İçeriğe geç

GÖNÜLÇELEN

Bölüm 6 · 43 dk okuma

GÖNÜLÇELEN

Bölüm 6

6.Bölüm

Karşısında duran ceylan gözlerin onu pür dikkat izlediğini gördüğünde panik olduğunu belli etmemek için başka yöne çevirdi kafasını. Planı bir süre alaydaki askerleri izlemek, ona doğrultulan bir çift yeşil gözün odağından kaçmaktı. Öyle de yaptı, ceza olarak eliyle otları yolması gereken askerleri, yeni gelen erlerin şaşkınca etrafta gezişini, bazı rütbeli askerlerinde can sıkıntısına uğraşmak için yaptığı acımasız tavırların hedef olduğu çavuşları izledi.

"Habersiz geldim ama sıkıntı olur mu?" diye konuşan Leyla'ya baktım. Bakıp infazımı gerçekleştirmek, bir çift yeşil gözde boğulmak hele de o gözlerin sahibi yeni gelmişken ecelime kavuşmak istemesemde bakmıştım.

"Sıkıntı olmaz, merak etme sen." dedim buraya kadar beni görmeye gelen kadına.

"Ne zaman geldin, oldu mu bayağı?" diye sordum. Sormadan edemezdim çünkü onu kanlı canlı karşımda görmüşken bir de baldan tatlı sesini duymak istemiştim.

"Öğlen gibi uçaktan indim, bavullarımı eve bıraktım. Sonra da buraya geldim. Daha Kenan ustayla, Pembe teyzenin yanına uğramadım ama onların yanına seni görmeden gitmek istemedim." dediğinde tek bir şeye takıldım.

İlk beni görmek istemişti ve saat şu an akşam vaktine yakın bir vakitti, yani beni görmek için bu saate kadar dışarıda beklemişti.

"Buraya da mı yeni geldin ? Yani çok bekledin mi?" diye sordum. Benim onu üç yıla aşkın beklediğim gibi o da beni bu saate kadar beklemiş olsa bana yeterdi. Fazlasında gözüm yoktu, sadece beni bir süre beklediğini bilsem başım göğe erecekti.

"Yok, yeni gelmedim. Bekliyorum kaç saattir, söyledim de, adını da verdim senin. Ne içeri aldılar ne de seni çağırdılar. Bende yapacak bir şey kalmayınca sen gelene kadar bekledim. Zaten aradım onu da görmedin." diyerek üzüldüğünü ve sinirlendiğini belli eden bir ses tonuyla konuşuyordu. Ama sinirlenmesine herhangi bir tepki gösteremedim çünkü beni beklemiş olma fikriyle çoktan leyla olmuştum.

Aklıma yazılan ilk şey, girişte nöbet tutan hangi iki dingilse sağlam bir dayak yiyecek, Leyla'yı dinlememesinin ve bu serin hava da bekletmesinin cezasını çekecekti. Sikerlerdi, kadını üç yıldan fazladır görmüyorken bu süreye ek bir süre katıp geciktiren herkesi sikerlerdi.

Aklıma yazılan ikinci şey ise Leyla'ydı. Üç yıl içinde değişip büyüyen Leyla...

İlk kez yazılmıyordu ama sanki ilk kez yazılıyormuş gibi heyecanlıydım.

Babaannesinin ölümünden ve o lavuğun malum olayından sonra kabul aldığı okula gidince buraya pek uğramak istememiş, istese bile ben gelmemesi için ikna etmiştim. Öyle de olmalıydı, uzun bir süre en azından okulunu bitirene kadar gelmeyip orada kendi ayaklarının üstünde durmalıydı. Belli ki yapmıştı da çünkü karşımda üç yıl önce gördüğüm o kadından biraz daha farklı bir kadın görüyordum.

Hemen yanımda, yanı başımda çardakta benimle birlikte oturan kadın tahminimden bayağı bir değişmişti. Amerika'da geçirdiği üç yıl içinde ilk olarak değiştiğini fark ettiğim şey bakışlarıydı, etrafa olan bakışları. Onu gitmeden önce son gördüğümde, ürkek, saf ve gözlerimin içine anlamsız bakarken şimdi karşımda duran kadın bunun tam aksine daha cesur, özgüvenli ve derin bakıyordu. Tabi yine yılların getirisi ile yüz hatları daha çok oturmuş, saçları en son gördüğümden sonra biraz daha kısa kesilmiş ve sanırım biraz zayıflamıştı.

İştahı olmayabilir mi acaba? Pembe teyzeye mi gitsem, güzel bir yemek yapsa, yedirsek mi?

"Antrenmandaydım o yüzden duyamadım, kusura bakma Leyla." diyerek oturduğum yerde rahatsız bir şekilde hareket ettim. Rahatsızdım çünkü hazırlıksız bir şekilde yakalanmıştım ve etrafta beni tanıyan her asker bana şaşıran ve cüretkar bakışlarla bakıyordu. Aslında yalnızca bana değil, aynı zamanda yanımda oturan Leyla'ya da bakıyorlardı. Yanımda bir kadın varlığının olması buradaki insanları fazlasıyla şaşırtıyordu.

"Olsun, önemli değil. Benim zaten yapacak daha önemli bir işim yoktu." diyerek cevapladı.

"Aç mısın, yoldan geldin,niye soruyorum kesin açsındır sen. İstersen şey yapalım, kantine..." diyeceğim sırada o kadar abaza adamın arasına Leyla'yı sokma fikri hiç mantıklı gelmemişti. Benden daha çok Leyla, ona olan bakışlardan rahatsız olabilirdi ve bu benim en son istediğim şeylerden biriydi.

"Ben alıpta gelebilir-" diyerek ayağa kalktığım sırada Leyla kolumu iki elinin arasına alıp benim gibi ayağa kalkmış ve beni de lafımı da durdurmuştu.

"Senin işin varsa ben gidebilirim, zaten habersiz geldim işin gücün var mı, meşgul müsün değil misin bilmeden... Ben gideyim en iyisi." dediğinde aklımdan tek bir şey geçiyordu.

Ne işi gücü Allah aşkına , bundan sonra benim tek işim de gücümde sensin.

"İşim yok. Olsa bile iptal ederim." derken gevşek ağzımın yayına sövmeden edemedim. Leyla'nın cevap vermesini beklemeyerek dediğimi düzelttim.

"Yani zaten bu saatte iş verseler de iptal eder, gitmem. Seninle çok bir alakası yok." diyerek düzelttim.

Düzeltmedin.

"Anladım." dediğinde Leyla olduğu yerde bir kaç saniye boş boş bakındı suratıma. Acaba hareketlerimden yanlış bir şey mi çıkarmıştı, rahatsız durmamdan, yüzüne heyecandan bakamamamdan... Bilemedim. Belki de yorgun olmalıydı, acaba en acilinden eve gidip dinlense daha mı iyi olurdu.

"Yorgun musun sen?" diye sordum. Eve götürebilirdim, zaten uzun süredir halasını da ziyaret etmemiştim. Halasının da elini öper, duasını alır, Leyla'yı da dinlensin diye sağ salim evine bırakırdım.

"Biraz ama idare ederim.Biraz vakit geçiririz diye geldim, konuşuruz diye..." diyerek cevapladı. Bu kadar zorlamasına gerek yoktu kendini, ben onu görmeye bir bahane bulur yine giderdim.

"Otur istersen biraz, sana bir kahve alayım, istersen yemek içinde bir şeyler getiririm." dediğimde izlemekten binbir zevk aldığım "tamam" anlamındaki o şirin göz kırpma hareketini yapmış ve yüreğime bir darbe indirmişti. Bana ne denli etkili olduğunu bilse bu hareketten vazgeçerdi.

"Bekle sen, ben gelirim iki dakikaya." derken çardaktan çıkmaya yeltenmiş ama çıkamamıştım, Leyla bana duymaktan usanmayacağım sesiyle seslenmişti.

"Civan...Bana da çay alır mısın, demli ve şekerli." diyerek beni durdurmuştu.

"Çay mı?" diye sormadan edemedim çünkü benim tanıdığım Leyla çay içmekten nefret eder, kahveden başka bir şey ağzına sürmezdi.

"Çay... Demli." diyerek yineledi kendini. Kafamı tamam anlamında sallayıp kantin yolunu tutarken değişen tek şeyin bakışları ya da görüntüsünü değil, zevklerinin de olduğunu anlamıştım. Peki o üç sene içinde bu kadar değişirken ben nasıl ona olan duygularımı hiç değiştirememiştim?

"Ne çabuk geldin?" dediğinde elimdeki tepsiyi çardağın tahtadan yapılmış masasına bırakıp sessizce oturan Leyla'nın önüne çayını, üç adet şekerini, bir de onun için özenle yaptırdığım tostunu koymuştum. Ve tabi çabuk gelirdim, onu görmek için ne kadar can attığımı bilmediğinden kantinci çocuğa daha erken gelebilmek için nasıl ecel terleri döktürdüğümü de bilemezdi.

"Bizim çocuklar bayağı hızlı ya, maşallahları var." diyerek tebessüm ettim.

Çay içerim dediğinde acı olmasın diye çayı yeniden demlettiğimi, acı sevmediğin için çocuğa, tosta acı sosu tutan elini bile değdirmesine izin vermediğimi, şekerin en tazesini, en yeni paketini açtırıp getirdiğimi bilmesende olur.

"Maşallah o zaman." diyerek tostunu açmış, bana göre küçücük ama ona göre fazlaca büyük bir ısırık aldıktan sonra çayını bir güzel yudumlamıştı.

"Çaya ne zaman başladın?" diye sormadan edemedim çünkü ciddi anlamda çaydan nefret ediyordu ve bu tür bir insanı da ben hayatımda ilk defa görüyordum.

"En son ağzıma bile sürmem, şöyle kimyasal, böyle radyasyon, nükleer santral, zehirler falan diyordun." dedim. Gerçekten de bunları bahane ederek içmiyordu. İlk anlattığında epey komik gelmişti.

"Niye dalga geçiyorsun, zamanında gazetelere bile çıkmış, hatta halk çay tüketsin diye siyasetten adamlar bile içerken fotoğraf çektirip gazeteye vermişler. Bakın biz içiyoruz, bir şey olmuyor, sizde için demişler." diyerek ağzındaki dolu dolu ısırıkla aldığı tostu yiyerek konuşuyordu.

