İçeriğe geç

GÖNÜLÇELEN

Bölüm 5 · 49 dk okuma

GÖNÜLÇELEN

Bölüm 5

5.Bölüm

2007- Kumrulu

Kızlarının evde olmaması rahatlığıyla haberleri can kulağıyla dinliyordu Gülfem. Haftalardır ağrıyan dizleri tir tir titriyor, gözünden ufak ufak yaşlar akıyordu. Silse bile akan gözyaşları durmuyordu, yüreği sızım sızım sızlıyordu, sebebini de korkuya, endişeye bağlıyordu.

"Yayınımıza acı bir haberle devam ediyoruz sayın seyirciler. Dün, gece saatlerinde şanlı asker ailelerin görüş için geldiği ve içerisinde 423 sivilinde bulunduğu otobüs terminali, Kumrulu mevkinde PKK'lı terör örgütleri tarafından otobüs güzergahına ve terminaline ayrı ayrı yerleştirilen patlayıcı ile saldırıya uğramış, içerisinde bulunan yetmiş ikisi çocuk, seksen kadın, yüz onu erkek vatandaşımız şehit olmuştur." dediğinde tutamadı hıçkırıklarını Gülfem. Gözyaşları yanağından süzülürken dün gece içine doğan o kötü hissin sebebini bulmuştu artık. Bu dünyada ki tek dostu, aynı anadan doğmayan kardeşini toprağa vermiş olabilme ihtimaliydi. Duramadı yerinde, göğsü ince ince sızladı. Zor aldığı nefesle göğsü inip kalktı. Kalktı oturduğu yerden, koşa koşa ev telefonunun yanına gitti. Elleri titremeye başlamış, bedenini kontrolünü kaybetmeye başlamıştı ama tamamiyle de bırakmadı kendini, tuşlara dokundurdu parmaklarını.Ezbere bildiği iki numaradan birini çevirdi. Çalıyordu...

"Alma Allah'ım onu da benden alma. Beni bir başıma bırakma. " diye yalvardı Gülfem Rabbi'ne. Telefon çalıyordu, çalıyordu ama açan yoktu. Bekledi sonuna kadar, emindi, bir açan olacaktı. Çaldı telefon, kimsecikler açmadı. Vazgeçmedi Gülfem, bir kere daha aradı. Bu arayışında da kimse açmayınca korkarak kapattı telefonu. Yanındaki telefon numaraları kayıtlı deftere baktı, defteri açıp Adem abinin numarasını buldu. Bir de onun numarasını çevirip aradı. Çalıyordu.

İçten içe korkuyordu Gülfem, Nermin'e bir şey olmasından, Aziz'in küçücük yaşta annesiz kalmasından korkuyordu. Bir de kendi için korkuyordu, dostunu kaybetmekten, aile gördüğü kadını bir daha görememekten korkuyordu.Çaldı yine telefon, bilmiyordu ama sanki acı acı bir ses geliyordu her çalışında. Dualar etti Gülfem, içindeki bu kötü hissin bitip gitmesi için, küçücük çocuğun anasız kalmaması için dualar etti. Yine açılmadı telefon, denedi, bir kez daha aradı. Vazgeçmeyecek, ulaşacaktı.

"Gözünüzü seveyim açın, Adem abi açın şu telefonu, Allah aşkına açın." dedi yalvararak. Ne yapacağını, nasıl hissedeceğini şaşırdı. Çaldı biraz daha telefon, sonra sanki biri Gülfem'in yakarışlarını duymuş gibi açtı telefonu.

"Alo?" dedi tok ve genç bir ses. Adem abinin sesi değildi, daha başka bir sesti. Biraz nefes nefese bir ses duyuluyordu.

"Kimsiniz?" diyebildi Gülfem. Yanlış numarayı mı aramıştı, emin olamadı. Ama doğruydu, bu deftere doğru kaydettiğine emindi.

"Üsteğmen Halil Yılmaz." dedi kendini tanıtarak. Tamam belli ki doğru kişiyi aramıştı, en azından askerlerden biriydi.

"Yüzbaşı Adem'i aramıştım, yanınızda mı? Telefona verebilir misiniz?" dedi Gülfem rahatlamış bir şekilde. Sonunda birine ulaşabilmiş olmanın sevinciyle yaşıyordu. Birazdan telefona Adem abi gelecek, Nermin'in iyi olduğunu, eve sağ salim döneceğini söyleyecekti.

"Yanımda ama komutanımı telefona veremem."dedi teğmen. Çok uzun tutmayacaktı Gülfem, bir dakikasını bile almayacaktı.

"Eşi Nermin oraya gelmişti. Haberleri gördüm, iyiler mi diye sormak için aradım. Çok uzun sürmez, bir dakika telefonu verin.Haberlerde gördüm, merak ettim." dedi ısrarla Gülfem. Sadece seslerini duymak, iyi olduklarını bilmek istiyordu. Fazlasında gözü yoktu.

"Yakını mısınız?" dedi teğmen. Hala soluk soluğa bir şekilde konuşuyordu.

"Evet, yakınlarıyım." dedi Gülfem. Daha sonra arkadan aşina olduğu bir kaç ses duydu. Sela okunuyordu, siren sesleri duyuluyordu. İçindeki kötü his bu defa tüm bedenini kapladı Gülfem'in. İçinden çıkılmaz bir hal aldı, sardı Gülfem'i.

Hattın diğer ucundaki teğmen Halil ise ayakta durmakta zorlanıyordu, konuşmayı yaparken. Gençti, Adem komutanının kanatları altına aldığı, öksüz ve yetim büyümüş bir adamdı. Çokça ölüm, çokça kan görmüştü ama bu seferki yüreğini en derininden sızlatıyordu. Akan göz yaşlarını sildi Teğmen Halil, sonra şehadet şerbetini içen şanlı komutanının ceketinin cebinden almış olduğu telefona baktı. Hala hat açık, hattın ucundaki sesse çaresizce bir cevap bekler durumdaydı. Yerde yatan ve üstüne şanlı Türk bayrağı örtülen iki tanıdık simaya ve bedene baktı. Halil Teğmen, askeriyeye ilk geldiği anılarında onları nasıl el ele gördüyse, son anısında da, iki sevdiği insan yine aynı kalmıştı. Baba figürü gördüğü komutanını ve anne sevgisini bir nebze de ona tattıran eşini yan yana, el ele şehadete yürümüş halde görüyordu. Olduğu yere çöktü teğmen, dizlerinde derman kalmamıştı artık, ciğeri parçalanmış, göğsü daralmış, yüreği dağlanmıştı.

Komutanıyla bir anısı geldi aklına.

"Bu görevde en zoru nedir Halil evladım, bilir misin?"

"Bilemiyorum komutanım, nedir?"

"Eşiktir...Vatanını evladına, evladını da vatanına emanet eden ananın babanın eşiğidir. O eşiğe götürdüğün gözyaşı, varsa yanında, eşiğin sahibine kaybettiği evladını hatırlatacak adam, senin kuşandığın üniforman...şehadet haberidir. Girsen gireceğin ama girmemek içinde canını vereceğin o eşiktir, sahibine verdiğin haberdir zor olan."

"Siz nasıl alıştınız komutanım?"

"Neye?"

"Eşiğe kadar gidip şehadet haberi vermeye."

"Alışmadım oğlum. Nasıl alışayım, kendi evladın gördüğün askerin şehadetine alışamamışken, hala onları kanlı canlı karşımda görüyorken, ben nasıl alışayım?"

"Komutanım, Allah'ın izniyle bu durumu bir daha yaşamayacaksınız, Türk askeri olarak izin vermeyeceğiz. Ne bu vatanı ne de bu vatanın evladının kılına bile zarar verilmesine göz yummayacağız!"

"İnşallah Halil'im, inşallah. Ben bir evladımın daha toprağa verildiğini ne görmek ne işitmek isterim, ne olursun sen de ona göre davran. Hepiniz ona göre davranın. Bu bir emirdir."

"Emredersiniz komutanım!"

En son bunu hatırladı teğmen, baba gibi gördüğü adamın şanlı bayrağı altında yatan bedenine bakarken. Eksik mi etmişti duasını her gece? Silah arkadaşlarımı, vatanımı da koru Allah'ım diye dua ederken eksik mi söylemişti, komutanını da mı söylemesi gerekmişti? Bilemedi, bilemedikçe ne kadar aciz olduğunu hatırladı teğmen.

