hassasiyeti, ona görede Ayşe abla yemek yapmıştı.

"Kızım, deli misin? Bir maaşını mı taktın düğünde? Ya geri gelmezse sana, o zaman ne yapacaksın?" dedi hayret eder bir şekilde.

"Yok bir maaşımı değil, maaşımın beşte birini taktım Yener abi. Hem geri gelsin diye takmadım ki, arkadaşımın halası diye öyle içimden geldi." dedim bir avukata yakışmayacak düzeyde bir savunma yaparak.

Bu sırada ise tam yanımda oturan yüzbaşının bakışlarını üzerimde hissederken hiç o tarafa bakmayarak çorbamı ekmeksiz höpürdetmeye devam ettim.

"Arkadaşın olsa kaçta kaçını takacaktın, çok merak ettim." dedi Yener abi gülerek. Düşündüm, arkadaşlarımdan biri henüz evlenmemişti ama evlense kaçta kaçını takardım.

"Ona daha dazla takardım heralde Yener abi, adetten değil mi, takmak gerekmiyor mu?" dedim sorgular bile şekilde. Genelde düğünlere bazen müvekkillerimiz davet ederse bazen de arkadaşlarımızın bir yakını evlendiğinde gidiyorduk. Dayım da pek bu işlerle ilgilenmediği için o da gitmiyor haliyle beni de götürmüyordu, bu yüzden bende bunun adabı nasıldır bilmiyordum.

"Gerekiyor gerekiyor da aşiretsen gerekiyor. Ama bildiğim kadarıyla Albay'da sende buralısın." dediğinde tabağını çoktan bitirmiş ve patlıcan musakka almıştı.

"Evet öyleliyiz." dediğimde yüzbaşına bakma isteğimi durduramayıp bakınca onun bu dediğime hafif tebessüm ettiğini ve bunu gizlemek adına hemen gülmeyi bıraktığını gördüm.

"Bak yanlış anlama Esin, abin sayılırım, sende benim kardeşim sayılırsın o yüzden söylüyorum." dediğinde beni bu sahiplenici ünvanlarla sahiplendiği için içimde bir ılıklık hissetmiş ve artık onu daha dikkatle dinlemeye başlamıştım. Tam bu sırada da çorbam bitmiş ve Ayşe abla da tabağımı önümden alarak yeni bir yemek koymaya başlamıştı.

"Böyle her düğünde yüksek yüksek takamazsın, bir adabı vardır. Çok yakınlarına, takının geri geleceğini bildiğin insanlara böyle yüksek takar, daha az yakınlarına az bir şeyler takarsın. Ama takarken bir yere de not etmeyi unutma,fotoğraf falan çek, ileride lazım olur. Benden abi tavsiyesi..." dediğinde önüme gelen patlıcanla bakışmış ve sesli bir şekilde yutkunarak tabağa odaklanmıştım.

"Ye Esin'im ye, biraz zayıf gördüm seni bu aralar, seversin diye yaptım." diyen Ayşe ablaya sahte bir tebessüm ederek baktım. Mecburdu yiyecek, kendimi bir süre boyunca tutacaktım. Öyle de yaptım, Yener abi bana tavsiyeler verirken sessiz sessiz az sonra çıkaracağımı bildiğim patlıcanı ağzıma zorla attım, ağzımda garip bir tat ve kaşıntı bırakırken yine aynı zorlukla boğazımdan aşağı kaymasına izin verdim.

Bir kaşık, iki kaşık...

"Bu aralar da ne sıcak oldu buralar, durduğumuz yerde sırtımızdan su akıyor."

Üç kaşık, dört kaşık...

"Albay'da tutturmuş bu yeni gelenleri siz eğitin diyor..."

Beş kaşık, altı kaşık, yedi, sekiz kaşık...

"Ben izninizle bir lavaboya gitsem olur mu?" dedim midemin bulantısını bastırmaya çalışırken.

"Tabi kızım, sormana bile gerek yok." diyen Yener abiyi ve Ayşe ablayı endişelendirmemeye çalışarak oturduğum yerden kalkıp ilk önce çıkana kadar yavaş adımlarla sonra onların gözlerinin önünden kaybolunca ağzımı tutarak hızla lavaboya oradan da eğilerek klozete kusmaya başladım. Az önce kaşık kaşık yediğim patlıcan yemeğini midemden çıkarıp klozete boşaltırken aynı zamanda yediğim her şeyi de boşaltıyor ve midemi sadece kendi özsuyuyla baş başa bırakıyordum.