"Şimdi nolmuş, bitmiş mi radyasyon, kalmamış mı hiç?" diyerek ufaktan dalgamı geçtim.

"Offf Civan!!" diyerek onunla dalga geçmemi istemediğini açık bir şekilde belli etti ama biraz dalgasını geçsem de fena olmazdı.

"Tamam tamam, bir şey mi dedik sanki? Bizde çevreci adamlarız zaten, bak üç günde bir dağa bayıra gidip pislik temizliyoruz." dedim çünkü öyleydi. Dağdaki iti kopuğu vatanımızdan sürüyorduk, kutsal ve gayet çevreciydik.

Göz devirdi bu dediğime, yeşil gözleri soldan şaşa doğru kaydı. Gülmeden edemedi ve üç yıldır göremediğim ama sonunda kavuştuğum o tatlı tebessümünü bana sundu. Bu tebessümü görür görmez benimde içinme ılık ılık bir şeyler aktı, zihnimdeki sesleri susturdu, göğsümde ağrıları aldı.

Evet, Leyla'nın tek bir tebessümü bana bunu yaptı.

"Aziz'e ne olmuş tam olarak? Bir kötü gözüküyordu içeride." dedi yine küçük bir ısırık alırken.

Ne olmuyordu ki o mala? Kendi suçunu kabul etmeyip suçsuz günahsız kadına yükleniyordu, mal herif.

"İyi günleri daha onun... " dedim ilk olarak daha kısık bir sesle.

"Bir şey olduğu yok, kızdırmaması gereken birini kızdırmış, dayağını yemiş öyle işte." dedim alayla. Avukattan da dayak yediyse avukatın eline sağlıktı, zaten sağlam bir dayağı hak ediyordu. İyi bile olmuştu. Belki silah arkadaşım, en güvendiğim adam olabilirdi ama yanlışını da doğrusun diye göz ardı edecek değildim. Hata yapardın, kimse hatasız olmazdı ama düzeltirdin. Mal herif düzeltmeyi bırak daha da çok hata yapıyordu, o yüzden iyi olmuştu.

"Kimden Albay'dan falan mı? Ayyy yazık ya..." dedi üzülerek. Bu tepkisine içim gitti, gitmezse de içimin hatrı kalırdı. Merhametliydi, sevgi doluydu, bir tek o sevgisini bana sunmuyordu ama olsundu, karşılığa gerek yoktu.

"Albaydan sayılır." dedim uzatmamak için ama Leyla yine de sordu.

"Sayılır ne demek Civan, doğru düzgün söyler misin şunu?"

"Albay'ın bir yeğeni var burada, kadın avukatmış. Bir kaç ay önce silahlı saldırıya uğramış, bir şahıs tarafından. Albay da buraya getirdi, kendini koruması için Aziz'e de emir verdi, eğit diye..." dediğimde bende masada soğumaya hazır olan çayımdan rahat rahat bir yudum aldım.

"Eee sonra?" diye merakla sordu Leyla, sonra o da benim gibi çayından bir yudum aldı. Yüzünü biraz ekşitti, sanırım çayın tadı biraz acı gelmişti. Sonra bir şeker daha attı çayına, karıştırıp yeniden içti. Bu sefer yüzü ekşimedi.

"Kadına ısınamamış,sürekli tartışıp kavga ediyor, kadın da avukat, ona öyle davranan adama ağzının payını veriyor." dedim.

"İyi de ediyor kadın aslında ama neden böyle yapıyor anlamadım." dedim çayımın son yudumlarını içerken.

"Belki de..." diyerek Leyla ağzındaki tostu yuttu ve bir kez daha çayından bir yudum aldı.

"Ne belki de?" dedim bende merakla.

"Belki de kadında, kaçtığı, görmek istemediği bir şeyi görüyordur. Geride bırakmak istediği bir şeyi o kadın, ona ısrarla hatırlatıyordur." diyerek gözlerime baktı.

"Kaçmak istediği şeyden kaçamıyorsa, belki de kendinden uzak tutmak için onu korkutmaya çalışıyordur. Olur bazen öyle, insan istemediği şeylerden uzak durmak için yapmayacağı şeyleri yapabilir." diyerek ondan beklemediğim kadar anlamlı konuşarak beni şaşırttı. Karşımda duran kadının zekasına mı yoksa kendisine mi hayran kalsam karar veremeden toparlandım.

"Oladabilir, bilmiyorum. Ne yaşadığı hakkında çok bir fikrim yok, bende az şey biliyorum zaten." dedim. Öyleydi, buradaki çoğu insan acılarını, iyi ya da kötü anılarını konuşmaz, üstüne durmaz sadece kendilerine verilen emirleri yerine getirirdi.

"Hiç mi bir şey bilmiyorsun?" diye sordu Leyla.

"Yarı Türk yarı Azerbaycanlı olduğunu, otuz yaşında olduğunu, dört yıl önce buraya geldiğini, babasının da asker olduğunu ama eşiyle birlikte 2007' de hain bir saldırıda şehit olduğunu biliyorum. Kardeşi yok, ablası yok, yaşlı bir anneaannesi var. O da Bakü'de yaşıyormuş tek başına, ailesi şehit olunca evini bırakıp apar topar Bakü'ye getirilmiş, anneannesinin yanına. Öyle bir şeyler işte..." dedim bildiğim tüm bilgileri aktararak. Düşündüğümden daha fazlasını biliyormuşum aslına, anlatınca bunu fark etmiştim.

"Allah rahmet eylesin. Belli ki kötü bir çocukluk geçirmiş ama yine iyi dayanmış, sevindim... Kendini toparlamış, babası gibi bir adam olmuş." dediğinde daha bir saat önce gördüğü adam hakkında bu kadar gururlu olmasında tuhafıma kaçmıştı. Olaylara bu kadar iyi yaklaşması, empati kurabilmesi, her insana gerçekten iyi bir niyetle yaklaşması... Hayır tuhafıma kaçmamıştı, etrafımda bunu yapan insan sayısı azken ben bunu farklı bulmuştum, hoşuma gitmişti.

"Öyle tabi, iyi adamdır. Bir de avukata iyi olsa..." diyemeden edemedim. Tek eksiği, tek kusuru buydu, avukata bu kadar tahammülsüz olmasıydı.

"Ben eminim, onlar bir yolunu bulup birbirine iyi davranan iki insandan daha da iyi olacaklar. Tecrübeyle sabit..." dediğinde bir anlık duraksadım. Nereden bu tecrübeyi edinmiş olabilirdi ki? Kimden edinmiş olabilirdi?

Soramadım, sormaya hakkım yoktu, bende sormadım. Ona beslediğim hisler yüzünden hayatı ona dar edecek,keyfini, huzurunu kaçıracak değildim. Yaşamalıydı, nasipte varsa da eninde sonunda beni bulmalıydı.

Bulabilir miydi?

"Ayy! Saat çok geçmiş olmuş, hazırlıklara başlamamız lazım erkenden yoksa halam beni öldürür." diyerek alelacele yerinden kalkmış, çantasını toplamaya başlamıştı.

"Noldu, nereye gidiyorsun hemen? Ne hazırlığı var ki bu kadar acele?" diye sordum. Halası neyi hazırlıyordu, neye acelesi vardı? Görücü mü geliyordu yoksa, istemeye biri mi geliyordu Leyla'yı?

"Düğünümüz var." dedi cıvıl cıvıl bir sesle. Ben ise dibe batmıştım. İstemeye görücü gelse daha iyi olabilirdi tam şu an ama ben geç kalmıştım, düğüne hazırlanıyordu.

"Kimin tam olarak?" dedim sesim titreye titreye. Leyla ise çantasından beyaz zarf içinde bir davetiye vermişti. Elime aldım, korkuyordum. Gelin ve damadın ismini okumaya korkuyordum.

"Kimin olabilir Allah aşkına? Tabi ki halamın." diyerek üstüne ceketini de geçirdi. Sonra ceketin sırt kısmında kalan saçlarını dışarı çıkararak güzelce savurdu. Ben ise o an transa girmiş, duyduklarımı anlamaya çalışıyordum.

"Halan? Hülya halan mı?" dedim saçma bir şekilde tek halası olduğunu bilememe rağmen.

"Başka halam mı var Civan?" diye sordu gülerek.

"Sende ailedensin, düğüne gelmezsen olmaz yani. Benden önce özellikle halam gelmeni istedi, hiç yanına uğramadın diye kızgınmış sana, gelsin eniştesinin de benimde elimi öpsün dedi. Olmadı düğünde bir beşi bir yerde takıp telafi etmiş olursun." diyerek dalga geçti yine benimle.

Ayıpsın hala, sana ben altın kemer bile yaptırırım, yeter ki evlenen sen ol, kurban olduğum halam.

"Gelmez olur muyum, gelirim gelirim, tabi gelirim." dediğimde o an yaşanacağını düşünmediğim bir şey yaşanarak Leyla kollarını uzatıp boynuma sarılmış, bana yetişebilmek içinde beni biraz aşağı çekmesi gerekmişti.

"Seni yeniden görmek çok iyi geldi Civan, arayı hiç açmayalım, hep görüşelim olur mu? Bu ara iş yeriyle de, düğünle de çok ilgilenir, gelemeyebilirim ama yoğunluk biter bitmez yeniden geleceğim." dediğinde bana sarılı olan kolları biraz daha gevşemiş ve yüzüme yakın bir yere kadar gerilemişti.

"Görüşür müyüz?" dedi sanki benden onay almak ister gibi. Soru muydu bu da? Leyla'yla her bulduğu fırsatta görüşmeyen en adi şerefsizdi.

"Görüşürüz." dedim o hala beni kollarıyla sararken. Bana sarıldığı süre boyunca onun tuhaf büyülü sıcaklığına yeniden kapılmış, iplerimi çözüp Leyla'nın insafına bırakmıştım. Tek kelime etmesine bile gerek yoktu, kendimi ona bırakmaya dünden razıydım.

"Ben gidiyorum o zaman, kendine dikkat et." diyerek kollarını benden çekmiş ve çantasını alarak çardaktan uzaklaşmaya başlamıştı. Onun arkasından öylece bakarken bir an düşündüm. Neyle gidecekti, eve sağ salim varabilecek miydi?