Sonra yeniden konuşmayı hatırladı teğmen , en zor olan kısma geldiğini fark etti. Doğruydu komutanının dedikleri, bu görevin en zor yanını şimdi yaşıyordu. İlk defa yapacağı şeyin son olmasını yalvara yalvara dua ediyordu.

Topladı kendini, artık bir şey demeli, yapmalıydı. Kulağına tuttu yeniden telefonu. Arkadan gelen sela sesini, siren sesini kulak ardı etti. Ve ikinci kez kaybettiği anne babasının şehadet haberini verdi.

"Başımız sağolsun, Adem Yüzbaşı ve eşini kaybettik." dediği an Gülfem'in burun direği sızladı, gözleri doldu boşaldı, doldu boşaldı. Boğazında acı bir tat hissetti, acı tat yumruya dönüştü, nefes almasına izin vermedi. Dizlerinin bağı çözüldü Gülfem'in, olduğu yere yığıldı.

Sessiz hıçkırıklarla ağlamaya başladı ilk, sonra sonra gittikçe feryat figan ağlamaya, bağırmaya başladı acı acı. Ağır geldi duydukları, o an duyguları, hisleri, anıları ağır geldi. Yere yüz üstü devrildi, ev telefonu hala elindeyken telefona sarıldı. Dayanamıyordu acıya, katlanamıyordu. Sonra bir yüz beliriverdi önünde, annesiz kalmasından korktuğu Aziz'in yüzü. Daha çok bağırmaya başladı bu sefer, boğazı acı acı bağırmaktan yırtılıyordu. Annesiz kalmasından korktuğu çocuk bir de babasını kaybetmiş, hem öksüz hem de yetim kalmıştı.

Başka bir Halil daha yetişmeye başlamıştı bu topraklarda. Öksüz, yetim ama yağız bir Halil.

Sonra evin kapısı açıldı bir hışımla, komşular gelmiş yerdeki Gülfem'i görerek yanına koşmuşlardı. Onlarında gözü yaşlıydı, onlar da duymuş olmalıydı.

"Gülfem, Gülfem kalk bacım, kalk bize de bir şey söyle. Nermin iyi miymiş, nasılmış? Söyle, iyi de, bizi iyi bir şey söyle!" diye hem yerdeki Gülfem'i kendine getirmeye hem de iyi bir haber duymaya çalışıyorlardı.

Kalkamadı Gülfem, dizleri tutmuyordu. Çakılmıştı yere, bir santim bile yerinden oynayamıyordu. Cevap veremezdi, vermeye de gücü kalmamıştı, onun yerine televizyondan bir ses daha yükseldi. Kumrulu'nun görüntüleri veriliyordu televizyonda. Sınırda bir ilçe olan Kumrulu'nun kan gölü olan vaziyetini gösteriyordu. İnsanlar, askerler yaralılara yardım için etrafta koştururken arkada ise yanan ve parçalanan insan parçaları, otobüsler, araçlar görünüyordu. Yaralı çocuklar askerlerin kucağında taşınırken, görüntüleniyordu. Yüzleri parçalanmış, uzuvları kopma derecesine gelmiş halde görüyordu onları tüm ülke. Bakmaya dayanamadı evdeki kimse, gözlerini yere diktiler. Hepsi ağlıyordu, hüngür hüngür ağlıyorlardı.

"Kimliği belirlenen şehitlerimizin isimleri ise..." diye söylemeye başlayan sunucu kadın, kendini ağlamamak için zor tutuyordu. Saymaya devam etti içi yana yana, bir dakika boyunca saydı, sonra sunucun ağzından tanıdık iki isim daha geldi saydıklarının ardından.

"Yüzbaşı Adem Bahadır, eşi Nermin Bahadır. AZİZ ŞEHİTLERİMİZE ALLAH'TAN RAHMET, AİLELERİNE VE MİLLETİMİZE SABIR, YARALILARIMIZA RABBİMİZDEN ACİL ŞİFALAR DİLERİZ." dediğinde gözyaşlarını ne sunucu ne de o an Gülfem'le beraber o evde bulunan kadınlar tutabilmişti.

Son anlarını hatırladı Gülfem, biricik dostunun. Onu son gördüğü iki gün önceye döndü.

"Zor olmuyor mu başka bir ülkede, hiç bilmediğin bir şehirde yaşamak Nermin? Kalkıp ta Azerbaycan'lardan buraya kadar geldin, korkmadın mı bir kere bile?"

"Tek mi geldim sanki, Adem'im de yanımdaydı. Güle oynaya geldik. Hem o ne be öyle, beni zorla getirmişler gibi konuşuyorsun? "

"Nereden bileyim, çok uzak ya sizin oralar. Bir de başka bir memleket, alışması zor olmuştur."

"Başka bir memlekete gelmedim Gülfem, burası da benim memleketim. Buralar benim de yurdum artık, evim burada, ailem burada, dostlarım burada. Bayrağım burada. Nesine alışamayacaktım?"

"Doğrusun, doğrusun."

"Bir üzüldüğüm annem var, onu bıraktım bir başına oralarda. Üzülürsem bir ona bir de senede bir kere gittiğim babamın mezarının boş kalmasına üzülürüm. Geri kalana da üzülmem zaten."

"İyi miydin sizinkilerle? Darılmadılar mı sana sen buralara gelin gelince?"

"Darıldılar, darılmaz olurlar mı? Başka adam mı kalmadı, buradan birini bulamadın mı dediler, kızdılar. Dinlemedim tabi, görüşmeye devam ettim. Ben Adem'i, Adem'de beni çok seviyordu. Dinlemedik kimseyi, her şeye rağmen evlendik. Adem gözüpek bir adamdır, korkmadı bizimkilerden."

"Sizinkilerden niye korkacaktı?"

"Adem'i vurmaya gelmişti babam, ondan."

"Nereye gelmiş?"

"Türkiye''ye."

"Nasıl nasıl, ne diye oralardan kalkmış gelmiş?"

"Vazgeçsin benden, bıraksın peşimi diye. Kızımı bırakmazsan sıkarım demiş,o da sıkarsan sık, asker adamım, vatanım için ölmeyi göze aldım, bir de sevdiğim kadın için alırım demiş."

"Sonra nolmuş, ikna etmiş mi babanı?"

"Yok edemedi ya, vurmuş babam Adem'i, öyle çok iyi nişan alamaz zaten, ikaz etmek için kolundan vurmuş ama, denk getirememiş öyle derdi hep rahmetli."

"E artık Adem abi vazgeçmiştir bu seferde? Değil mi?"

"Yok, o da bunlar beni yıldırmaz, bırakmam Nermin'i diye tutturmuş. Sonra işte, babam beni zorla eve kapatıp görücü çağırdı, o sıra Adem Şırnak'ta ben Azerbaycan'dayım. Aldılar her şeyimi benden, ulaşamıyorum Adem'e. Ortak arkadaşlarımıza söyledim, haber verin,beni kaçırsın, ona söyleyin dedim. "

"Söylediler inşallah?"

"Yok söylemelerine gerek kalmadan görücünün geldiği gün Adem geldi, beni buldu. Ama bir gör, gelir gelmez bizim ev kurşun yağmuruna tutuldu. Görücüler çığlık çığlığa, herkes ne olduğunu şaşırdı. Sonra baktılar Adem, dediler ki artık yeter, bunlar evlensin, kurtulalım. Sonra evlendirdiler bizi."

"Babanın, annenin gönlü var mıydı bu işte?"

"Benim gönlüm vardı, o da yetti."

"Karşına almışsın anneni, babanı. Bırakmadılar mı seni, ne halin varsa gör demediler mi?"

"Demediler."

"E niye uğraştırdılar o zaman bu kadar sizi?"

"Niyesi mi var? Evlatlarını bırakmak istemedikleri için...Adem asker adam, gidip dönmeyede bilirdim. Düşünsene her gün gördüğün evladını, kıtanın bir ucuna gönderiyorsun. Sene de bir kere görünce de şükür ediyorsun."

"Doğrusun, yine doğrusun."