Dağınık saçlarım yüzüme gelirken saçlarımı bir elimle tutup diğer elimi klozetin yanına bastırmış ve kusmaya devam ederken duyduğum kapı gıcırtısıyla bir anlık duraksamıştım.

Gelen büyük bir ihtimalle Ayşe abla olmalıydı, ister istemez onu endişelendirmiş olmalıydım. Arkamı Ayşe ablaya dönmeden konuşmaya çalıştım.

"Ayşe abla çok özür dilerim, küçüklükten beri patlıcanı almaz midem, yoksa sevmediğimden değil gerçekten... Özür...Dilerim..." dedim ağzıma gelen kusmuğu klozete bırakırken.

Ayşe ablanın beni böyle görmesini hiç istemezken bir de beni yanlış anlamasını istemiyordum ama sanırım olan olmuştu.

Elimle Ayşe ablanın kokudan rahatsız olmasın diye gitmesi için işaret ederken o kapıyı kapatmış, bir kaç sesli adımla arkama gelmiş ve tek elimle tuttuğum saçlarımı boynumdan başlayarak büyük güçlü ve damarlı elleriyle toplayıp arkamda beni beklemeye başlamıştı.

Büyük? Güçlü? Damarlı?

Yüzbaşı?

"Avukat iyi olacak mısın?" dediğinde utanarak ama elimden de bir şey gelmeyerek kafamı salladım ve tekrar kustum. Maalesef ki bunun kibar bir şekli olmuyordu bir bende olabilecek em kötü şekilde kusuyordum. Yine de benden biraz uzak olması iyi olabilirdi bu yüzden ona biraz uzak durması için hareket yaptım.

"Biraz uzak mı durayım?" dedi benim sözsüz bir şekilde anlatmak istediğimi o kelimeler dökerken.

Kafamı yine olumlu anlamda salladığımda yüzbaşı saçlarımı bırakmadan nazik bir şekilde tutarak biraz geri çekilmişti. Bir süre daha kusup midemi tamamen boşalttıktan sonra ayağa kalkmış ve sifonu çekerek tüm her şeyden kurtulmuştum. Daha sonra lavaboya geçerek ağzımı ve yüzümü yıkamaya başlamış, ellerimi güzelce sabunlamıştım. Yıkama işim bitince kağıt peçetelerden üç dört tane alarak elimi yüzümü kurulamış ve arkamda bulunan çöpe atmak için arkamı dönmüştüm ki hala saçlarımı sanki kırılgan bir şeyi tutuyormuş gibi tutan yüzbaşıyla karşılaştım.

"Daha iyi misin avukat? " dediğinde bana endişeli gözlerle bakan yüzbaşıya olumlu anlamda kafamı salladım. Daha sonra peçeteleri çöpe atıp tuttuğu saçımı usulca elleri arasından çekip kurtardım.

"İyiyim yüzbaşı, teşekkürler. Sadece Ayşe abla bilmesin olur mu?" dedim yorgun bir sesle. Yüzbaşı ise hala bana endişeli gibi bakarken içeriden gelen telefon ve Ayşe ablanın adımı söylemesi eşliğinde ben donakalmış ve paniklemiştim.

"Noldu, niye panikledin?" diyerek şaşıran yüzbaşı bana baktı.

"Ayşe abla geliyor buraya..." dedim kısık bir sesle konuşurken.

"Gelsin." dedi o da net bir şekilde.

"Ne demek gelsin, ne diyeceğiz kadına bizi görürse?" dediğinde panikle onu blurlu cam kapının arkasından uzaklaştırdım.

"Ben çıkayım o zaman." dediğinde sence mümkün mü anlamında bakışlar atarak onu durdurdum.

"Niye bir şey demek zorunda kalalım, bir şey demeyiz.Tuvaletimiz vardı, ondan geldik deriz." diyerek Sokrates ve benden daha etkili bir savunmayla savuşturmayı planladığı Ayşe abla ise yavaş yavaş bize yaklaşıyordu.