"Merak etme, arabamla geldim. Eve varınca yazarım sana." diyerek bana el salladı, yine yüzünden hiç eksik olmasını istemediğim o tebessümle bana bakarken bir de bana güzel güzel el sallıyordu. Ve yine nasıl yaptığını bilmesem de içimi okumuş, ben daha söylemeden o cevabı vermişti.

O askeriyeden çıkıp gözden kaybolana kadar olduğum yerde, ayakta, sanki oraya çakılmışım gibi onu, onun salına salına gidişini izledim. İyi gelmişti, onu görmek, onu dinleyebilmek, yanımda varlığını hissedebilmek bana fazlasıyla iyi gelmişti. Artık benimde gitme vaktim geldiğinde, lojmanın yolunu tutmuş ve bu sefer gerçekten eve varana kadar onu görme bahanemin ne olması gerektiğini düşünmüştüm.

••••••••••••••••

Sinüzitten ağrıyan şakaklarımı ve kaşlarımı ovuşturarak oturduğum sandalyede bir süre önümdeki dosyaları inceleyerek ağrıdan ve zihnimi kör eden düşüncelerden uzaklaşmaya çalıştım. Son zamanlarda üzerimdeki yoğun stres ve tek kişiden ısrarla gelen bir baskıyı hissetmek kontrolümü kaybetmeme sebep olmuş, yapmamam gereken şeyler yaptırmıştı.

Yüzbaşıya yumruk ve tekme attırmıştı.

Pişman olmadığım söylenemezdi ama tamamiyle de pişman değildim. Üzerimde kurulan ölçüsüz bir baskı, bu zamana kadar aldığım yaraların ve saldırı gününü getirisi olan kabuslarla uğraşırken saçma sapan önyargılarıyla beni yargılamaktan çekinmeyen bir adamla uğraşmak zorunda kalmıştım.

Güçsüz, çelimsiz, aciz bir kadın olduğumu ima etmeye kalkmıştı. Değildim, asla aciz bir kadın olmamıştım. Hayatımda ki en önemli iki karakteri kaybettiğimde güçsüz olmamıştım, daha çok güçle donatılmış, ayakta kalabilmek, gücümü farkına varabilmek için zorlanmıştım.

Yüzbaşının söylediklerini umursayacak değildim, hakkımda bir sürü kötü fikir, yalan yanlış iftira, ucu bucağı olmayan yorumlar duymuştum. Cinsiyetimden ötürü alamadığım davalar, güvenini kazanamadığım müvekkillerim olmuştu, sayısız yanlışın beni bulması gibi bende sayısız yanlışa sürüklenmiştim ama çıkarılması gereken dersleri çıkarmıştım.

Kimseyi kendinden öne koyma.

Artık tek felsefem, mottom ya da her ne deniliyorsa tamamen bundan ibaretti. Birilerinin görüşlerine, yorumlarına göre yaşayacak yaşı geçeli neredeyse on beş seneden fazla oluyordu.

İso'nun önüme bıraktığı ve okumam için sıklıkla ısrar ettiği Kamelyalı Kadın adlı kitaba baktım. Dosyalara bakmaktan kafam iyice bulanıklaşmış, ağrıyan başım daha da ağrımaya başlamıştı.

Kitabı yüzeysel bir şekilde inceledim, fazla kalın bir kitap olmadığını fark ettim. Bu benim için iyi demekti, okunabilirdi. Sonra kitabı açıp ilk sayfaya çevirdim parmaklarımı, giriş sayfasını okumaya başladım. Gözlerim ardı ardına sıralanan ve bu kitapta can bulan kelimelerin arasında gezinirken yaklaşık bir yirmi sayfa okuduğumda farkına vardım.

Bu kitabı daha önce okudum.

Bu filmi daha önce seyrettim.

Bu şarkıyı daha önce dinledim.

Yine unutmuş olmalıydım, bu seferde bu kitabı okuduğumu unutmuş olmama içerlendim. Belli ki ilacın yan etkileri yine beni pençeleri arasına alıyor ve elimdeki tek kanıtı yani zihnimi ele geçiriyordu.

Kitabı kapattım, okuduğum bir şeyi tekrar okumama, aynı sahneleri tekrar yaşamaya gerek duymadım. Benim arzum ve isteğimle gerçekleşmiyor olmasına rağmen böyle karar verdim. Uzaklaştırdım,sonu daha başından belli olan kitabı.

Ama kitabın hatırımda kalan sonu hazin karakterini uzaklaştıramadım. Ötekileştirilmiş,hor görülmüş, bedeni ve ruhu hasta ama ona rağmen görünüşü sapasağlam ve son zamanlarını aşık olduğu adamdan uzak kalıp adamı ve adamın itibarını koruyarak geçiren Marguerite Gautier'i.

Ve sonrada Marguerite'nin ölümüyle ona ait olan şeylerin onun aidiyetinden çıkışını...

Sonra sebepsizce kitabın sonunu en başından beri bilememe rağmen ağlayışımı, sanki son anlarında bile sevdiği adamın itibarını düşünecek kadar çılgınca seven benmiş ve hayatımın aşkını sonsuza kadar kaybetmişim gibi ağlayışımı hatırladım.

Sanırım kendimi fazla kaptırmıştım, yoksa bir kitaba ağlayacak kadar ne hissetmiş olabilirdim ki? Bir de Marguerite'yi uzaklaştırdım zihnimden, tek bir farkla, ona veda ettim, bir vedayı hak ediyordu.

Huzurla uyu Marguerite, ufacık dokunduğun şeylerin bile sana aidiyet yemini vermesi ve geri gelebilmesi için çabalayan bir adam sayesinde huzurlu uyu...

Kapı bir kaç gergin tıklatma sesiyle açılınca düşüncelerimde sonsuzluğuna uçup gitmiş ve beni gelen iki kişiyle odamda baş başa bırakmıştı.

"Hoşgeldiniz." dedim kendimden beklemediğim kadar sevecen ve cıvıl cıvıl bir sesle. Bu şekilde oynarsam, oynadığım karaktere bürünür ve artık tamamen o olurdum. Bu yüzden olabildiğince şen şakrak bir ruh haline büründüm.

"Hoşbulduk." dedi Yıldız Hanım ve peşimden asla ayrılmayan İso. Canım İso... İyi ki vardı...

"Yıldız Hanım, çok iyi gördüm sizi...Bu güze-" diyerek onu ve değişip gelişen yaşama sevincinini yüzüne kattığı rengi övecekken masa başında oturduğum sandalyemin yanına gelerek dizlerinin üstüne çökmüş ve ağladığını belli eden bir sesle dizlerime kafasını koyup bacaklarıma sarılmıştı. Anlık, odada bulunan İso'da bende bu beklenmedik hareket karşısında şaşıp kalsakta, öylece durmadım. Yıldız Hanımın bu hareketiyle ne kadar şaşırmış olsam da onu kollarından tutarak ayağa kaldırmaya çalıştım, o dizlerinin üzerinde ya da birinin önünde eğilmesi gereken bir kadın değildi, el üstünde tutulması, önem verilmesi gereken bir kadındı.

"Yıldız Hanım, lütfen ayağa kalkar mısınız? Bu şekilde beni de çok üzüyorsunuz..." diyerek kaldırmaya çalıştım ama kalkmamış, kendini olduğu yere sabitlemişti. Ve nedendir bilmiyorum önceden kuş kadar hafif olan bedenini şimdi kaldırmak bana fazlasıyla güç geliyordu.

"Özür dilerim Esin Hanım, çok özür dilerim..." dedi hıçkırıklara boğularak." Size de musallat olacağını bilemedim, adaletten korkar, bir şey yapamaz sandım. Bilsem..." dediğinde ayağa kalkamayacağımı fark ederek bende onun gibi yere çöktüm. Kendimi Yıldız hanımla aynı hizaya getirdim. Gevşetmiş olduğu kolları sayesinde onunla aynı hizaya geldiğimde kollarını tuttum sıkı sıkı, bırakmadım.

"Bilme, sen sadece o adamdan artık kurtulduğun için ve rahat bir nefes alacağın için mutlu ol. Benim için üzülme..." dediğimde Yıldız kafasını kaldırarak yüzüyle aynı hizada bulunan yüzüme baktı. Gözleri, yanakları kırmızıydı, rengi ilk geldiği halinden çokça iyiydi ama yine de biraz solmuştu.

"Kurtuldum mu?" dedi ne dediğimi idrak etmeye çalışarak. Evet kurtulmuştu, Cüneyt'in teklif ettiği saçma şeyi kabul etmemle sonunda kurtulmuştu. Belki de bu yaptığım en mantıklı ve doğru şeydi şu ana kadar.

"Evet, kurtuldun Yıldız, her şey bitti, kurtuldun..." diyerek bu sefer sevinçten ağlayan kadının yüzüne bakmakla kalmayıp ona sıkı sıkı sarıldım. Biz iki kadın, birbirimiz o an yurduyduk. Sıkı sıkı sarıldık birbirimize, ben bir kadını daha kurtarmanın sevincini yaşarken kollarımdaki kadın ise yeni hayatına başlayacak olmanın sevincini yaşıyordu.

"Esin hanım, nasıl teşekkür etsem az... Sayenizde... Ölsem de gözüm açık gitmem artık, bana dar günümde yardımcı oldunuz, Allah'ta sizin yardımcınız olsun." diyerek sıkı sıkıya kavradı ellerimi. Umarım da dara düşmezdik Yıldız hanım, umalım da bu duanın işe yaramasını isteyeceğimiz bir durumda kalmazdık.

Bana sevinçle, ruhu huzura kavuşmanın verdiği rahatlıkla bakan kadına baktım. Yıldız Hanım'ı görmediğim süre boyunca kısa ama gür koyu saçları seyrekleşmiş, göz altları iyice çöküp mor bir renk almış ve daha soluk bir tene sahip olup, çokça kilo kaybetmişti. Sarıldığımda elime kemiklerinin geldiğini fark ederek kilo kaybettiğini anlamıştım. Ama az önce neden onu yerinden bile oynatamamıştım?

-Annemize benzemiyor mu Esin?

-Hayır. Hiç benzemiyor.

Aklımdan geçen bu soruyu unutmak adına bir kaç saniye gözlerimi kapattım, bu benzerlik her ne kadar canımı yaksa da unutmalıydım. Gözlerimi yeniden açtığımda ise karşımdaki kadının görüntüsü silik bir şekilde annemi son gördüğüm anı hatırlattı bana. Yıldız hanımın saçları koyudan sarıya, gözleri de kahveden elaya dönerken annemi gördüm artık suratında. Karşımda yaşlı gözlerle, bana baktığı ve benimle konuştuğu son anlarını hatırladım.