"Bizde öyle olmayacak mıyız sanki? Benimki oğlan, beni çok gitmesi etmesi bozmaz ama kız çocuğu bir farklı. Seninkiler evlenip yuvadan uçsa ben daha çok üzülürüm, Aziz'e üzüldüğümden. Onları da kendi kızım gibi görüyorum, Aziz'e hep tembih ediyorum, onlar senin kardeşin, koruyup kolla diyorum. Hoş ben demesem de Adem, çocuğa her gelişinde, vatanın bil o iki kızı, ben olsam da olmasam da koru diyor."

"Kardeş gibi büyüyorlar, ne güzel işte. Yalnız kalmıyor benim kuzularım."

"Vallahi Nermin'im, Duha'yla Aziz kardeş gibilerde... Sanki benim oğlan senin küçüğe ufaktan yanık gibi duruyor. Ne dedin buna sen?"

"Yok be! Aziz altı yaş büyük Esin'den, abilik yapıyordur ona, sen yanlış anlamışsındır. Hem bizim kız ne bilsin, daha küçük o küçük."

"Yok kız ne küçüğü? Geçen bizimkine bir laf etmiş, sen ben edemeyiz öyle laf , apışıp kalmış bizim oğlan."

"Ne demiş?"

"Evlencem ben, hemde iki adamla birden demiş. Biri gevurmuş, diğeri de assolist miymiş neymiş? Hepsini de çok seviyorum, büyüyünce evlencem ikisiyle de birden demiş. İndirmiş bizim oğlanın yüreğine. Gelmiş bana da "bir kişi aynı anda kaç kişiyi sever anne,mümkün mü böyle bir şey?"diye soruyor. "

"Bak bak, laflara bak! Yok dinletemedim ben bizim kıza, konuştum da kaç kere, düşme elin oğlunun peşine dedim. Yok, inadı inat, illa yapacak istediğini."

"Olsun be Gülfem, korkma bu kadar."

"Nasıl korkmayayım, elin uğursuzuna varır da hayatını kaydırır diye korkuyorum."

"Gülfem."

"Nermin?"

"Korkma Gülfem, sen iyi bir annesin, o da iyi bir evlat. Ne sen kendi ailen gibisin, ne de o yanlış yapacak biri, hem yaparsa yapsın yanlışı, yanında olmayacak mısın?"

"Olacağım, beni ayaklarının altına alıp ezse bile, yanında olacağım."

"O zaman endişelenme, bu hayat çamura batıp çıkmadan öğrenilmiyor, bırak kirlensin, sonra kendi karar versin, temiz mi kirli mi gezmek istediğine."

"Doğrusun yine, sen hep doğrusun ya Nermin."

"Hem kim bilir, bizimkiler az büyüyüp serpilince, Aziz tutar senin kızın elini, senden rıza ister. E sende benim oğlana rızanı verirsin, dostluğumuz pekişir. Fena mı?"

"Fena Gülfem, fena. Çok fena."

"Gülfem?"

"Nermin?"

"Doğruyu söyle, gönlün razı gelmez miydi,bizim oğlan çıksa karşına, istese senin kızı?"

"Karşıma senin oğlun çıkarsa razı gelirim, o da belki. Ama kesin bir şey de demeyeyim. Ne malum benim kızımın senin oğlunu isteyeceği?"

"Gönlün razıysa dahasına laf etme, su akar yolunu bulur, görürsün onlarda birbirini er geç bulacak. Hem bundan on, bilemedim on beş sene sonra el ele gelmezlerse yanına, sen gel beni bul, başka hayırlı kısmetler buluruz seninkilere."

"Nermin?"

"Gülfem?"

"İçim rahat biliyor musun? Olurda bir gün başıma bir şey gelirse, onlar ilk önce birbirine, sonra da Yüce Rabbime emanet."

"Benimde içim rahat Gülfem, onlar bize, biz birbirimize emanetiz. Görürsün bak, biz senle iki dosttan daha da fazlası olacağız, bir gidip geleyim de."

"Hayırlısıyla git gel Nermin, hayırlısıyla."

"Sende ben gelene kadar, Allah'a emanet ol, bizimkilere de kendine de göz kulak ol."

Soluğu kesildi Gülfem'in, zaten tüm vücudunu sarıp ona hayatı zehreden ciğeri, nefes almasına izin vermez, krize girer oldu. Anıların,konuşmaların, zihninin oyunlarında boğuldu. Nermin'i Adem abiyi hatırladı yarı baygın yattığı yerde. Şimdi ona kalan tek ailesi de gitmişti, elinden kayıp gitmişlerdi. Sonra Aziz'i düşündü Gülfem, ona ne diyeceğini, nasıl söyleyeceğini düşündü. Diyemezdi, dili varmazdı. Annen de baban da yoklar artık, geri gelmeyecekler demeye ne yüreği ne de gücü yeterdi. Nefes almaya çalıştı Gülfem, fenalaşmaya başladı. Yardım istemesi gerekiyordu, sesini duymaları gerekiyordu. Gözünden yaşlar akarken, çırpındı Gülfem, sesini duyurmaya çalıştı.

Boğazı yırtılırcasına sesini çıkarmaya çalışan Gülfem, o anda öksürük krizine tutulurken boğazından gelen kanıyla boğulmaya başlayıp bilincini yitirirken gördüğü tek şey, duvarda asılı olan ve can dostuyla olan tek bir kareden ibaretti.

••••••••••••••••••

(Günümüz)

Siyah, yüksek topuklularımla en sağlamından yere basarak Iso'nun arabasından inip en son üç ay önce bulunduğum ve kurşun yağmuruna tutulduğum otoparka baktım. Araba da hala Sertap Erener- Kime diyorum çalarken üç kurşunluk canımla hala yıkılmadığım o otoparka bakarak dinlemekten artık ezbere bildiğim şarkı sözüne kısa bir an eşlik ettim.

Bir bakışta yaktın erittin cümle tövbeleri

Bir gülüşle sildin o eski yaramın izlerini

Olduğum yerde minik hareketlerle kendimce eğlenirken İso tarafından şarkının kapatılmasıyla şarkıya eşlik eden dilim ve bedenim durmuş, eski monoton duruşuna geçiş yapmıştı.

"Bakıyorum pek keyiflisin.Hayırdır inşallah?" dedi elimde tuttuğum bir kaç dosyayı kendi eline alıp yüklerimi hafifletirken. Sağolsun centilmen bir adamdı, centilmen olmasının yanında iyi bir dost ve işinin ehli bir savcıydı.

"Yok be ne keyifli olması? Başımdan dert eksilmiyor, saçlarıma aklar düşüyor Sayın savcım. Sorumlusu en acilinden bulunup müebbet hapisle cezalandırılsa bir rahat nefes alırım." dedim şakayla karışık ama ciddi anlamda da tek isteğim faillerin bir an önce içeri tıkılmasıydı. Kaç ay hastanede canımızla cebelleşmiş, Azrail'in elinden ucu ucuna kurtulmuştuk. Bunların sorumluları da öyle elini kolunu sallayıp gezemezdi, bir cezası olmalıydı.

"Saçınıza düşen akla, adaleti meşgul etmeye utanmıyor musunuz Sayın avukat?" dedi İso'da. Bana ayak uydurur, en saçma halimle bile anlaşıp kaynaşırdı.

"Utanmıyorum, bir sorun mu var Sayın savcım? Neresinde takılıp kaldınız?"

"Tam şurasında, şu sıfatın sahibinde takıldım kaldım. Bu sıfat, biraz daha başını derde sokarsa, kendimi on sezon Arka Sokaklar çekmiş, Hüsnü Çoban gibi hissedeceğim." diyerek homurdanmaya başladı. Öyleydi, fakültede sıra arkadaşı olduğumuz zamandan tutta, İspanya'ya beraber gittiğimiz zamana hatta tam şu ana kadar ikimizin de başına gelmedik kalmamıştı. Tabi ki kimin sayesinde? Benim...

"Ben kim oluyorum peki bu durumda? Hüsnü çobanın evlatları falan mıyım? Zeliş olabilir miyim Zeliş?"