"Aklımı oynatıcam, şu an sen kadına görünme sesini de çıkarma tamam mı? Ne seninle burada olduğumu ne de az önceki durumu bilmemesi lazım." dedim ikimizinde yönü birbirimize dönükken.

"İkinciyi anladım da ilkinin sebebi ne avukat?" dediğinde ellerini beline atmış bir şekilde bana üstten üstten bakıyordu.

"Hangisi yani, hangisinden bahsediyorsun?"

"Benimle görünmemen meselesinden..." dediğinde dürüst olmasına mı yoksa zamanlamasına mı şaşırsam bilemedim.

"Yanlış anlayacak çünkü, bizli gizli gizli görüşüyor falan zannedecek." dedim kısık bir sesle.

"Gizli gizli görüşmüş oluyoruz şu an avukat farkında mısın?"

"Farkındayım yüzbaşı, bir dahaki nerede olsun onu düşünüyorum şimdi?" dedim zikir çekerek.

"Bu sefer seçimi bana bırak, senin seçtiğin yerler genelde değişik yerler oluyor, amacına pek hizmet etmiyor." dediğinde bana alayla gülümsedi.

"Yüzbaşı, dalganın sırası değil. Hem burada yanlış anlaşılma ya da ayıp olacaksa senin görüşmek istediğin kadına ayıp olur, en azından onu düşün." dedim yüzbaşıya susması için ve sanırım etkili bir yöntemdi ki yüzbaşı hemencecik sesini kesmişti.

"Esin'im, hala lavaboda mısın?" diyerek kapıya dayanan Ayşe ablaya cevap verdim. Bu binada kapıya dayanmalar sanırım çokça meşhurdu.

"Evet abla, ne oldu?" dedim yüzüm yüzbaşıya dönük bir şekilde. Allah'tan banyo büyüktü de burun buruna durmuyorduk.

"Sayın savcım yanında da hassas terazi ve barış güvercini yazan biri ısrarla seni arıyor, içeri geleyim mi?" dediğinde korkuyla hızla cevap verdim.

(Sayın savcım⚖️) calling...

Yok! Abla! Ben bir dakikaya çıkıyorum zaten! Arar şey ederim ben onu..." dediğim sırada yüzbaşı ses çıkarmayıp sadece dudaklarını oynatarak "Ney edersin?" demişti.

"Ararım." dedim yüzbaşıyı görmezden gelirken.

"Ama mesaj atmış, kapıya gelmiş seni bekliyormuş. Çok acilmiş ve bir dosyanın PDF'sini atmış." dediğinde hemen adımlayarak sanki işim bitmiş havası vermek için sifonu tekrar çektim, hızla lavabonun önüne giderek saçımı başımı düzelttim zaman kazanmak için, sonra ellerimi yıkadım, tekrar kuruladım.

Bu sırada ise Yüzbaşı garip bir ifadeyle bana bakıyordu ama şu an aldırış edemezdim. Madem İso sonunda kayda değer bir şeyler bulmuştu, en acilinden yanına gitmeliydim.

Yüzbaşıya son kez bakış atarak kapıyı açtım ve yüzbaşının görünmemesi adına ışıkları da kapıyı kapatarak hem odadan hemde evden hızla çıktım.

Bir kaç dakika sonra Yüzbaşı da saklandığı yerden içinde tuhaf bir hisle çıkmış ve oturma odasına geri dönmüştü.

"Kim bu oğlan? Avukatın yavuklusu muymuş ondan mı apar topar indi aşağı?" diyen Yener abiye baktı yüzbaşı. Demek birisi vardı ve apar topar onu görmek için saçını başını düzeltip aşağı inmişti. Bakmamalıyım beni ilgilendirmez diyerek masaya oturmaya yeltendi ama yapamadı, pencereden gizli gizli bakan Yener abi ve Ayşe ablanın yanında yer aldı. Alır almaz da Ayşe ablanın garip bakışlarına maruz kaldı.

"Arkadaşıymış öyle dedi." diyen Ayşe ablayla sebepsiz yere yüreğine su serpilen yüzbaşının bakışları biraz daha yumuşadı ama sonra tekrar sertleşti. Bu adam gecenin bir vakti onun kapısına elinde poşetle gelen ve sonra da gece geç saatte çıkıp giden adamdı, yeni fark etti.