Hayır, hayır, hayır. Unuttum, unuttum. Hatırlamadım.

Zihnimin oyunlarıyla çetin bir savaşı kaybedeli neredeyse sekiz sene olurken bu mağlubiyeti yeniden alamaz, savaş meydanında bir başıma, kanayarak duramazdım. Unuttum, düşüncelerimi aklımdan kovdum, bir daha gelememesi için kapıları kapattım.

Yıldız'ı düşündüm, neden bu halde olduğunu, görmediğim zaman boyunca nasıl bu kadar solduğunu?

"Sen iyi misin, iştahın mı yok? Biraz yorgun gibi görünüyorsun, yemek mi yemedin? Beraber yiyelim yemediysen, hem biraz sohbet etmiş oluruz..." dediğimde hala yerde olduğumuzu fark ederek Yıldız'ın ellerinden tutup onu az önce oturduğum sandalyeme oturttum. Mahcup bir ifadeyle kafasını kaldırıp bana baktı, gözlerini ister istemez kaçırıyordu, neden yaptığını anlamadım.

"Esin Hanım, benim size söylemem gereken bir şey var." diyip elini şişmiş karnına koyduğu anda bir anlığına afalladım. Üç ay önce hiç böyle bir durumum olduğundan dahi bir haberim yoktu, ne ara böyle bir şey gerçekleşmişti? Yoksa ben yine unutmuş muydum?

İso'ya döndüm, bunu unutmuş muyum diye sormak için. İso ise sanki ne diyeceğimi biliyormuş gibi kafasını sağa sola hayır anlamında sallayarak cevap verdi. Yani unutmamıştım ama neden şimdi böyle bir haber alıyordum?

"Ben hamileymişim..." dediğinde ne olduğunu idrak etmeye çalışırken geçen zamanlar ve anılar arasında kaldım. Duyduğumun doğruluğunu kesinleştirmek için tekrar sordum.

"Hamile misin?" Sesim sanki buna inanamıyormuş gibi çıkıyordu çünkü inanamıyordum. Görüştüğü biri mi vardı,birini mi sevmişti, ne ara olmuştu bilemedim. Bilmemem gayet normaldi ama nasıl olduğunu çözemedim. Yıldız ise kafasını evet anlamında aşağı yukarı sallayarak cevap verdi, sesi çıkmıyordu.

"Nasıl yani, nasıl oldu ki?" dediğimde başını yere eğdi, kaç defa bunu yapmamasını söylememe rağmen.

"Çocuğum hiç olmuyordu, yani olamadı, bir iki kez düşük yaptığım için olamazdı da... Bende çocuğum olmasını düşünmedim, zaten bu olaylar patlak verdiğinde de kötüydük, olmasını ben istemedim. O istedi..." dediğinde yine kafası yerdeydi, kaldırmıyor, kaldıramıyor, utanıyordu çünkü bu bebeği isteyerek değil de zorla karnında taşıyordu.

"İstemedim, hiç istemedim, ondan bir parçayı taşımak, bir benek dünyaya getirmek...Lanet gibi bir şey diye düşündüm." dediği sırada bizi bir ses böldü.

"Ben müsaadenizle gideyim, küçük bir işim var, sonrasında yine gelirim." diyen İso'yu ancak o an fark edebilmiştik ikimizde. Bakışlarında sadece benim görebildiğim bir hüzün, yüzünde yine sadece benim fark edebildiğin bir kırgınlık vardı. Ela gözleri bu sefer neşeyle değil de hüzünle titrediğinde kendime edebildiğim kadar küfür ettim. Keşke dedim, keşke bu konuşma başlamadan önce fark edebilseydim, İso şu an daha iyi olabilirdi ama edememiştim. Gerçekten aptaldım.

Yine aynı şeyi yapmaya çalıştık, gözlerimizle anlaşmaya karar verdik.

Özür dilerim, fark edemedim. İyi misin?

İso ise her ne kadar yüzüne samimi bir gülümseme yerleştirmiş olsa bile benden gizleyemezdi acısını.

İyiyim, önemli değil. Merak etme.

İso'nun çıkmasına müsaade ettikten sonra içim hala buruktu, uzun bir sürede geçmeyecekti.

"Ne yapmayı düşünüyorsun peki? Yani aldırmak mı planın?" diye sordum çünkü adamın yaptığı düpedüz tacizdi, tecavüzdü. Kadının isteği olmadan onun bedeni hakkında söz sahibi olmaya çalışmış, ne yazık ki bunda da başarılı olmuştu.

"Çok düşündüm, gecelerce bunun üstüne kafa yordum Esin Hanım." Artık tamamiyle kafasını kaldırıp bana bakıyordu, utanarak ya da mahcup bir ifadeyle değil, cesurca.

"Bu suçsuz, günahsız çocuğu doğuracağım, ona güzel bir hayat vereceğim. Belki bir babası olmayacak ama ben onun hem annesi hem de babası olacağım. Onunla ikimiz bir aile olmayı beceremedik ama ben bebeğimle nasıl aile olunur öğreneceğim. Beraber büyüyecek, beraber öğreneceğiz..." dedi ellerimi tutarak.

Ne karar verirse yanında olacaktım, Yıldız'ı hiç bir zaman yalnız bırakmayacaktım. Bebeğe bakmak, büyütmek istiyorsa masrafları bile karşılayacak, onlar için konforlu bir hayat sunacaktım.

"Sen ne dersen o Yıldız, her zaman yanındayım. Her zamanda yanında olacağım, merak etme." diyerek ellerimi kavrayan elleri dostça okşadım.

Kadın kadının kurdu değil, yurdu olacaktı.

Dizleri üstüne çöküp kimseye boyun eğmeyecek, el üstünde tutulacaktı.

İster evli bir anne ister bekar bir anne olsun, yargılayıcı bakışlara maruz kalmayacaktı.

"Bu arada..." dedi elindeki paketi gitmeden önce bana doğru uzatan Yıldız. "Sana kendi ellerimle yaptığım bir hediyeyi vermek istiyorum, yani öyle çok bir değeri yok ama..." dediğinde bana uzattığı paketi aldım. Birinden hediye almayalı uzun süre oluyordu, İso ve ben böyle kutlamaları, hediye tarzı şeyleri pek sevmediğimiz için almaya da vermeye de gerek duymuyorduk. Başka alanımız da pek olmuyordu.

Zaten en son aldığımız hediyeyi hatırlıyor musun Esin?

Hatırlıyordum, Adem amcanın oğlundan bir hediyeydi, bayramda özenle koyduğu bir paketle getirip bana vermişti.

Onu da kaybetmiştik, son aldığımız hediyeyi de... Sence şimdi yine kaybeder miyiz? İkisini de?

Hayır, kaybetmeyiz. Kimse kimseyi kaybetmeyecek, bu hikaye mutlu sonla bitecekti.

Heyecanla açtım paketi, derin olmayan bir kutuya yerleştirilen hediyeme baktım. İçi ağla kaplanmış çemberin, içimde ve dışında mavi ve sarı tüyler, boncuklar sarkıyordu ve altına sonradan eklendiği belli olan bir nazar boncuğu kendini belli ediyordu.

"Bu kötü rüyadan sizinde uyanmanız beni çok mutlu eder Esin Hanım, ben kabusumdan kaçıp kurtuldum, sıra sizde..." diyerek bana yeniden teşekkür etti ve son kez olabildiğince sıkı sıkı sarıldı.

"Nazar boncuğu neden peki?" diye sordum. Nazara kem göze inanan biriydim ama biri tarafından nazar boncuğunun verilmesi beni şaşırtmıştı.

"Seviyorsunuz, ondan." diyerek boynumda taşıdığım nazar boncuklu kolyemi gözleriyle işaret etti. Evet doğruydu, nazar boncuğu olan her şeyi çok severdim ve hep yanımda taşırdım. Bu kolyeyi de aldığım günden beri hiç çıkarmamıştım.

Yıldız odadan çıkar çıkmaz, bana verdiği hediyeye baktım, nasıl yeteri kadar bir değeri olmadığını düşünebilirdi ki? Benim onu kurtardığım gibi o da beni bu kabustan çekip çıkarmak istiyordu, minnettardım.

Bir süre daha güzel rüya kapanıma baktım, ümitle, sevgiyle...

Beni bu kabustan uyandıracak mısın rüya kapanı?

Benden, kalan sevdiklerimden tüm kötü ruhları uzaklaştıracak mısın?

Peki bu hikayenin Marguerite'i kim olacaktı ? Tek bir kişi miydi bu kaderin sahibi yoksa aynı kaderi paylaşan birden fazla kişi miydi?

Peki Marguerite öldüğünde huzura kavuşacak mıydı? İstediği her şeyi elde ederek mi yoksa üstüne yapışmış o basmakalıp ifadelerle mi huzura erecekti?

Cevap henüz net değildi ama yakın bir zamanda netliğe kavuşacaktı.

••••••••••••••••

Yere serilmiş rahat ve geniş minderlerin üstüne uzanmış bir halde Leyla'yla birlikte Friends izliyorduk. Benimle tanışmasının üstünden daha iki hafta geçmesine rağmen beni sürekli evine çağırmış, dışarıda buluşmak istemiş, mesajlar atıp sık sık aramış, Instagram'dan ekleyip komik bulduğu( hayır keşfetindeki tüm videoları) tüm videoları göndermişti. Yani bir şekilde aramızdaki bağı kurmaya çalışmış ve başarılı olmuştu. Ve şimdi de oturup kendi evinde, salonun ortasında benimle Friends izlerken hüngür hüngür ağlıyordu. Neye mi ağlıyordu?

En sevdiği karakter olan Chandler Bing'in artık hayatta olmayışına.

"Benim en üzüldüğüm bölümlerden birisi bu biliyor musun? Rachel...Bunu hiç mi hiç haketmemişti." diyerek hüngür şakır ağlamasına kaldığı yerden devam etti.

Evet burası benimde en üzüldüğüm kısımlardan biriydi ve evet bende Chandler Bing'i çok seviyordum.