"Yok, Garip Kont'sun sen. Öyle arada bir görüyoruz bölümlerde seni, havlayıp havlayıp duruyorsun." dedi saçma esprisine gülerken. Dayanamadım, yanımda duran bedenine bir sille çaktım, koymazdı ona, hele ben vurduysam hissetmezdi bile.

"Çiğ etle mi beslendin üç ay, o nasıl vuruş öyle?"

"Ne düzenbaz adamsın, sinek ısırığı kadar bile etki etmemiştir sana." dedim. Etmezdi, o da kalıplı, yapılı, cüsseli bir adamdı. Asıl çiğ etle beslenen kendisi olmalıydı, bu omuzlar, geniş, kendini belli eden pazılar, aynı yüzbaşının gib-

Bence de yüzbaşının pazıları, bencede.

Düşüncelerimin nereye gittiğini fark ederek arsız sapkın düşüncelerimi dizginledim, iplerini sıkıca bağladım. Kaçmasına izin vermemek en doğrusu olacağından, gözetimim altında tutmaya karar verdim.

"Sen bunu boşverde, Taha amca niye çağırmış seni sabah sabah?" dedi merakla. Bu sırada adliyenin kapısından ihtişamlı bir giriş yapmış, tüm gözleri üzerimizde toplamıştık.

"Yakın dövüş eğitimi almamı istedi, öğretmesi için birini bulurum sana, merak etme dedi."

"E ama sen zaten-"

"Bende silah eğitimi almak istediğimi söyledim." dedim pat diye. Şaşırmıştı İso, bu zaman kadar bana ne olur ne olmaz, bil diye öğretmek istemişti ama her seferinde reddettiğim için bir süre sonra teklif etmeyi bırakmıştı.

"Kararını değiştiren şey ne peki? Bunca yıl sonra nasıl ikna oldun?"

"Yakın dövüş eğitimi alıp ne yapacaktım Sayın savcım? Kurşunlara kafa mı atacaktım? Sağlı sollu kroşemin tadına mı bakın diyecektim?" dedim. Kendimce haklıydım, dayım sadece yakın dövüş eğitimi alarak benden ne yapmamı bekliyordu, anlamıyordum.

"Tamam da, kimden alıyorsun? Özel hoca mı tutacaksın, ne yapacaksın?"

"Yüzbaşı'dan." dedim tek seferde." Bana kendisi öğretecek, seve seve( belki de başka şekilde) silah kullanmayı gösterecek." diye de ekledim. İso ise bana şaşkın ve daha çok tedirgin bakışlarla bakmaya başlamış, aklımı sıyırıp sıyırmadığımı düşünmeye başlamıştı.

"Bildiğimiz Yüzbaşı mı?" dedi İso. Şoku atlatamıyordu, atlatamamakta da haklıydı çünkü daha dün gece İso'ya onun ne kadar otoriter, ayarsız, sosyal ilişkilerde sıfır bir adam olduğundan bahsederken hiç iyi olmayan ve ağıza bile alınmayacak küfürler ederek anlatıyordum.

"Bilmediğimiz bir yüzbaşı mı var?" dedim İso'ya . Sonra bir şey hatırladım. Bu konuşmayı sanki daha önce yapmış gibiydim.Evet yapmıştım, uyuz herifle bu konuşmayı lojmana geldiğim ilk gün yaşamıştım.

"Kabul etti mi? Eğer yaşamayı şu kadarcık bak şu kadarcık..." dediğinde baş parmağı ve işaret parmağının arasında kalan çok az bir mesafeyi gösteriyordu." Seviyorsa, kabul etmez." dedi.

Güldüm, bende tam olarak öyle düşünmüştüm ama yanılmıştım. Belliydi ki tek uğraşan kişi ben olmak istemiyordum, o da benimle bir şekilde aynı duyguları paylaşıyordu.

"Sence?" dedim. Bende şaşırmıştım ama etmişti.

"Etti. Bu da demek oluyor ki adamın canının pek bir kıymeti yok. İyi ne diyeyim artık, hayatta başarılar ikinize de." diyebildi sadece. Eli kolu bağlanmıştı, beni az çok biliyordu. Bir işe heveslendiysem onu bitirmeden bırakmaz, zor bir durum görsem kaçmaz, korkusuzca içine dalardım.

"İnan savcım, hiç beklemediğin bir and-" anda diyemeden koridorun başından bize- daha doğrusu bana-seslenen sesle sohbetimiz bölünmüş ve maalesef ki aşina olduğumuz sesin geldiği yönde odaklanmıştık.

Cümleme kaldığım yerden devam ettim o hala bize doğru gelirken. Benim de çilem bu adamdı işte, yeni sınavım bize adım adım gelen adamdı.

"Hiç beklemediğin bir anda Cüneyt'ler başına musallat oluyor." dedim ve peşime İso'nun sesini duydum.

"Tipini siktiğim..." diyerek homurdandığında Cüneyt çoktan yanımıza gelmiş ve kırıp münasip bir yerlerine sokmak istediğim elini dostça omzuma koymuştu. Yüzünde de aynı şekilde dostça görünmeye çalışan bir ifade, gözlerinde seçemediğim tuhaf bir ışık vardı. Sonra farkettim ki buraya uğramadığım süre boyunca duvarlar boyanmış, bazı yüzler, isimler farklılaşmış, gidenler gelenler olmuş ama tek bir şey değişmemişti. Cüneyt ve onun samimiyetsiz samimiliği.

Baktı yüzüme Cüneyt, acıyarak, beni düşündüğünü gösteren bir ifadeyle.

"Esin, iyi gördüm seni, nasılsın, daha iyi misin?" dedi endişeli tutmaya çalıştığı ses tonuyla.

"İyi gördüysen ne soruyorsun?" dedi yanımda bulunan ve ona benim gibi ayar olan İso. Duymamıştı, duysa da duymasa da çok önemli değildi.

Elini koyduğu omzumla geri çekilerek uzaklaştım ilk olarak, sonra ona yine vurulmamdan önce son baktığım gibi baktım.

"İyi olmaz olur muyum, çok iyiyim." dediğimde karşımdaki adam tebessüm ederek daha önce görmediğim bir tarafını göstererek beni şaşırttı. Az önce bu adam iyi olduğuma ciddi anlamda mutlu mu olmuştu?

"Sayende." diye eklediğimde ise aniden yüzü düştü. Tebessümü silindi ama bunu umursayacak değildim çünkü başıma gelenlerin hepsi tam olarak karşımda yalı kazığı gibi dikilen Cüneyt ve onun adaletin temeline çomak sokan davranışları yüzünden olmuştu.

"Tam da düşündüğüm gibi, beni suçluyorsun." dedi yüzüme bakarak, ifadesi mahçuplaşmış gibi görünüyordu. Ya da ben bu üç ayda kafayı tırlatmıştım.

"Tam da düşündüğüm gibi, sen suçlusun." dedim. Öyleydi, sırf üç kuruş alacak diye olur olmadık davaları alıyor, müvekkillerini kaçırması karşılığında yüklü miktarda para alıyordu. Peki bu kimin umrundaydı, kim buna dur diyordu?

Hiç kimse.

Çünkü Cüneyt önemli bir adamın, Erdinç Ayanoğlu'nun oğlu ve Ayanoğlu Holding'in tek varisi olarak bulunuyordu. Gayet varlıklı, isterse yeri yerinden oynatacak kadar para babası olan bir adamın evladı olmakla geçimini sürdürüyordu. Buna rağmen o da çok eskiden tanıdığım biri gibi parayı haddinden fazla seviyordu. Mesleğini, meslek etiğini, onun için önemli olmasa da para uğruna insanlığını yitiriyordu.

"Değilim Esin, inan ki bunun sorumlusu da suçlusu da bu sefer ben değilim." dedi ısrarla. Sonra kaldığı yerden devam etti.

"Sana inanmak için bir sebep göremiyorum ortada, ayrıca öyle bir samimiyet de göremiyorum." dedim.

"Bunu odama geçip konuşalım, sanırım çok daha iyi olacak." dediğinde Cüneyt'in bakışları bu sefer İso'daydı. İso zaten ona, onu öldürecek gibi bakan savcıyı karşısında görünce biraz da olsa ürktü. Daha sonra bakışlarını yine bana çevirdi, mahçup ya da başka bir şekilde.