"Nasıl arkadaşmış bu böyle, kapıya kadar konuşmak için geliyor, icat edilmemiş mi daha telefon onların orada," diyen Yener abiye hak vermeden edemedi yüzbaşı.

Ve bunu fark eden Ayşe Abla ise ummadığı yerden gelen tepkiye karşılıksız kalmadı, kocasının attığı pası kaleye doksanla göndererek gol attı.

"Esin'e göre arkadaş ama belli ki oğlanın niyeti farklı, baksana bizimkine ulaşamadı diye ta kapısına kadar geldi, düşünceli ilgili adam, alırsa Esin'i böyle adamlar alır." dediğinde bunu duyması gereken kişiye odakladı bakışlarını ve istediğini de aldı.

Yüzbaşı artık o kadar rahat bir tavır sergilemeyip avukatın yanındaki adama sanki onun canını okuyacakmış gibi bakıyor ve içindeki kıskançlık çanlarının çalmasına müsaade ediyordu.

••••••••••••

Oturduğu barın deri uzun koltuklarından birine kafasını geriye yaslayarak dudaklarında sigarasının tadını çıkardı bir süre. Etrafındaki alkol ve sigara kokusunu dudaklarındaki enfes sigarayla içine çekti, kulaklarında gezinen kadın sesleri ve müzik eşliğinde suratına muzip ile gülümseme yerleştirdi. Burası hayaliden öte bir yerdi, kalabalık karanlık ve tam kendisine göre bir yerdi. Dipti, en dipti. Battığı ama yakında çıkacağı çukurdu ve yüzeye çıkar çıkmaz herkesin önünde diz çökmesini sağlayacak, en önemli adamlarının bile gözünün yaşına bakmayacaktı. Erdinç Ayanoğlu'nun gözünün yaşına bakmadığı gibi...

"Cüneyt, geldi ben." diyerek dikkatini dağıtan ve tam karşısında deri, siyah göğüs dekolteli büstiyer ve yine deri ve mini giydiği şortuyla önünde duran sarışın Rus kadına baktı. Uzun şekilli bacaklarından başlayarak ince açık beline, büstiyerden dışarı kendini belli eden dolgun göğüslere, ince kıvrımlı boynuna, dolgun pembe dudaklara, kalkık küçük burna ve bunların sahibi kadını baştan aşağı süzdü.

Buraya her geldiğinde bu kadın sanki onun kokusunu alıyormuş gibi yanına bitiveriyor, onu tahrik edecek hareketlerde bulunuyordu.

"Gel Tatiana." dedi daha yayılmış bir şekilde oturup kadının kucağına oturması için dizinin üstüne hafif vurarak. İkiletmedi kadın, onun için açılmış kucağa yanlamasına oturdu, soğuk beyaz tenine dökülen sarı uzun saçlarını savurdu. Cüneyt böyle seviyordu, uzun sarı saçları, renkli gözleri, dolgun göğüsleri...

"Bugün kalacak benimle? Değil?" diyerek yarım Türkçesiyle sordu Cüneyt'e. Takıntılı gibi bir hal alıyordu artık kadının ilgisi, başkasına gitmiyor, Cüneyt'i gördüğü her an yanında bulunmak istiyordu. Kucağındaki adamın dikkatini daha da çekmek için elini yarısı açık gömleğinden içeri sokup göğsüne dokundu, oturduğu yerinden hareket ederek adamın gövdesine biraz daha yakına geldi.

"Tehlikeli sular Tati..."dedi Cüneyt ama elindeki içkisinden bir yudum daha alıp yanındaki boş yere koydu. Kadının dizlerinden başlayarak ellerinin arasına dolgun ve şekilli bacaklarına aldı, yavaş yavaş ve daireler çizerek okşama başladı. Bacaklarının daha üstünde kalçalarına geldiğinde ellerini daha uzun bir süre tuttu, sarışın kadın ona dokunması için bakışlarıyla adeta yalvarıyordu. Bir kolu oturduğu yere yaslanmış, diğer kolu da kadının eteğinin hemen bitiminde oyalanırken yarı karanlık yere iki uzun adam geldi.