"Kim bilir, belki de aranızda ilk ölen ben olurum." repliği aklıma geldiğinde gözlerim dolmadı desem yalan olurdu. Gerçekten de aralarından ayrılan ilk kişi kendisi olmuş ve bunu yıllar önce onu şöhret yapan dizisinin bir bölümünde dile getirmişti.

Ama izlediğimiz bölüm bahsettiğim repliğin bulunduğu o bölüm değildi, bizim izlediğimiz bölüm, " Ross, Rachel'ı aldatıyor" bölümüydü.

"Rachel, bunu hak etmedi ki, Rachel sadece onu sevdi, alt tarafı ara vermek istedi, buna gerek yoktu..." diyerek ağlamaya ve akan burnuna peçete sokuşturup akmasını önlemeye devam etti.

Evet Rachel, bunu hak etmemişti. Çünkü sezonun başından beri kendi ayakları üstünde duramayan, şımarık yetiştirilmiş Rachel, en dipten çalışmaya başlayarak kendi benliğini bulmaya odaklanmış, bir süre sonunda ise mutlu olduğu, gerçekten iyi ve donanımlı olduğu bir işe kabul almıştı. Bu artık kendini bulmaya, o şımarık, sadece babasının parasını yiyen küçük kızdan, bir kadına dönüşmesinin başlangıcıydı. En azından Rachel öyle sanıyordu, Ross onu kırtasiyede çalışan kızla aldatana kadar.

"Ross, Rachel'ı hiç anlamadı, Rachel'ın hayatında Ross'un önemli bir yeri vardı ama Ross için öyle değildi, Rachel'ın öz saygısını, kendine olan inancını umursamadı, ara verdikleri bir saat içinde gidip başkasını bulabildi." diyerek benim düşüncelerimi dile getirdi.

Bir peçete daha alıp bu sefer göz yaşlarını sildi Leyla, bu sahnede Rachel her şeyi öğrenmiş ve Ross dizlerinin üstünde onun bacaklarına sarılarak özür dileyip ne kadar pişman olduğunu söylüyordu, ağlıyordu ama iş işten geçmişti.

"Artık benim içim tamamen farklı birisin." Bu cümleyi Rachel'la birlikte Leyla da söylemişti ama onun sesi sanki bunu üzülerek değil de hayretle söylüyordu.

Bir süre daha ağladı Leyla, ben ise ağlayan Leyla'yı izleyerek güldüm. Aslında komik değildi, ağlayan birini gördüğüm an bende ağlayabilirdim ama tuttuğum gözyaşları tek seferlik bile gözlerimden boşalırsa sonu gelmeyebilirdi, bu yüzden ağlamadım, ağlamak yerine gülerek bastırdım duygularımı.

"Leyla, özel olmazsa bir şey sorabilir miyim sana?" dedim çünkü merak ediyordum.

"Sor tabi, ne istersen sorabilirsin." dedi artık sırt üstü minderlere uzanırken. Saçları benimki gibi uzun olduğu için yerleri süpürüyordu ama umrunda değildi, şu an tek umrunda olan şey Friends'ti.

"Annen ve baban, onlardan ayrı mı yaşıyorsun?" diye sordum, Leyla ise nasıl saçları yerleri süpürdüğü için umursamadıysa bunu da umursamadı.

"Ayrı yaşıyoruz, ben onlardan ayrı, onlarda hem benden hem de birbirlerinden ayrı yaşıyor." dediğinde dinlediğimi belli etmek için başımı salladım. Yani boşanmışlardı.

"Boşandılar, ben daha küçükken, ilkokul falandım sanırım. Şiddetli geçimsizlik, aradaki aşkın bir süre sonra tükenmesi, babamın başka bir kadını sevmesi... Bir sürü sebepten sonra boşanmaya karar verdiler, boşandılar."

"Tek çocuk musun, kardeşin var mı?"

"Var." dedi gözleri tavana odaklı bir şekilde."Üç üvey kardeşim var. Bir kız kardeşim annemin evliliğinden, bir erkek ve bir kızda babamın iki yeni evliliğinden."

"Nasıl yani, anlamadım." dedim. İki kez daha mı evlenmişti?

"Evet annemden sonra iki kere daha evlendi, Allah'ın hakkı üçtür diye heralde.... Öyle yani, Allah'tan bana yaptıkları gibi diğer kardeşlerimi de babaanneme bırakıp gitmediler, en azından onlara sahip çıktılar." dedikten sonra gülümseyerek bana döndü.

"Ama iyi ki babaannemle kalmışım diyorum hep, bana çok şey öğretti, çok emeği vardı üstümde sağolsun. Hep derdime koştu, dedemi ben doğmadan çok önce kaybetmişiz, çok yalnız kalmış, beni ona bıraktıklarında nasıl mutluydu anlatamam, inşallah hala öyle mutludur, yüzü gülüyordur." dediğinde vefat ettiğini anlamak istemesem de anladım. Aileden birini kaybetmenin ne kadar zor olduğunu bilirdim, bu yükü taşımanın ağırlığını çok iyi bilirdim.

"Kaybedeli ne kadar oluyor?"

"Üç yıl, iki ay oldu dün gece. Görsen sende çok severdin emin ol o da seni en az benim kadar sever, bağrına basardı." dedi özlemle bir iç çekerek. Keşke yaşasaydı demeden duramadım.

"Ben sorabilir miyim peki seninkilerin nerede olduğunu? Anlatmak ister misin?" dediğinde bu sorunun geleceğini her ne kadar bilsem de yine hazırlıksız yakalanmıştım.

"Annem vefat etti..." dediğimde boğazıma oturan yumruyla zar zor konuşmaya devam ettim. İstemeye istemeye o aitlik ekini o lanet kelimeye ekledim."Babam da öyle, o da öldü." dedim içimde yanan ateşi daha fazla harlamamaya çalışarak. Çok az bir şey söylemek yeterli gelecekti, hikayenin tamamını ne ben bilsin isterdim ne de anlatmak içimden gelirdi.

"Kaç yaşındaydın? Küçük müydün?" diye sordu endişeyle ve yerinden hızla kalktı, sanırım kalkmasının sebebi ağlarsam diye beni teselli etmekti.

"Evet küçüktüm, beşinci sınıfa gidiyordum." dedim bu sefer tüm bilgiler doğruydu.

"Kardeşin falan var mıydı? Tek çocuk muydun?" diye sorduğunda boğazıma oturan yumru tam olarak göğsüme yerleşti ve bütün ağırlığını bana verdi.

"Vardı, o da...Vefat etti o yıl içinde." dediğimde daha fazlasını anlatmamak için yanıp tutuşuyordum. Daha fazla konuşmamalı, yaramı deşmemeliydim.

"Dayım var demiştin, ailen vefat ettikten sonra onunla mı kaldın?" diye bir soru daha yöneltti.

"Hemen değil ama evet, bir süre sonra onunla yaşadım." Yine tam doğruyu söylememiştim ama hepsi yalan da değildi.

"Peki dayının yanına gelene kadar nerdeydin?" diye sorduğunda güçlükle yutkundum. Bir çok yerdeydim ama çoğunu ben bile hatırlamıyordum. Hatırımda olan tek yer söyleyiverdim.

"Bir süre yetiştirme yurduna benzer bir yerde kaldım, devlet bana sahip çıkmak istedi, olanlardan sonra uzun bir süre kendime gelemedim, ruhsal ve bedensel olarak iyi değildim, tedavi görmem gerekti. Devlet beni aldı, iyileştirdi,öyle yani. İyileşince de dayımın yanına geldim." diyerek yarısı doğru yarısı yalanla karışık bir şeyler daha söyledim.

"Zor olmuş olmalı..." dedi yüzüme biraz üzülmüş gibi bakarken. Bunu duyan, öğrenen herkes zaten üzülür, kendini kötü hissederdi. Dayımda ilk öğrendiğinde tıpkı Leyla gibi bakmıştı.

"Öyleydi ama geçti gitti. Şimdi bir işim, bir evim var."

Ama bir ailem yok. Annem yok, ablam yok. Koştur koştur oynadığım, misketlerini çaldığım o çocuklar, sokaklarında saklambaç oynadığım,çiçekler topladığım, okulun yolunu tuttuğum o mahalle yok. Sadece fotoğraflar var, silikte olsa hatırladığım anılar, almayı başardığım bir kaç küçük hatırı sayılır eşya var.

"Normalde nerelisin? Hep İstanbul'da mı yaşıyordun yani ailen varken?" dediğinde sesi sonlara doğru sanki söylemek istemiyormuş gibi kısık çıkıyordu. Kendince canımı daha çok yakmamak için böyle yapıyordu ama o kadar yanmıştım ki, kullanılan en ağır kelimenin bile üzerimde bir tesiri kalmamıştı.

Aciz, güçsüz dışında.

"İstanbulluyum, yani kendimi bildim bileli hep buradayım. Buradaydık." dedim.

O eski mahallemize geri döner miyiz bir gün? Ait olduğumuz yeri bir kez daha görür müyüz?

"Sen nerelisin, ne yapıyorsun genelde, onları anlat." dedim uzandığım yerden kalkıp bağdaş kurarak. Leyla ise bakışlarını artık biraz daha normale döndürmüş, eski neşeli haline bürünmüştü.

"Amerika'daydım, yeni döndüm sayılır. Veterinerim, onu zaten biliyorsun. Burada bir işe başladım, halam var, bazen onun yanına gidiyorum. Öyle yani..." diledikten sonra duraksadı ve heyecanla gözleri açıldı.

"Halam var!" dedi yüksek sesle.

"Duydum, halan var Leyla." dedim gülerek. Heyecanlanınca nasıl tepki vereceğini şaşırıyordu, yine o anlardan birindeydik.

"Ay yok öyle değil, halamın düğünü var haftaya haftasonu." dediğinde hayırlı olsun mu desem yoksa Allah tek yastıkta kocatsın mı desem bilemediğim için yüzüne öylece baktım.

"Offf, yani düğüne gel diyorum sana, halamın düğününe gel. Halamla, yeni eniştemle tanış, benimle göbek at diyorum." dedi neşeyle. Yerinden kalktı sonra heyecanla, salondaki masanın üzerinden bir zarf aldı, sonra kitapların olduğu masadan bir tükenmez kalem alarak zarfa bir şeyler yazıp yanıma geldi.

"Al bakalım, davetiyen..." diyerek arkasında ismim ve soyismim yazan zarfı bana uzattı. İsmimin altında da parantez içinde bir not düşmüştü.