Sayın savcıma döndüm, ben döner dönmez o da bakışlarını bana çevirdiğinde yüzündeki siniri okuyabiliyordum.

"Savcım,beş dakikaya yanınızdayım. Bir saate de duruşmaya katılacağım. Ona göre kendinizi ayarlarsanız, şu bizim da-" diyecekken yuttum. Gizli olması gerekirken az daha ağzımdan kaçıracak olmama kızarak bir güzel diyeceğimi yuttum.

Başıyla onayladı İso ama gözleri yine de Cüneyt'i öldürmek ister gibi bakıyordu. Durduramazdım, zaten o da durmazdı. Bende bıraktım.

"Gidelim." dedim Cüneyt'e ve topuk tıkırtılarım tüm koridorda yayılırken odasına kadar geldim. Peşimde ki Cüneyt'te bana kapıyı açarak önden girmem için referans yaptığında son kez baktım İso'ya. Aramızdaki o özel hissiyatı konuşturarak "iyiyim, iyi olacağım." dedim. O da anlamış gibi gözlerini yavaşça kırparak onayladı, bende içeri girdim. Oturmadım, gerek yoktu. Cüneyt oturdu.

"Oturmaz mısın?" dedi kibar bir şekilde. Ölecekti bugün mahcubiyetin, sempatikliğin ve kibarlığın dibini sıyırırken. Oturmadım yine, bu odada fazla kalmaya ne niyetim ne de peygamber sabrım vardı.

"Peki o zaman, sana iki şey söyleyeceğim. Biri hoşuna gidecek, diğeri de... Belki çok daha hoşuna gidecek." dediğinde ne zırvalıyorsa söylemesi için bıkkın bir ifadeyle yüzüne bakıp kollarımı birbirine doladım.

"Eee Cüneyt? Yani?" dedim bıkkın ifademi bıkkın bir ses tonuyla pekiştirirken.

"Yıldız Hanım ve eşinin davasını sorunsuz bir şekilde kapatacağız. Ben adamı buraya getireceğim, duruşmaya gelip cezası neyse alacak."

"Eeee?"

"Eee ne demek Esin, şu ana kadar istediğin gibi olmuyor mu her şey? Neyi, neresi eksik?" diyerek bana baktı. Gözlerinde gerçekten anlam veremediğim bir duygu vardı.

"Bunu bu zamana kadar neden yapmadın, ben sana adamı bırak, kadının halini görmüyor musun, korkudan tir tir titriyor dediğim zaman neden bunu teklif etmedin? Niye her şey birden bire değişti?"

Parmaklarını birbirine kenetleyip masanın üzerine koydu. Sırtını biraz öne eğerek ayakta olan bana biraz daha yakın oldu.

"İki sebebi var. İlki sana karşı suçluymuş gibi hissettim ve her gece vicdan azabı çektim." dediğinde sesli gülmeden duramadım. Gerçekten bazen çok komik olabiliyordu bu adam.

"Vicdan azabı mı? Kim? Sen mi?" güldüm, odada kahkahalarım yayılırken Cüneyt bana boş gözlerle bakıyordu.

"Yani...Kırk yıl düşünsem vicdan ve senin aynı cümlenin içinde olduğunuzu düşünemem." dedim gülmem biraz daha azalırken. Sonra bir anda ifademi değiştirdim, ciddi bir hale büründüm. O an kesinlikle şizofreni bir kadın gibi gözüküyordum.

"Zırvalama da söyle artık! Senin saçma salak vicdan muhasebeni, olmayan insanlık duygunu dinlemeye gelmedim." dediğimde işe yaramış olacak ki bir şeyler aramaya başladı.

"İyi peki, yine bana inanmasan da bunu aramızın limoni olmasına bağlayacağım." dediğinde alaycı bir şekilde güldüm. Ne arası, ne limonisinden bahsediyordu bu adam? Daha az önce samimiyetin s'sinin bile geçmediğini söylememiş miydim ben bu adama?

Cüneyt oturduğu yerden kalkmadan aramalarına son verip cebinden bir anahtar çıkardı, biraz aşağı eğilerek anahtarı çekmecedeki yuvasına sokup kilitli çekmeceyi açtı. Devamında içerde gizli kasaya ait bir kaç dijital tuş sesi geldikten sonra eğildiği yerden bir adet kara kaplı dosyayla kafasını kaldırdı ve bana baktı.Bu sefer gözlerinde başka bir duygu vardı: Kendine güven duygusu.

"Seninle bir anlaşma yapalım Esin, bana istediğimi almamda yardımcı ol, bende sana arzuladığın her şeyi sunayım." dedi bu sefer o alaycı bir şekilde gülerek.

"Ne arzuluyormuşum ben? Madem çok biliyorsun söyle." diyebildim.

"İlk önce ben ne arzuladığımı söyleyeyim, sonra senin işi hallederiz, ne dersin." dediğinde odanın kapısı tıklatılarak içeri bir kişi daha girmişti. Elindeki tepside iki çay bardağı ve iki adet poğaça getirerek odaya girdi. Genç sayılacak bir adamdı, hatta gençti de. Yaşı kaçtı? Yirmi bir? Yirmi iki?

"Günaydın Cüneyt Bey." dedi önüne iki çayı ve poğaçayı bırakırken.

"Sana da günaydın Erdem.Çekilebilirsin." dediğinde genç adam boş tepsiyle birlikte odadan dışarı çıkıyordu ki bir anlığına göz göze gelerek bana uzun uzun baktı. Sonra da gözlerini çekerek odadan ayrıldı.

Mala bak, sanki bana padişahta, huzuruna gelen adama çekilebilirsin falan diyor. Gerizekalı herif, görgüsüz ayı 2.

Üç ayda belli ki bir sürü yeni insan gelmişti çünkü koridorda rastladığım yüzlerin çoğunu tanıyamamıştım. Bu gencin de kim olduğunu bilmiyordum ama burada olmak için erken değil miydi ya da bu işte? Üniversite okuması gerekmiyor muydu?

Çayın birini ayakta olan bana doğru masa üzerinden uzattığında ince belli bardağa ve Cüneyt'e olabildiğince boş ve anlamsız bakışlar attım. Bu adamın yanında bu kadar durabilmek bile mucizeyken oturup iki çay içecek hiç değildim.

"Açsındır, sana söylemiştim. Sen seversin, patatesli." diyerek bana bir de poğaçayı uzattığında yine yerimden kıpırdamamdım.

"Seninle buraya sohbete gelmedim, vaktimi boşa harcama, söyleyeceğin ne varsa söyle."

"Tamam Esin'cim, tamam. Sen ne dersen o, zaten sen bundan sonra ne dersen ne istersen o olacak." diyerek dosyayı bana uzattı. Kara kaplı dosya görünürde bayağı kalın bir dosyaydı, uzattığı dosyayı bir kaç adım masaya yaklaşarak elime aldım, yük olarakta ağırdı.

Dosyanın üstünde ise tek bir isim yazıyordu:

Erdinç Ayanoğlu.

Dosyayı açıp içine baktım,2006-2024 arası kronolojik olarak sıralanmış bir sürü fotoğraf, dava başlığı, belgeler, adli tıp raporları, parmak izleri, kanıtların çekilmiş fotoğrafları, müvekkil isimleri...

Anladığım kadarıyla bunların tek bir sorumlusu vardı, tek bir bağlantısı... Erdinç Ayanoğlu.

"Ne yapmamı istiyorsun Cüneyt,babanı devirmene ve şirketin yeni sahibi olmana yardım etmemi mi?"

Güldü Cüneyt, daha sonra ayağa kalkıp yavaş bir ritimde beni alkışlamaya başladı. Ağır adımlarla yanıma gelip giydiği siyah takımına uydurduğu haki renk kıravatının boğazındaki baskısını biraz gevşeterek yüzüme doğru eğildi. Baş harfinin işlenmiş olduğu yüzüğü ve ellerini pantolonun cebine sıkıştırdı.

"Bu kadar basit işte Esin, bak hemencecik anladın. Yapmamız gereken tek şey bu, elinden her şeyini almak ve daha donanımlı birine bırakmak." dediğinde yüzüme doğru çarpan nefesi yüzünden nefesimi tuttum. Sigara içiyordu, bu yüzden nefesi de kendisinde sigara kokuyordu ve bu durumdan aşırı rahatsızdım.