"Cüneyt bey." dediklerinde kadının eteğinin altına girmeye hazır bulunan eli çekinmeden olduğu yerde, kadının eteğinin altında kaldı, henüz kadına dokunmuyordu ama dokunacaktı, ona öyle bakan maviş gözlerin icabına sonra bakacaktı, şimdi biraz iş konuşma vaktiydi.

"Dökülün, işim var." dedi hafif sarhoş bir şekilde. Karşısında hazır olda bulunan iki adamdan birisi elindeki siyah çantayı masaya koyup açtığında Cüneyt'in önüne tahmininden daha fazla dosya konulmuş, şimdi tamamen dikkatini çekmişti.

"Bulabildiğimiz tüm her şeyi bulduk, dediğiniz gibi."dedi masada dosyaları bırakıp geri çekilerek.

"Neden bu kadar uzun sürdü?" diye sordu kucağındaki kadınla birlikte masaya eğilerek.

"Arkasında sağlam birileri var, eskiye dair bilgi bulmak o yüzden biraz zamanımızı aldı." dedi el pençe Cüneyt'in karşısında durarak. Eline dosyalardan ilkini aldı, üstünde adı yazılan ilk dosyayı...

"Kim var arkasında? Kim saklamasına yardım etmiş tüm bu bilgileri? Bizim camiadan birileri mi?" diye sordu arka arkaya. Eğer içeriden birileri varsa bu işi riske atmak istemez, onun yerine baştan başka birini bulurdu.

"Hayır, bizden biri değil. Sizin tanımadığınız biri ama belli ki aileniz çok yakinen tanıyor." dediğinde dosyalara elini uzatarak en altlardan bir kaç farklı yerde ve zamanda çekilmiş fotoğrafları Cüneyt'in önüne koydu. Cüneyt ise önüne konulan fotoğraflardan bir kaçını eline aldığında fotoğraftaki aile üyelilerini gayet iyi bir şekilde seçebildi ama bu adamın kim olduğunu bilemedi.

"Kim bu adam?" dedi elindeki fotoğrafta bulunan adama bakarak.

"Bir Albay...Araştırmamızı istediğiniz kadının ailesinden biri ve babanızla da geçtiğimiz bir kaç senedir belli tarihlerde buluştuğuna dair fotoğrafları var. Ne için buluştuklarına dair henüz bir bilgi yok ama gizli bir operasyon için babanıza yakın olduğunu düşünüyoruz. "

"Avukatın kimi oluyor?" dedi Cüneyt merakla. Onun hakkında duyduğu şeylerin ilginç olacağını biliyordu ama işlerin bu raddeye geleceğini hiç tahmin etmemişti.

"Görüştüğü tek aile üyesi, dayısı oluyor."dediğinde Cüneyt'in yüzüne muzip bir ifade yerleşti.

"Aynı zamanda yaşayan tek aile üyesi?" diye sordu keyifle, bu bilgilerle onu elinde tutmak yeterli olabilirdi, ortak bir noktada buluştukları bu konu onların yol arkadaşı olması için belki de yeterdi.

"Hayır, tek değil." dediğinde diğer bir dosyayı açtı. Yaşlı bir adam ve kadının fotoğrafı vardı.

"Dedesi yaşıyor ama onunla hiç görüşmüyor. Aynı zamanda Albay'ın da babası ve Albay'da onunla uzun süredir görüşmüyor. Bulduğumuz bilgilere göre de eşi ve kızı 2009 yılında birbirlerine yakın zamanlarda vefat etmiş, şimdi tek başına yaşıyor."

"Avukatın babası nerede?" diyerek yaşlı adamın dosyasına baktı son kez.

Yılmaz Gürel

Emekli Fizik Öğretmeni

03.07.1942

Çok ilgisini çekmeyen dosyayı bir kenara fırlattı ama takdir etti. Avukatın ailesi de avukat gibi zeki insalardı. Hoşuna gitti bu durum, avukatın bu bilirkişi havaları, özgüvenli tavırları ve inatçı karakterinin sebebinin az çok anlayabiliyordu.

"O da 2009 senesinde kayıplara karışmış, bir çok farklı suçtan aranıyormuş. Bir yıldan az bir süre sonra yakalanmış, cezaevine girmiş. Bir kaç ay içinde cezaevinde tüm mahkumlar isyan çıkarıp kaçınca o da bir şekilde kaçmış. Sonra da tekrar yakalanıp ölmüş." dediğinde gülümsedi Cüneyt.