(Leyla'nın arkadaşı) .

Bu yakınlık karşısında gözüm dolmadı desem yalan olurdu, doldu. Leyla'nın bana olan bu yakın ve samimi davranışları İso'nun da yaptığı gibi içimi ısıtıyordu.

"Erkek arkadaşın varsa, onu da getirebilirsin. Düğüne çift olarak katılman güzel olabilir, slow bir müzik eşliğinde tüm herkesin dans etmesi gerekecekte..." dediğinde tam karşıma oturdu. İso'ya bir teklif ederdim ama gelir mi gelmez mi emin değildim çünkü gittiğimiz son düğünde kovulmanın eşiğinden dönünce hiç bir düğüne gitmemeye tövbe etmiş, o olaydan sonra da hiç bir düğüne benimle gelmemişti.

"Sevgili olarak diyorum, biliyorsun demi?" diye konuştu Leyla yine.

"Biliyorum da... Arkadaşıma sorarım o gelirse gelir, gelmezse de..."

"Gelmezse bile sen yine gel, bak sakın gelmemezlik etme,tamam mı?" diye üstelediğinde tebessüm ederek onayladım. Bu ısrara dayanamazdım, bir de düğünleri,kalabalığı, müziği seven ben bunu reddetse çok saçma olurdu.

"Sen erkek arkadaşınla mı geleceksin?" diyerek bu sefer ben soru sordum Leyla'ya.

"Yok bende bir arkadaşımla geleceğim, yani onu ayrı çağırdım, o kendi gelecek, ben kendim ayrı geleceğim, öyle..." dediğinde bu tuhaf afallamasının ardında bir şeyler döndüğünü anlamış ama o an sorma gereği duymamıştım. Anlatmak isterse anlatırdı, onu bekleyecektim.

Bir süre daha Leyla'yla vakit geçirdikten sonra artık gitmem gerektiğini, saatin ne kadar geç olduğunu ve evimde bir sürü işim olduğunu söyleyerek Leyla'dan ayrılmış, evinin yakınında taksi durağına kadar beni bırakmasına izin vermiştim...

••••••••••

Taksiden inip girişteki nöbetçi askerlerin demir sürgü kapıyı açmasıyla adımı askeriyeye atmış ve evimin yolunu sonunda bulabilmiştim. En yakın zamanda dayımla konuşup bu taksi işini, birilerinin beni götürüp getirme konusunu da halletmeli artık eskisi gibi arabamı kullanmalıydım. Hem benim için hem de beni götürmekle uğraşan kim varsa fazlasıyla eziyet oluyordu ve bende artık iyileşmiş sayılırdım. Yakında o bela adamdansa kurtulacak, hiç bir tehditle karşı karşıya kalmayacaktım.

Evden çıkışlarım erken, gelişlerimde hayli geç olduğu için huysuz, ayarsız yüzbaşıyla da o günden sonra uzun süredir konuşmamış, karşılaşmamıştım. Yani ona tekme atıp nefesini kestiğim günden sonra...

Aslında antrenmana ya da yakın dövüş eğitimine gerek yoktu, hiçte olmamıştı. Benim ihtiyacım olan şey silah tutabilmeyi, kullanabilmeyi öğrenmekti. Kaç kere de dediğim gibi havada bana doğru süzülen kurşunlara Wonder Woman gibi yumruğumu geçirecek ya da kafa atacak değildim, bir Amazon savaşçısı ya da bu işi küçüklükten beri öğrenen Prenses Diana hiç değildim.

Bu defa kendini kurtaran prenses mi yoksa beyaz atlı prensi mi olacaktı?

Bu yüzden Civan'ı gördüğüm ilk fırsatta yüzbaşıyla konuşup antrenman yapmamıza gerek olmadığını, yaptığı her şey için teşekkür ettiğimi söylemesini istedim gayet içten bir şekilde. Hayır.Gayet içten bir şekilde tüm gün tüm gece bildiğim tüm küfürleri ettim yüzbaşıya, zaten uyku tutmayan beni bir de yüzbaşının salak salak konuşmaları uyutmamış, olmayan iştahımı bile kesmişti.

Yine de Civan ve timin kalanı Yüzbaşıya kıyasla bana iyi davranıyor, gerçekten samimi olduklarını fazlasıyla hissettiriyordu. Serkan, Yener abi, Gürkan, Demir, Civan... Beşi de beni burada ya da dışarıda görse bile yanıma gelip halimi hatrımı soruyor, yardım edilecek bir şey, taşınacak küçücük bir eşya olsa bile benim taşımama izin vermeyip kendileri alıyordu. Yener abi, bana gerçekten bir abi gibi bakıyor, eşi Ayşe ablayı da sürekli ziyaret etmemi, çekinmemem gerektiğini söylüyordu. Beni evlerine, sofralarına davet edip tek kalmamam için ellerinden geleni yapıyordu. Demir ve Gürkan ise beni her gördüğü yerde sürekli şakalar yapıp sohbet etmeye çalışıyor, onlar da sanırım biraz kafam dağılsın diye sık sık dışarıda vakit geçirmeyi teklif ediyordu. Serkan ise halsiz bile hissetsen, elinin titrediğini, gözünün karardığını fark edersen, hatta iştahın bile olmasa hemen ona gelmemi, bana iyice bakıp iyileştireceğim söylemiş, yüzbaşı hariç hepsi bana numarasını vermişti. İyilerdi, gerçek anlamda iyi insanlardı ama bunu Albay'ın hatırı için yaptıklarını da biliyordum. Bilmeme rağmen de hissettiğim bu yakın sıcaklığı kaybetmek istemiyordum.

Adımlarım lojmana doğru yönelirken yine topuklu giydiğim ve ısrarla giymekten vazgeçmediğim için yaralanan ayak bileğim beni zorluyor, hafif canımı yakıyordu. En iyisi bir süre bu topuklulardan vazgeçip spor bir şeyler giyip işe gitmekti ama seviyordum, kendimi böyle daha özgüvenli hissediyordum. Çok az insanın olduğu, artık neredeyse herkesin uykuya daldığı bir saatte lojmana adım adım yaklaşırken karşıdan bana doğru gelen tanıdık bir simayla adımlarım yavaşlamış, gelen kişinin ise hızlanmıştı.

Gelen Civan'dı. Hazırlandığı belliydi, saçlarını elimden geldiği kadar özenle yapmaya çalışmış, tıraş olmuş, sivil ve sanki özel bir yere ya da özel birinin yanıma gidermişçesine giyinmişti. Bu soğuk havaya rağmen üstüne giydiği sadece siyah bir gömlek ve siyah bir pantolonla dışarı çıkmış ve her gün, neredeyse her gün lojmanın önünde bir asker edasıyla nöbet tutan biri turuncu diğeri gri iki kediyi kucağına almıştı. Yaptığı bu kombinle kedileri mi geziye çıkaracaktı, sanmıyordum.

"Esin, bu saatte ne işin var burada? Neyle geldin?" diye sordu arkadaş canlısı bir sesle. Ve sesi de aynı cüssesi gibi devasaydı, bu koca cüsseyle ona nasıl timin hayaleti diyorlardı, şaşkındım.

"Arkadaşımın yanındaydım, taksiyle döndüm." dedim ayaklarım hala acıdan beni kıvrım kıvrım kıvrandırırken.

"E söyleseydin, ben ya da bizim çocuklardan biri seni alırdık, niye haber vermedin?" diye sorduğunda gözlerim kucağındaki iki kediye, normal şartlar altında askeriyede terör estirirken Civan'ın kucağında mışıl mışıl uyuyan, seslerini dahi çıkarmayan iki kediye gitti. Fazla sevimlilerdi, yalnızca şu an ama.

"Tim olarak Yarbay tüm gün suyunuzu çıkarmış, yorgunsunuzdur diye düşündüm, çağırmadım." dedim, arada bir Yarbay gelip sadece onların timiyle uğraşıp uğraşıp gidiyordu, nedenini pek bilmiyordum ama şu ana kadar dört kere bu duruma şahit olmuştum.

"Kim söyledi sana?" dedi bıkkın bir ifadeyle. İçlerindeki dedikoducu mahalle kadınını bulmaya çalışıyordu.

"Sence?" diyerek güldüm.

"Demir." diyerek o da cevapladı. Gerçek bir ayaklı gazete gibi gün içinde olan olmayan her şeyi bana sesli mesaj olarak anlatıyor, beni askeriyenin gündeminden eksik bırakmıyordu, sağolsun.

"Asker değil de muhabir falan mı olsaydı acaba, adamın sayesinde sıçtığımız bokun rengine kadar herkesin haberi oluyor, bu büyük bir başarı, ödüllendirilmeli." dediğinde yine güldüm. Demir gerçekten komik bir arkadaşımızdı, arkadaştı. Timi sürekli saçma sözleriyle tilt edip dayağını yiyor, olur olmadık yerlerde en alakasız soruları sorarak kafasına şaplağı yiyordu.

Erkek bir kardeşimiz olsa aynı Demir gibi olurdu, sarı saçlar, mavi gözler, uzun bir boy... Öyle olmaz mıydı Esin?

" Sen nereye peki bu saatte, kedileri arabayla mı gezdireceksin gece gece?" diyerek elinde uyuklayan iki kediyi kastetmiştim.

"Benim...Aşım vardı... Yani şeyin... Kedilerin aşısı var, rutin. Olmazsa olmaz, yapılması lazım da ben onları götürüyorum." diyerek sanki bahane üretiyormuş gibi konuştu. Bu hali her ne kadar gözüme tatlı gelse de doğruyu söylemesi tercihimdi.

"Birinin yanına gittiğin belli Civan, kimi kandırıyorsun?" dedim gülerek. Bu hali hem tatlı hem de komikti.

"Kandırmıyorum vallahi. Nöbetçi veterinerin yanına gidiyorum, ondan böyle."dediğinde ona "yapma artık, anlaşılıyor" anlamında bir bakış attım.

"Belli mi ya o kadar?" diye mahzun bir şekilde sordu Civan'da.

"E birazcık belli , kamuflajını üstünden çıkarmayan adam gömlek pantolon kombiniyle gecenin bir yarısı kedilerin aşısını yaptırmaya gidiyor. Sence de çok belli değil mi?" diyerek sordum. Nasıl belli olmadığını düşünebilirdi ki?