"Bu kadar basit değil, olsaydı şimdiye kadar yapmış, reklamını ülkenin tüm billboardlarına astırmıştın." dedim biraz ondan ve nefesinden uzaklaşarak. Cüneyt ise ondan uzaklaşmama fırsat vermeyerek biraz daha yanaştı bana, yine burnumun dibine girdi. Sonra sağ elini cebinden çıkarıp yüzüme yaklaştırdı ve elinin tersiyle yanağımı okşamaya başladı.

"Beni, en az seni tanıdığım kadar tanımana sevindim. Benim hakkımda hiç bir şey bilmediğini düşünmüştüm, hakkımda araştırma mı yaptın, beni mi izledin, ne yaptın avukat?" dedi psikopatça.

"Ben değil ama sanırım sen öyle yaptın." dediğimde yanağımdaki elini çekerek arsızca tebessüm etti. Yani bu evet demek oluyordu, beni araştırmış, hakkımdaki tüm bilgileri elde etmişti.

"Sana hayranım Esin, zekana, güzelliğine...Ama aynı zamanda kırgınım da. Beni bu kadar aptal bir adam yerine koyduğun için." dediğinde zaten ikimizde öyle bir adam olduğunu çok iyi biliyorduk.

"Hiç gerek yok, benim hakkımda herhangi bir fikrin ya da hissin olmasın." dedim. Bir şeyler biliyor olması artık hiç bir şeyi değiştirmezdi, beni neyle elinde tutmayı planlıyordu ki?

"Artık çok geç Esin, olan oldu. Sana-" demeden lafını böldüm. Dosyayı kapatarak masanın üzerine fırlattım, fırlattığımda ise çay bardağına çarptı ve bardakta dosya da yere düştü. Umrumda değildi, bardak kırılsa da dosya ıslanıp haşat olsa da umrumda değildi.

"Hayatımın en zor ve en gereksiz beş dakikasıydı, bir daha olmasın. Beni de boş zırvalıkların, işe yaramaz planların için rahatsız etmezsen sevinirim, senin aksine burada önem verdiğim bir işim var." dediğimde cevap vermesini beklemeyerek ona arkamı döndüm ve kapıya yöneldim. Daha boş bir başlangıç yapamayacağım günüme Cüneyt sayesinde öyle başlamıştım.

Kapı kolunu sertçe tutup aşağı bastırdığımda arkamda bulunan Cüneyt tek bir cümle kurdu:

"Gençliğini yetiştirme yurdunda sefalet içinde geçiren sen için eminim ki Ufuk Kara ismi çok şey ifade ediyordur. Bilmek istemez misin hikayenin geri kalan kısmını? Eminim ki istersin, o yüzden ben güzelce söylüyorken içeri geçip otur."

•••••••••••••••••••

Geç bir saate kalmış olmalıydım yine, geldiğim hava aydınlıkken şimdi sadece şehrin ve sokakların ışıkları görülüyordu karşı yakada. Bayağı oturmuş, sessiz sessiz beklemiş olmalıydım.Saatlerce tek başıma oturduğum bankta zamanı öğrenmek için kolumdaki saatime baktım. 22.34'ü gösteriyordu. Fazlasıyla geçti, geç kalmıştım.Evet, geç kalmıştım ama önemli değildi. Şu an oraya, askeriyeye dönmek, evimdeki yalnızlığımla baş başa kalmak istemiyordum. Duvarların üstüme üstüme gelmesinden korkmak, çıkamadığım, çıkmaya korktuğum balkonun bana yaptığı işkenceleri görmek, karanlıkta bir köşede zihnimin oyunlarıyla uğraşmak istemiyordum.

Yapmak istediğim tek şey, denize bakmak ve kalabildiğim kadar burada kalabilmekti. Nefes almamı, göğsümün daralmasını dindiren tek şey bir başıma burada oturmaktı.

Zihnimde bir ses yankılandı.

"Eminim ki Ufuk Kara ismi çok şey ifade ediyordur.

Etmiyordu, etmemişti. Bu isim altımda da, on altımda da, yirmi altımda da hiç bir şey ifade etmemişti. Bundan sonra da edecek değildi.

"Esin Taşkıran mı dememi istersin sana yoksa Esin Kara mı? Hangisisin sen avukat, kaç kimliğin, kaç soy ismin var? Hangisi gerçek sensin?

Esindim ben, sadece Esin. Ne o lanet adamın soyundan gelen kızdım ne de beni kimse bulamasın, kimse hatırlamasın diye aldığım yeni soyadın sahibi kadındım. Ben altı yaşındaki saf, tek derdi oyun olan o küçük kızdım. Ben annemin kızı, ciğerpâresiydim, ablamın başına sürekli dert açan küçük kardeşiydim. Ben... Ben… Ben kimi kandırıyordum ki? Ben bu değildim. Ben artık bunlardan hiçbiri değildim, ben hiçbir şeydim, kimseydim, kimsesizdim.

Ben köksüz bir çiçektim, yuvasız, kanadı koparılmış bir kuştum. Ordan oraya konan, yeri yurdu olmayan savunmasız, kimsesiz, kendi altı yaşında ama bedeni yirmi altı olan bir kadındım.

Tutamadım kendimi, göz yaşlarım yanağımdan ince ince süzülürken hıçkırıklarımı da tutamadım. Koyverdim ikisini de, saatlerdir tuttuğum yaşlarımı da hıçkırıklarımı da koyverdim. Gözlerimden akan gözyaşlarım o kadar sıcaktı ki bir an tenimi yakıyor sandım, göğsüm o kadar ağrıyor, o kadar derinden sızlıyordu ki elimi göğsüme koyup kontrol etmeden duramadım.

Her acı zamanla geçer miydi?

Geçmezdi.

Her giden geri döner miydi?

Dönmezdi.

O mahallede bıraktığım herkes bir gün ansızın çekip gittiğinde ben kaldım, bir başıma. Bekledim dönerler diye, yine bir başıma...

Sonra bıraktım annemin ciğerparesi olmayı, ablamın biricik kardeşi olmayı...Bu memleketin en kuru toprağı;renksiz, solgun, çiçeksiz ağacı olmaya karar verdim.

Gözyaşlarım hala gözlerimden oluk oluk akarken hiçbirini silmedim, en azından bugünlük bir mola vermeyi hak etmiştim. Gizlediğim, sakladığım her şeyimi, şimdi burada tek başıma açık edebilirdim. Kimse görmezdi, kimse acıyarak bakmaz, dinlemek, sormak istemezdi.

Yere baktım, kafamı kaldıracak gücü kendimde bulamadım, göz yaşlarımın akmasına yine izin verdim. Gözyaşlarım yüzümden usul usul inip ayaklarımın altına düşerken yaklaşık on dakika onları izledim.

"Ne yapayım ben şimdi,nereye gideyim, ne diyeyim? Ben şimdi bununla nasıl başa çıkayım?" dedim ellerimi gözlerimi üstüne bastırıp dizlerimi de kendime çekerek. Böyle kalsam olmaz mıydı, kendi kabuğuma saklansam, bir daha hiç çıkmasam olmaz mıydı?

"Böyle başa çıkamazsın, benden söylemesi." dedi tanımadığım bir kadın sesi. Afalladım, ağlamamı ister istemez yarıda böldüm. Sesin kime ait olduğuna bakmak için kafamı kaldırdım,gözlerim ağlamaktan acıyordu ama baktım. Ve fark ettim ki karşımdaki kadını gerçekten de tanımıyordum.

"Tanışıyor muyuz?" dedim kadına bakarak. Karşımdaki kadının koyu kumral saçları, yeşil gözleri vardı ve bana bakıyordu. Tebessüm etti ve yanıma oturdu, aramızda çok az bir mesafe bırakarak yanıma kuruldu.

"Tanışmıyoruz, Leyla ben. Ya sen kimsin, adın ne?" dedi elini bana uzatıp sevecen bir sesle. İlgili gözüküyordu, iyi de birine benziyor gibiydi, içimde bir gariplik hissetmemiştim. Saçlarını rastgele toplamış, buna rağmen çok güzel olmuştu, yüzünde ise tek bir leke bile yoktu, neden böyleydi. Bir de bu sevecen sesin sahibi Leyla ben pislik içindeyken fazlasıyla güzel ve temiz görünüyordu. Adil olmamıştı.