"Adam yaşamak için her yolu denemiş, Esin'in bu konuda kime çektiği belli ...Nasıl ölmüş, cezaevinde mi öldürülmüş?" diye sordu Cüneyt, bu gibi durumlarda genelde cezaevlerinde mahkumlar öldürülür, öldürülmesi hakkında da mantıklı bir kulp bulunurdu.

"İntihar etmiş, kayıtlara geçen bilgi bu şekilde." dediğinde karşısında bulunan beyaz gömlekli, saçları dağınık adama baktı, adam ise keyifle kucağındaki kadını bile görmezden gelerek bir sigara daha yakıp kadının yüzüne üfledi.

"İlgi çekici bir aile, hem de her detayıyla..." dediğinde Esin'in üniversite zamanlarında çekilmiş bir fotoğrafına bakıyordu. Sarı saçları geriye taranmış, şık hafif dekolteli bir bluz giyinmiş, mezuniyet yemeğinde gittikleri yerde bilmeden tam Cüneyt'in karşısına oturmuş poz veriyordu. O anı ve o yemeği çok net hatırlamasına sevindi Cüneyt, o kadınla yiyebildiği tek yemek olması gibi bir ilki barındırıyordu.

İnatçıydı, gözü karaydı. Tatlı denilebilecek görüntüsünün altında aslında yırtıcı bir hayvan yatıyordu, av gibi görünüyordu ama avcıydı, hemde işinin ehli bir avcı... Ve Cüneyt bu avcının avcılık yeteneğiyle çok büyük işler başaracağını gayet iyi biliyordu. Onu yanında tutmalı, sıkı sıkıya bağlanmalıydı.

Onu ve isteklerini korursa istediğini elde etmesine yardımcı olacağını çok iyi biliyordu. Bu yüzden müvekkilini onun güzel ellerine seve seve verecek, adalete teslim etmesini sağlayacaktı. Avukatın güvenini kazanmak ve yanında olmasını sağlamak için elinden gelen her şeyi fazlasıyla yapacaktı.

Dosyaları karıştırdı Cüneyt, avukatın bulunduğu her fotoğrafa dikkatle baktı, hayranlıkla baktığı bu kadın onu bir şekilde zafere götürecek ve sonunda yanında yer alacaktı. İsteyerek veya istemeyerek yanında kalmasını sağlayacaktı ama tercihi bu işte istekli olmasıydı...

"Başka neler var elimizde? Avukat hakkında başka neler bulabildiniz?" dediğinde özel ve yüksek ücretli bir hastaneden alınmış olan dosyaya baktı, üzerinde adı yazıyordu.

Esin Kara.

Eski soyadı yazıyordu ama neden eski soyadı yazıyordu? Babasının bu pislikleriyle anılmak istemediği için miydi? Yoksa bu işte başka bir şey var mıydı?

Sonra bir şey daha dikkatini çekti.

Taşkıran soy ismine baktı, sonra da Albay'ın soyismine... İkisi de aynıydı.

Dedesinin soyadına baktı, Gürel'di. Rahmetli babasının soyadına baktı, dosyada yazan soyada... Kara...

Neden soyadını değiştirmişti ve neden Albay'da onunla birlikte bu soyadı kullanmaya başlamıştı?

El pençe bekleyen adam konuşmaya devam etti.

"Elinizdeki dosya avukata ait, bir sebeple ne anne ne de baba tarafının ismini kullanmak istememiş, Albay' da aynı şekilde... İkisi de aynı tarihlerde yeni bir soyismi almış, sonra Albay, avukatı devlet kayıtlarında kendi çocuğu gibi göstermiş."

"Ama öz değil..."

"Evet öz değil , Albay hiç evlenmemiş ya da evlendiyse bile güvenlik açısından gizli tutuluyor olabilir."

"Bu hastane kayıtları ne için peki? Avukatın bilinmesini istemediği bir hastalığı mı varmış?" dedi merakla ve dosyayı karıştırmaya başladı. 2009'dan beri gittiği her psikolojik danışmanla, her kullandığı ilaç ve hatta dozuyla karşılaştı. Fazla kabarık bir listeydi.