"Abarttım bende ya, böyle çok anlaşılır demi, onu görmeye gittiğim yani ?" dedi çaresiz bir sesle. Sonra devam etti konuşmaya.

"Bir gidip göreyim, bu ara yoğundu dedim. Bir de bahanesiz gitmeyeyim, ne olur ne olmaz diye bu ikisini aldım yanıma, kötü mü etmişim? Çok mu belli etmişim kendimi?" diye sorduğunda bu çaresiz ama sanırım aşık haline tebessüm etmeden duramadım. Seviyor olmasına, anlamsız hareketler yapacak kadar sevdiği birini bulmasına sevindim.

"Biraz belli etmişsin..." dediğimde Civan'ın yüzü düşmüştü biraz." Ama iyi etmişsin, zaten hazırlanıp gitsende gitmesende onun için gittiğin belli olacak. Yani bırakta senin bu hareketlerini görüp o da farklı bir anlamlar çıkarsın." dediğimde gözleri sanki korkuyla bakıyordu.

"Biraz...Değişik ya bizimkisi...Anlamasa, anlam çıkarmasa da olur yani." dediğinde üstü kapalı bir şekilde karşılıksız bir aşk yaşadığını dile getirmişti. Üzülmediğimi söyleyemezdim, bu durum karşısında benim bile kalbim kırılmıştı.

"Anlasa da olur Civan, anlasa da olur, emin ol." dedim teselli adına. Civan sevilmeyecek bir adam değildi, sevilmeyi en çok hak eden adamlardan birisiydi. Bunu hislerime ve geçirdiğimiz kısa bir zamana göre söyleyebilirdim.

"Takdiri ilahi diyelim, nasip diyelim. Ben de geç kalmadan gideyim." dediğinde ona geçip gitmesi için kenara çekilerek yol vermiş ve iki kediyle birlikte bulunduğum yerden uzaklaşmasını izlemiştim.

Aşk cidden büyü gibiydi, anlaşılmazdı. Hayalet denilen adamı bile görünür kılıyordu, büyüsüyle.

Ay aman!! Aşk bizden uzak dursun, yanımıza yöremize yaklaşmasın mümkünse, uzaklaştırma kararı çıkarılsın, diye bir ses yankılandı zihnimde. Mantığım konuşmaya başlamıştı.

Ruhsuz akıl, aşkın da sevgininde ruhundan bir gram anlamıyorsun, aşk değiştirir, iyileştirir. Bak, koskoca adama, pamuk gibi olmuş, çocuk gibi sırıta sırıta gidiyor sevdiğinin yanına, biraz bakta öğren! İki nasiplen!

Mantığım ve kalbim yine kavgaya tutuşmasın diye araya girerek saatin ne kadar geç olduğunu ve biraz dinlenmem gerektiğini hatırlattım her ikisine de, ikisi de tıpış tıpış susarken sanki Civan'ın yerine ben aşktan leyla olmuşum gibi sırıta sırıta yürüdüm bir süre. Işıkları çoktan sönmüş lojmanımın yakınına geldim. Ayaklarım hala acıyorken artık dayanamayıp çıkardım topuklularımı, sol elime aldım. Cidden ne kadar güzel olsalarda bazen giyinmek ölüm gibi oluyordu, şımarır çıkarmaz yere, çimlere çıplak ayaklarımla bastım. Negatifimizi alsın, bizi nötürlesin diye bir süre lojmanın bahçesindeki çimlerde tur attım.

Zaten kimsecikler yoktu, hepsi bilmem kaçıncı rüyasındaydı, bir taraflarında pireler uçuşuyordu. Bu fırsatı değerlendirmeli ve küçük bir mola vermeliydim. Elimdeki topuklularımla lojmanın arkasına yürüdüm, büyük bir bahçesi vardı, çimler biçilmiş, etraf temizlenmişti.

Arka bahçede uygun gördüğüm bir yere topuklularımı bırakıp bende yanlarına kuruldum, etrafta kimsenin olmadığını, hiç bir ışığın açık olmadığından iyice emin olunca çimlere uzandım. Ceketimi ne olur ne olmaz diye katlayıp kafamın arkasına koyup bluzumla kaldım. Dizlerimde biten kalem eteğimin boyuna ve rengine güvenerek rahatça olduğum yerde kıvrıldım. Ellerimi yaralarımın üstüne koyarak yukarıya, gökyüzüne baktım. Yarın havanının güzel olacağının belirtisi olan ve ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar parıl parıl parlayan yıldızlara ve onların muazzam görüntüsüne odaklandım.

Derin bir nefes alıp peşine huzurlu bir nefes verdim. Göğsüm temiz havanın ciğerlerime dolmasıyla hareket ederken serin ama üşütmeyen havanın ılıklığıyla ağırlaşan gözlerimi kapattım. Biraz dinlenmek, ara vermek, kendimi boşluğa bırakmak istedim. Öyle de yaptım. Saçlarımın çimlere, toprağa değmesini, kirlenmesini umursamayarak, üstümün toz toprak olmasını hiçe sayarak gözlerimi de ruhumu da dinlendirmeye başladım. Tıpkı doktorumun bana sıkıştığım anlarda yapmamı istediği gibi, kafamı boşaltmak, düşüncelerden uzaklaşmak için bana huzur veren şeye karşı uzandım.

Şöyle bir soluklanalım, nefes alalım.Hah şöyle... Yogaya mı başlasak napsak Esin, bir iyi gelir gibi sanki...

"Yoga olabilir ya, yogaya başlayabiliriz." diye cevapladım iç sesimi.

İso'da gelsin mi? Bu ara bayağı bir gergin, o da biraz gevşer, şöyle mata uzanır boylu boyunca, om falan yapar, mor, pembe taytlı ablaların arasında.

İç sesimin bu dediğine sesli bir şekilde güldüm.

"Yok daha neler ya, koskoca savcıya yoga yaptırmak mı?" diye kahkaha atarken birden duyduğum dal kırılma ve ayak sesiyle gözlerimi açıp hızla yattığım yerden doğrularak etrafıma baktım.

"Galiba yine birilerinin canına kastınız var avukat." diyerek az öteme kadar gelmiş olan ve gözleri uyku mahmuru olan yüzbaşıya baktım.

Ulan iki dakika huzur dedik, evren dedik, yoga, pilates dedik, geldi uyuz adam yine, dikildi başımıza.

"Hıhı... Aynen." dedim oturduğum yerden kalkmaya uğraşarak. Yüzbaşı ise tam yanıma, yöreme doğru geliyordu.

"Başka bir ihtimal düşünülemezdi zaten." dediğinde cevap vermedim. Artık onunla münakaşaya girmek istemiyordum. İlk olarak toz toprak olan üstümü başımı temizledim, kafamın altına koyduğum ceketi de yerden alarak onu da bir güzel silkeledim.

"Bir yere mi gidiyorsunuz avukat, ne bu acele?" dediğinde karşımda öylece yalı kazığı gibi dikilen yüzbaşıya bakmadan cevapladım.

"Hava bozdu, bende gidiyorum." dediğim gibi hızla cevapladı.

"Ben gelene kadar yerde gayet iyi hoştunuz, ben gelince mi hava bozdu anlamadım?" dediği sırada bende durmadım.

"Ne anladıysanız o yüzbaşı." dedim ve elime çıkardığım topuklu ayakkabılarımı alarak arkamı dönüp lojmana diğer girişten girmeye karar verdim.

"Benim bir şey anladığım yok avukat, sen kendi kendine konuşup, düşünüp benim yerime de karar veriyorsun." dediğinde olduğum yerde durdurdum adımlarımı. Ayaklarım hala çıplaktı ama umursamadım, ona döndüm.

"Ne kararı vermişim ben?" dedim anlamaz bir ifadeyle.

"Eğitime gelmedin,yani bırakmaya karar verdin.Peki bana niye sormadın?" diye sorduğunda suratına bakarak alaycı bir tebessümle güldüm.

"Size niye sormam gereksin yüzbaşı? Zaten bırakmamı istemiyor muydunuz, zorla yapmıyor muydunuz bu işi?" diye sorduğunda tam beklediğim gibi bir cevap verdi.

"Evet, hala istemiyorum ama buna ihtiyacınız var. O yüzden zorundayım, zorundayız. Sizin iyiliğiniz için..." dediğinde hayır anlamında kafamı salladım. Biliyordum neden böyle yaptığını, neden hala söylemiyordu? Neden itiraf etmiyordu?

"Sağolun yüzbaşı ama ben zaten eğitim almaya devam edeceğim, yani iyiliğimi daha fazla düşünmeyin." dedim samimiyetsiz bir tebessümle.

Gerzek herif hala iyilikten carttan curttan bahsediyordu, elinde olsa bizi bir kaşık suda boğacak adam şimdi gelmiş bizi düşündüğünden bahsediyordu? Ne komik...

"O zaman yarın aynı saatte, antrenman odasına mı beklemeliyim? " dedi ellerini arkasında birleştirip. Gözlerimi artık dikkatle Yüzbaşı'ya çevirdim, giydiği siyah, bol olmasına rağmen vücuduna yapışan tişörtüne, yine siyah olan ama cüssesini sığdırmasına yetmediği eşofmanına baktım. Geniş omuzları ellerini arkasında bağladığı için şimdi daha da geniş duruyor, esmer teni ve esmer gözleri ay ışığında parlıyordu.

Dışarıdan gören birisi yüzbaşının yüzünün ya da kişiliğinin ne kadar ciddi, olgun göründüğünü düşünebilirdi ama aksiydi.

Yüzbaşı, belki mesleğinde iyi bir yerlere gelmiş olabilirdi ama sosyal ilişkilerde de, ikili ilişkilerde de bir yere varamamıştı.

"Beklemeyin." dedim yüzbaşının gözlerine bakarak.

"Artık sizden yardım almayacağım, bu işi gönülsüz yaptığınız için bana da bir faydası dokunmuyor. Ben en kısa zamanda birini bulup ondan alacağım eğitimi..." dediğimde yüzüme afallayarak bakmıştı. Zaten en başından beri zorla yapıyordu, niye şaşırmıştı?

"Ama Albay-" dediğinde hala bundan çekindiğine inanamıyordum. Gerçekten yaptığı, söylediği hiç bir şeyin yanlış olmadığını düşünüp bir tek Albay'ın ona çekeceği azarı mı düşünüyordu?