Kendime geldim, duruşumu dikleştirdim. Ağlama işini burada bırakmalı, kendimi daha fazla harap etmemeliydim. Ya da eve gidince banyoda suyu sonuna kadar açıp ağlamamı kamufle etmeliydim. Evet , evet kesinlikle öyle yapmalıydım. Malum duvarlar çok inceydi, bir de zırlamalarımızla yüzbaşıya kapımızı kırması için davet çıkarmamalıydık.

Elimi uzattım bende, sıktım elini. "Esin bende." dedim. Görüntümün kötü olduğuna kalıbımı basardım ama artık pek önemli olmadığına karar verdim. İçim çıka çıka kısa bir sürede olsa ağlamıştım, makyajımdan bir gram bile kaldıysa helal olsun derdim.

"Kusura bakma, öyle tek başıma yürüyüşe çıkmıştım. Seni böyle görünce yalnız bırakmak istemedim. İyi misin? Su vermemi ister misin?" dedi çantasına yeltenirken. Elleri de fazlasıyla bakımlıydı, baştan aşağı güzel bir kadındı. Bir an gözümü alamadım.

"Gerek yok teşekkür ederim." dedim çünkü bir şişe su benim içimdeki ateşi söndürmeye yetmezdi. Cevap vermeye devam ettim.

"Ama iyiyim, iş sorunları falan, biraz sıkışmış, bunalmış hissettim de ondan şey oldu." dedim açıklama yaparken. Gerçekleri daha ilk kez gördüğüm birine de söyleyecek kadar kendimi salmamıştım. İso'nun bile çok az bildiği bir konuyu pat küt kadına anlatıp derdimi paylaşacak kadar rahat konuşamazdım.

"Anladım, zaten anlatmak zorunda değilsin. Ben sadece yalnız kalmanı istemedim , bilirim sıkıştığın anlarda bile böyle keşke yanımda biri olsa, öyle sadece dursa da yine de burada birisi olsa dersin. Sende de öyle mi bilmiyorum ama..." dediğinde gözlerine baktım. Ağlamayı bırakmıştım ama galiba kontrolümü kaybederek gözyaşlarım akmaya devam edecekti. Bakışlarım iyice buğulu bir hal alırken Leyla bana baktı, sanki yanlış bir şey söylemiş gibi telaşlandı.

"Çok mu konuştum Esin, özür dilerim. Ben... yani şey yapmak istedim, sen-" diyeceği sırada karşımdaki kadının boynuna atlayıp hıçkırıklarla ona sarıldım. Sarılmama karşılık vermesini beklemiyordum, belki biraz fazla olmuş olabilirdim ama kendimi boğulacak gibi hissediyordum. Birine sarılmak, birinin elini tutmak istiyordum. Söylediği kelimelerin biri bile yanlış değildi, kendimi kandırıyordum. Tek başıma hiç bir şey yapamıyordum,yanımda bana bir süreliğine destek olacak, sıradan birini istiyordum. İsteyemez miydim? Gücümün kalmadığını anladığımda, dizlerim, bedenim beni taşımayı bıraktığında birine yaslanmak, güç bulmak isteyemez miydim?

Karşılık alacağımı düşünmemiştim ama o da bana sarıldı, sardı kollarını bana. Çok eskiden tanıdığım biri gibi, sonra farklı bir şey hissettim. Ablam bana sarılıyormuş gibi hissettim. Özlemiştim, onu çok özlemiştim. Varlığını her daim hissetmeyi, başıma bir şey geldiğinde yanımda olmasını, sesini, yüzünü, varlığını özlemiştim. Dayanamadım. Bu histe bastırınca ağlamamı durduramadım. Banyoda sessiz sessiz ağlama krizi halletme planlarımı bozdum, hiç tanımadığım, adını bile yeni öğrendiğim bir kadının omzunda hüngür hüngür ağladım.

Ben ağlarken saçlarımı sevdi Leyla, teselliler etti. Aynı ablam gibi, bana iyi olacağımı, endişe etmemem gerektiğini teker teker söyledi.

Bir süre Leyla'nın omzunda ağladıktan sonra toparlandım, kendimi daha fazla bırakırsam bir daha hiç kaldıramazdım. Çektim kollarımı usul usul Leyla'dan, utançtan yüzüne bakamadım. Ağladığıma değil, bu kadar yıkıldığıma, bu kadar dibe battığıma utandım. Geçmişi bırakan ben olursam peşimden gelmeyeceğine inandığım için kendimden utandım.

"Teşekkür ederim, en azından varlığını hissettirdiğin için, sanırım ihtiyacım varmış, bilmiyordum." dedim daha da utanarak. Nasıl hissetsem bilemediğim bir andaydım.

"Esin..." dediğinde Leyla ona bakmamı ister gibi söylemişti, bende baktım. "Eğer ihtiyacın olursa yanında olurum, bunu öylesine söylemiyorum, ciddiyim. Birine ihtiyacın olursa o kişi seve seve ben olurum." diyerek elimi tuttu, sıcaktı elleri, ablamın elleri gibi.

Saçlarımı da örmek ister misin abla?

"Teşekkür ederim, bugün yeterince yardımcı oldun." dedim. Sık boğaz etmeme, onu darlamama gerek yoktu, kendi başımın çaresine kendim bakmalıydım. Kalkmalıydım ayağa, yarın bir başıma olacağımı, kimsenin benim yanımda olmayacağını bilerek kalkmalıydım.

"Sıkboğaz etmeyeceksin dert etme,seve seve ben senin arkadaşın olurum, hem zaten benimde burada hiç arkadaşım yok. Sende benim arkadaşım olursun olmaz mı?" diyerek gözlerime baktı, sanki evet demem için çırpınıyor gibi bakıyordu.

"Olur." dedim. " Arkadaşın olurum." diye ekledim ama niye bir anda pata küte böyle bir şey söylediğime anlam veremedim. Neden kabul etmiştim ki bir anda? Bu kadar mı çaresizdim?

Duyar duymaz memnun olduğu belli bir ifadeyle gülümsedi Leyla, sırtımı sıvazladı.

"Bana gidelim mi? Soğuk burası, üşütürsün. Hem bu gece tek kalma." diyerek çantasını aldı kucağına, sonra da ayağa kalktı.

"Hadisene, gidelim." dediğinde birine bu kadar hızlı güven duymasına şaşırdım, ya da hiç tanımadığı birine evini açacak kadar aptal olmasına.

"Evet, ilk kez gördüğüm birini evimi alacak kadar aptalım Esin. Başka bir şey var mı sormak istediğin?" dediğinde fark ettim ki Leyla içten içe ne düşündüysem hepsini anlıyordu. Nasıl yapıyordu bilmiyordum ama bir şekilde içerdeki beni duyuyordu.

"Hırlı mıyım hırsız mıyım belli değil, niye çağırıyorsun beni evine? Başına bir şey gelmesinden de mi korkmuyorsun?" diye sordum çantamı alıp ayağa kalkarak. Üstümü başımı düzelttim, topuklu giydiğim için ayaklarım biraz acımış, bileğimin arkası yara olmuştu. Olduğum yerde rahatsız bir şekilde kaldım. Leyla ise tebessümle beni süzdü.

"Sence elinde orijinal bir çantası, ayağında topuklu ayakkabısı, adeta "ben avukatım" diye bağıran kombini ve yanına bıraktığı dosyaları olan bir kadının hırsız olma ihtimali var mı? Sadece soruyorum." dedi gülerek ve koluma girdi. Bana destek olmak için ya da yakınımda kalmak için miydi bilmiyordum ama iyi gelmişti. Uzun süredir karşılık beklenmeden yapılan bir iyilikle, bir davranışla karşı karşıya kalmamıştım.

"Bu kadar dikkatli incelendiğimi fark etmemiştim." dedim boş bulunarak. Gerçekten de baştan beri beni incelediğini fark etmemiş, salya sümük ağlamıştım.