"Önceden varmış ama sanırım artık yok. Annesinin vefatıyla çakışan bir zaman, o dönemden başlayarak uzun bir süre ardı arkası olmayan psikolojik tedavi görmüş, farklı doktorlar, farklı klinikler, bazen yeterli gelmediği için ülke bile değiştirilmiş. Hasta gizliliği adı altında ne hakkında olduğunu bilmiyoruz ama basit düşünmekte fayda var."

"Annesi ve babası ölen küçük narin bir kız, bunları kaldıracak kadar olgun bir zihne sahip değildi. Psikolojik tedavi gördü." dedi Cüneyt kendinden emin bir şekilde.

"Düşündüğüm kadar da kafa karıştırıcı değil demek ki." dedi keyifle. Dosyalarda gezinmeye devam etti elleri, gittiği ilk okuldaki sınıf arkadaşlarından, yaşadığı mahalleye, gittiği doktorlara, aldığı ilaçların dozuna, hatta üniversitede kaldığı yurdun müdüre kadar tüm bilgiler elindeydi. Belki de düşündüğüm kadar çetrefilli bir karakteri yoktur diye düşündü.

"Belki de yanılıyoruz efendim..." dediğinde dosyanın üzerindeki elleri durdu, yandan bir bakış attı sesi çıkan adama.

"Ne demek istiyorsun?" dedi gözleriyle adamı yer gibi bakarken. Kucağındaki kadın ise doğru düzgün anlamadığı konuşmayı umarsızca takip etmeye çalışıyor ve kucağına oturduğu adamın bir kadın hakkında neden bu kadar çok araştırma yaptığını merak ediyordu. Bu kadarını da kadının gözlerine bakarak anlayabildi Cüneyt ama umursamadı.

Bu sarışın kadına neden bu kadar ilgili davranıyordu?

"Ölen tek kişi annesi, babası değil. Bir de ondan dört yaş büyük bir ablası varmış, annesinin vefatından bir süre sonra da ablası evlerinin üst katından atlayarak intihar etmiş. Avukat hanım da bu ana tanıklık ettiği için sanırım, ölümü bu kadar yakından görmek ona iyi gelmemiş. " dediğinde değişen ve ilginçleşen konu artık daha da ilgisini çekmişti. Kucağındaki kadını kalkması için sırtından ittirerek yerinden ettiğinde oturuşuna çeki düzen verdi, masaya daha da yaklaştı.

Gülfem Kara, Duha Kara.

Bu iki isme odaklandı, belli ki bu işte başka bir şeyler dönüyordu, kokusunu aldı. Bu sefer avcı olmaya karar verdi, avına zarar vermeyen ama onun hakkında her şeyi elinde tutan bir avcı...

"Ölen bir anne, intihar eden bir abla ve baba...Fazla değişik bir aile, annenin nasıl öldüğü bilgisi var mı?" dedi merakla. Bu kadar ölüm avukatı ayakta tuttuysa, bundan sonra yaşanacakların avukat üstünde hiç bir etkisi olmayacaktı, yani doğru ata oynuyordu.

"Anne hakkında sadece belli başlı şeyler var, durumları iyi olmadığı için geçen tek kayıt son evrede olduğu ciğer kanseri tanısı... Tedavi gördüğü bir hastane var, onda da çok geç tedavi oluyor ve sonra öldüğü bilgisi yazılıyor ama ölüm sebebi beklenilenin aksine kanserden değil." dediğinde hastanenin ismine baktı Cüneyt,bu ismi görünce şaşırmadan edemedi, nasıl bu kadar birbiriyle bağlantılı olduğuna hayret etti ama belli ki buradan hiç beklemediği türden bir şey çıkacaktı.

AYAN ÖZEL HASTANESİ

Gülfem Kara

D.T:17.09.1978

Ö.T:04.04.2009

Ölüm nedeni: Zehirlenme

"Zehirlenme? Bu ne demek oluyor? Birisi tarafından mı yoksa fazla dozdan mı?"

"Bir şey bilmiyoruz patron, elimizdeki tüm bilgiler burada sona eriyor. Adamlar bulabildiği her şeyi buldu, bizde sana getirdik." dediğinde ayağa kalktı Cüneyt. Belki biraz sinirle ama yine de zafere ulaşması için riskli yollardan gideceğini bilerek adım atmaya karar verdi.