"Albay'a bu zamana kadar hakkınızda tek bir kelime etmedim, bundan sonra da etmeyeceğim. Merak etmeyin." dedim bana doğru bir adım attığında. Yüzbaşı yüzündeki anlamsız ifadeyle ufak bir adım daha attığında ona arkamı döndüm.

"İyi geceler size." diyerek adım attım ve yaralı bileğime rağmen hızla bahçeden çıkıp lojmana girmeye çalıştım ama yapamadım. Gitmemem için koluma dolanan güçlü bir elle olduğum yerde kalarak durduruldum.

Avukat." diyerek karşıma geçen yüzbaşı şimdi çok daha yakınımda duruyor, gözlerini buraya geldiğim ilk günkü gibi merakla gözlerime dikiyordu.

Elimdeki koluna ters bir bakış attım önce, sonra da kolumu usul usul bırakan yüzbaşının elleri arasından çekip kurtardım. Elimi bile sürmeyecektim ona öyle demiştim, o da aynı şeyi yapmalı, mümkün olduğu kadar bana dokunmamalıydı.

"Yüzbaşı,bakın geç oldu iyice..." diyerek ondan bir adım geriye doğru giderek uzaklaştım. Aramızdaki mesafeyi açma gereği duyuyordum.

"Benim gibi güçsüz, aciz biri bile yarın erkenden kalkıp işe gitmek zorunda. Ait olmadığı bu yerde, sesini bile çıkarmadan, görünmeden bir süre yaşamak zorunda." dediğimde bir adım daha geriye gittim.

"Merak etmeyin, kimsenin huzurunu kaçırmam, Albay'a da bir şey söylemem tam istediğiniz gibi." diyerek gitmeye yeltenmiştim ki duymayı beklemediğim bir kelime döküldü yüzbaşının dudaklarından.

"Özür dilerim, Esin..." şaşırmadığımı söyleyemezdim, yüzbaşıdan beklediğim bir hareket değildi ama neden böyle yaptığını biliyordum. En başta dilenmesi gereken özrün neden bu kadar geç geldiğini çok iyi biliyordum.

"Bu sefer kim istedi?" dedim suratına boş gözlerle bakarak.

"Kim derken, neyi kastettin anlamadım?" diyerek yine afallayan bir surat ifadesine bürünmüştü.

Cidden mi? Anlamadın mı?

"Albay mı istedi yine? Yoksa Civan falan mı söyledi yine geçen ki gibi? O yüzden mi özür diliyorsun?" dediğimde hala anlam veremez gözlerle bana bakıyordu.

"Geçenki gibi derken?" dediğinde kendime hakim olamayarak patladım.

"Biliyorum yüzbaşı, Civan'la antrenman odasında konuştuğunuz her şeyi biliyorum. Duydum sizi, bana iyi davranmanı, özür dilemeni istediğini duydum. İçinden gelerek değil de zorla olduğunu biliyorum." diyerek sinirle gözlerine baktım. Ne dayımın ne de bir başkasının arkamdan iş çevirmesine göz yumamazdım, hele ki sahte bir samimiyete hiç yumamazdım.

"O öyle değil, yani duydukların doğru ama ileri gittiğimi farkındayım, özrüm bir arkadaş-" demeye kalktığı an susması için ona elimle bir hareket yaptım.

"Ne arkadaşçası yüzbaşı Allah aşkına! Siz hala beni niye kandırmaya çalışıyorsunuz, duydum diyorum duydum. Dayımın sizi zorladığını, arkadaş olmamız için sizden istekte bulunduğunu, time de söylemenizi istediğini ama söylemediğinizi biliyorum. Hakkımda düşündüğünüz her şeyi biliyorum. Şımarık, bencil, aciz, güçsüz, içten içe görüntüsünden ibaret sorumsuz bir kadın, kendinden başka kimseyi düşünmeyen, önüne gelen yemeğe bile tiksintiyle bakan nankör bir kadın dediğinizi biliyorum. Hala kimi kandırmaya çalışıyorsunuz?" diye yükseldiğimde sesim biraz yüksek çıkmış olacaktı ki lojmandaki bazı dairelerin ışıkları açılmıştı. Umursamadım, bazen susmamak konuşmak gerekirdi.

"Her şeyin bir emir üzerine olduğunu gayet farkındayım, ama dert etmeyin, bu emirin altında daha fazla kalmadan sizi dayımın buyruklarından kurtaracağım." dediğimde dudaklarından tek tük kelimeler döküldü.

"Yardımcı olmak istiyorum, bu sefer ger-"

"Bu sefer gerçekten mi? Yüzbaşı inanın sizin yardımınıza da merhametinize de ihtiyacım yok. İhtiyacım olan tek şey sizin ve kirli düşüncelerinizin benden uzak durması, inanın başka bir şey istemiyorum." dediğimde artık konuşmayı uzatmamak adına gitmem gerektiği gibi lojmanın ana girişine çevirdim bedenimi. Sonunda içimde tuttuklarımı, arkamdan söylenen sözleri, çevrilen işleri söylemiş olmanın rahatlığını taşıyordum. Ayağımın biri ufak ufak tökezlerken dik ama gururlu bir şekilde uzaklaşıyordum yanından.

"Esin..." dedi bir daha yüzbaşı. Bu zamana kadar söylemeye bile tenezzül etmediği ismimi bundan sonra da söylemesine gerek yoktu.

"Avukat, demeniz yeterli. İyi geceler yüzbaşı." diyerek daha da uzaklaşarak bahçeden ve yüzbaşının yanından tamamen ayrıldım. Sonunda demem gerekenleri söylemiş ve önyargılarıyla beni çoktan tanıdığını düşünen adamı bir daha görmeyecek olmamla biraz daha rahatlamıştım. Bunu hallettikten sonra geriye sadece iki şey kalıyordu?

Birini bulmak ve dayımla ciddi bir şekilde konuşmak.

Ama şu an yapılacak şeyler değildi, bugün yapılması gerekenlerden birini hallederek evime gitmeli ve bir süre dinlenmeliydim. Yüzbaşının arkamdan gelmediğini ve etrafta kimsenin olmadığını bilerek lojmanın ana girişindeki demir kapıyı anahtarımla açmış ve arkamdan olabildiğince sessiz bir şekilde kapatarak içeri girmiştim.

Yapmam gereken tek şey sessiz adımlarla iki kat çıkıp tek kişilik kalabalık evime girmekti, yaptım. Sessiz adımlarla iki katıda çıktıktan sonra evime girip günün bütün hengâmesini, kaosunu dış kapımın ardında bıraktım. Daha sonra anahtarımı girişteki kısma asarak yatak odama girdim, günün kirinden pasından ve lanetinden kurtulmak için yıkanmalıydım. Ceketimi ve ayakkabılarımı gardroptaki yerine koyduktan sonra çimlere uzandığım bluzumu ve kalem eteğimi çıkararak sadece iç çamaşırlarımla kaldım. Banyoya girmeden önce daha kolay şampuanlamak için uzun ve gür saçlarımı ayna karşısında tarayıp açtım. Kabine girer girmez suyu ılık bir seviyeye getirip beş on dakika kadar duşumu alıp geri çıktım. Fazla halim yoktu, kaç gündür uyumadığım ve aldığım ilaçlar için bu günlerde halsizliğim iyice artmıştı bu yüzden duştan çıktıktan sonra saçlarımı kurutmakla hiç uğraşmadım, tarayıp öylece bıraktım.

Geceleri biraz sıcak olduğu için daha ince bir kumaşı olan şort takımımı alıp üstüme geçirdim, yatakta dört dönerken en azından sıcaktan bunalmamalıydım. Telefonunu da elime alıp ne olur ne olmaz geç kalmamak için alarm kuracağım sırada kapı zilim çalmış ve bu saatte çaldığı için biraz ürkmeme sebep olmuştu.

Saate baktım, 23.45'i gösteriyordu. Bu saatte bir İso'yu bekliyor olabilirdim ama o da gelse çok önceden haber verirdi diye düşünerek üstüme uzun bir hırka geçirip odamdan çıktım. Eve girdiğim gibi sessiz ve minik adımlarla koridoru geçip dış kapıya kadar geldiğimde ilk olarak dışarıya bakan kapı deliğine bir gözümü kısıp diğeriyle baktım ama gördüğüm şey pek hoşuma gitmemişti. Çünkü gördüğüm tek şey karşı apartmanda kalan ve daha az önce bahçede arkamda bırakıp gittiğim yüzbaşının sırtı ve kapanan kapısıydı.

Yüzbaşı kapıma gelip ne yapmıştı ve neden benim kapıyı açmamı beklemeden basıp gitmişti? Ve daha da önemlisi dışarı çıkıp bakmalı mıydım?

Bakmalıydım ama bir süre sonra...

Kapının kapanmasının üstünden bir kaç dakika geçmesini fırsat bilerek bende kapımı olabildiğince ses çıkarmadan açarak az önce yüzbaşının kapıma kadar geldiği yere aydınlanan ışıkla bakmış ve hiç bir şey görememiştim. Daha sonra kapıdan dışarı bir adım atar atmaz çıkan hışırtılı sesle yere baktığımda ise ayağımla bir poşeti ezdiğimi fark edince hemen yere eğilmiş ve yeşil küçük poşeti elime almıştım.

Bu ne şimdi? Ne bırakmış bu adam kapımıza?

Elimde tuttuğum poşeti açıp baktığımda aslında ondan fazla beklenmedik ama akla gelebilecek basit bir jestte bulunduğunu fark ettim. Yara bandı ve yara merhemi bırakmıştı kapıma. Hayret etsem bile poşetin içindeki yara bandı ve yara merhemini kapıma bırakmış olmasının verdiği şaşkınlıkla alelacele içeriye girmiş ve bir de poşetin üstüne yapıştırılmış olan notla bir kez daha şaşırmıştım.

"Bu ne şimdi, ne bu böyle?" diyerek poşete yapıştırılan nota baktığımda ise beni dinlemeyip az önce bahçede söylemek istediğini bu sefer yazıya dökerek söyleyen yüzbaşının notunu dikkatle okudum.

"Özür dilerim. Birinin isteğiyle değil, kendi hatamın farkında olarak ben özür diliyorum bu sefer. İzin verirsen de yarın yüz yüze söylemek istiyorum. İyi geceler. Esin..."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.