"Gidiyoruz, arabayı hazırlayın." diyerek bir kenara attığı ceketinin yanındaki içkisine baktı, eline alıp son kalan yudumu da içtikten sonra bir kenara sertçe fırlattı. Serçe fırlattığı bardak kırılıp bin parçaya ayrıldı. Kırılmasına korkmayan kadına baktı, güldü.

Bu millet hakkında ne söyleniyorsa doğruydu, iklimlerinden gelen soğukluk onların da içine işlemişti.

"Siz Ruslar, hep böyle soğuk musunuz Tati?" dedi bir eliyle çenesini okşarken. Tatiana ona baktı, o da kadına. Kadının mavilikleri de iklimleri gibi soğuktu ancak avukat öyle değildi, karşısında duran yarı çıplak kadının avukat gibi sıcak mavilikleri yoktu.

"Yatakta soğuk değil." dedi adamın gevşettiği kıravatının ucunu tutarken. Bakışları onun burada kalması için yalvarıyordu, bu gece onunla kalmak, beraber vakit geçirmek ister gibi bakıyordu ama Cüneyt bir kadına bir de eliyle tuttuğu kıravata baktı.

Avukatta kıravatını bu şekil tutmuş, onunla kısa bir sürede olsa samimi olduğunu düşünmesini isteyerek onunla oynamıştı. Sıcak mavileri ona cilveyle bakıp konuşurken o an ona ne isterse yaptırabilirdi ama bu avukatın umrunda değildi, avukat ondan haz etmiyordu. Ondan gelen her şeye çöp gözüyle bakıyordu ama yine de onunda bir insan olduğunu unutmayıp cevap verme tenezzülünde bulunuyordu. Bu inatçı ve cesur kişiliği onun ilgisini çekiyordu, Cüneyt avukatın bu sert haline fazlasıyla kapılıyordu.

Karşısındaki kadına baktı, alayla... Yüzünü kadının yüzüne yaklaştırdı, bir dudak kadar mesafe bırakarak ona bakan bir çift soğuk göze odaklandı.

"Bir daha bana yaklaşma, yoksa..." dedi psikopatça gülümseyerek. Kadın ise ne olduğunu anlayamaz bakışlarla baktı Cüneyt'e.

"Yoksa soğuk olan tek şey boş olan yatağın olmayacak." dediğinde yanındaki iki adamı gösterince belindeki silahlara odaklanmasını istedi basitçe. Amacı kadın peşinden artık gelmesin diye gözünü korkutmaktı, ona ayak bağı olan aptal bir sarışına değil de onun yanında savaşacak akıllı bir kadına ihtiyacı olduğunu biliyordu. Kadın korkuyla baktı suratına, olduğu yerden biraz geri çekildi.

Cüneyt istediği sarışını elinde tutmanın yolunu sanırım bulmuştu, bu Rus bozuntusu aptala ihtiyacı yoktu.

Kadının suratına bir bok parçasıymış gibi bakıp onu omuzuyla ittirerek yanından uzaklaşırken iki adamı da peşinde sürükleyip olduğu mekandan çıkmaya başladı. Siyah saçları esmer tenine iyice dağılmışken, en koyu ve belayı andıran yeşil gözleriyle bulabileceği en iyi ihtimale odaklandı, avukatın güvenini kazanacağı en iyi ihtimale...

Eğer bir savaş başlatacaksa, en güvendiği adamında ona güvenmesi gerekiyordu. Ve o adam hakkında her şeyi bilmesi...

"Nereye gidiyoruz patron" dedi iki adamdan birisi lüks aracın şoför koltuğuna diğeri de onun hemen yanına kurularak. Keyifle oturuyordu şimdi Cüneyt çünkü iş birliği yapmasını sağlayacak bilgiler edinmişti, avukata teklifi kabul ettirmek için yaptığı ufak şantajlardan, onu kendine daha çok bağlayacak bilgiler edinmesi işine yaramıştı. Az önce kadının çıplak bacağında gezinen elleriyle kirli sakalını okşadı, dudakları tebessümle ama muzip bir biçimde kıvrılarak öndeki iki adama baktı.

"Hastaneye gidiyoruz, bakalım biricik annemizin gerçek ölüm sebebi ve sorumlusu neymiş?"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.