"Çok güzel görünüyordun, emin ol karşı kaldırımda yürüyenler bile seni en az benim kadar incelemiştir." dediğinde tebessüm ettim. Güzel bir kadından güzel olduğuma dair bir iltifat almak hoşuma gitmişti.

"Gidiyor muyuz bana, sana çok güzel çorba yaparım, sıcak sıcak içeriz. İstersen sonra en demlisinden de bir çay içeriz." diye bir teklifte bulundu. Bana çorba mı yapacaktı, çay mı demleyecekti yani? Neden?

"Çay içmeyi sever misin?" dedim neden sorduğumu bilmeyerek. Güldü bu saçma soruma ama yine de cevap verdi. Cidden şu an dilimin kontrolü sanki bende değil gibiydi.

"Önceden sevmediğimi sanardım ama şimdi ne kadar çok sevdiğimi fark ettim. Özlemişim çay içmeyi." dediğinde çaydan mı bahsediyordu yoksa başka bir şeyden mi emin olamadım.

"Sen sever misin?" diye sordu.

"Severim heralde, bilemiyorum ki." dediğimde aklıma gelen şeyle durakladım. Ben gidemezdim ki başka bir yere, dayım endişelenirdi. Bunun farkındalığına konuştum bu sefer.

"Teşekkür ederim ama seninle bir yere gelemem Leyla, eve gitmem gerekiyor. Dosyalarım var, işlerim var. Bir de dayım var, merak eder. Yine de çok teşekkür ederim burada bir sürede olsa benimle olduğun için, gerçekten..." dediğimde bu seferde koluma sarılı koluyla beni daha da sıkı sıkıya tuttu.

"İstediğin her zaman yanında olabilirim, hem artık arkadaşız dedik, arkadaşlar zor zamanlarda birbirinin yanında olur." dediğinde ciddi ciddi benimle arkadaş olmak istemesine şaşırdım. Neden daha ilk defa gördüğü benimle bu kadar samimi olmaya çalışıyordu?

Dayımız göndermiş olmasın Esin? Bilirsin eli ayağı uzun bir adam...Bize arkadaş olsun diye kadını göndermiş olabilir.

Teşekkür ettim yine, ne diyeceğimi bilemedim. Leyla ise kendi cebinden telefonunu çıkarak bana uzattı.

"Numaranı alabilir miyim? Madem arkadaşız, iletişimde kalmamız lazım." diyerek bir kere daha yaklaştırdı telefonunu bana. Israrcıydı ama bu rahatsız etmiyordu. Telefonu aldım elinden, tuşlara basarak numaramı yazdım, Esin Taşkıran yazarak kendimi kaydettim. Sonra telefonunu uzattım ona.

"Seni geri arayacağım ama seni önce bir taksiye bindirelim. Varınca da haber ver olur mu? Aklım sende kalmasın." diyerek yürümeye başladık. İkna olmuştum, beni nasıl ikna etmişti çözememiştim ama onunla arkadaş olmaya karar verdim. En kötü ne olabilirdi ki? Denemeliydim.

Beni taksi durağına götürdükten sonra bana yine sıkı sıkı sarılmış ve bir dahaki görüşmemize kadar kendime iyi bakmamı söylemişti. Gerçekten iyi bir kadın mıydı yoksa ağlayan birini görünce acıma duygusunu mu bastıramamıştı emin olamadım. Emin olduğum tek bir şey vardı: Artık eski halime dönebilirdim.

Yarım saat sonra askeriyeye yakın bir yere ulaştığımda taksiciye parayı uzatarak indim. Ayaklarım hala çok acıyordu, ayak bileğimin arkası yara olduğu için yürümemi zorlaştırıyordu ama bu taşlı, topraklı yoldan geçene kadar giymek zorundaydım. Öyle de yaptım, nöbetçi askerler beni içeri alıp lojmanın önüne gelene kadar bu eziyete bir süre katlandım.

Daha sonra ayakkabılarımı çıkararak bileğimdeki yaraya baktım. Derindi, kanıyordu. Uzun süre topuklu giymediğim ya da bu ayakkabıların siftahını daha yeni yaptığım için olabilirdi. Sol elime aldım, topuklularımı. Yine saatime baktım, epey geç bir saat olmuştu. Lojmana doğru kafamı kaldırıp baktığımda hiç bir ışığın yanmadığını gördüm, herkes uyumuş olmalıydı.

Yeterince rahatsızlık vermiştim, şimdi çok sessiz bir şekilde içeri girmeli, yarını beklemeliydim.

Lojmanın demir kapısını bana verilen anahtarımla olabildiğince sessiz açtım, geçen seferki gibi gürültü yapıp kimseyi rahatsız etmek istemiyordum. Açtığım demir kapıyı da dikkatli bir şekilde ses çıkarmadan kapatıp merdivenleri teker teker çıkmaya başladım. Biraz topallayarak yürüyordum ama geçerdi. İyileşmeyen hiç bir yara olmazdı, bu da er geç iyileşirdi.

İkinci kata çıktığımda çantamdan anahtarlarımı çıkarmaya çalıştım. Bir elimde ayakkabım ve dosyalarım varken sızlayan ayak bileğimde dikkatimi dağıtıyordu. Bir süre bulamadım, iyice karıştırdım çantamı. Sonra ne olur ne olmaz diye yüzbaşının kapısına baktım. Yine onunla tartışmak istemiyordum, bir de bu halimi görmesi, dağılmış kendinden geçmiş Esin'i görmesini hiç istemiyordum.

Zaten beni şımarık bir şekilde yetişmiş bir kadın olarak görmesi cabasıyken bir de ağlamaktan harap olmuş halimi görmesi ona güçsüz biri olduğumu düşündürebilirdi. İstemezdim.Bunu ne o yüzbaşının ne de bir başkasının görmesini istemiyordum. Varsa bir şeyim, tek başıma da halledebilirdim.

"Nerede bu lanet anahtar?" diyerek elimdeki ayakkabıyı ve dosyayı yere bırakıp kapımın önünde çantamı karıştırmaya başladım. Cadı kazanı gibiydi, aradığımı bulamıyordum.

"Bunu mu arıyorsun avukat?" diye bir ses geldiğinde peşine de şıkır şıkır bir ses geldi. Sesin sahibi de anahtarımı bulan kişi de Yüzbaşı'ydı.Neden bu saatte ayaktaydı, neden şimdi benimle aynı amda eve geliyordu ve neden ben bu kadar aptaldım? Şansıma tükürmeliydim.

"Evet, evet onu arıyorum." dedim öksürerek. Anahtarı alıp defolup gitmeliydim en acilinden.Yüzümün bu halini görmesini ya da ağladığımı bilmesini istemiyordum. Bu yüzden hasta taklidi yaptım. Öksürdükçe öksürdüm derin derin.

"Al o zaman." dedi anahtarı yine sallayıp şıkır şıkır ses çıkartarak. Ne yapmaya çalışıyordu bu adam, niye gecenin bir vakti uyumamış ve çocuk gibi benimle uğraşıyordu.

"Ben şöyle... Alayım." dedim ona dönmeyip topal bir halde olduğumu fazla belli etmeyerek geriye bir kaç adım attıktan sonra. Peşine elimi ona doğru açtım. Konuşmamaya özen göstermeliydim, sesimden belli olabilirdi.

"Hasta mı oldun avukat?" diye sordu bana durduk yere. Herhalde çok iyi oynamış olmalıydım ki böyle düşünmesine sebep olmuştum. Endişelenmişte olabilirdi.

Endişelendi aşk adam, gel bize, bir sıcak çorba kaynat.

"Hıhı." diyerek peşine bir öksürük daha patlatttım. Ciğerden bir öksürüktü. Daha inandırıcıydı.

"Size demiştim, buraya uygun olmadığınızı, en yakın zamanda da gitmeniz gerektiğini söylemiştim. İlk günden havası bile çarpmış, dikkat edin ilerleyen günlerde başka bir şey çarpmasın." dediğinde olduğum yere çakıldım. Hiç bir şey yapmamış olmama rağmen hala benimle uğraşıyor olmasına sinirlendim. Zaten kötü bir gün geçiriyordum, biraz merhamet etse, biraz insanlık nedir bilse yeterdi. Yarın devam ederdik, istediğini söylerdi, kozlarımızı paylaşırdık ama şimdi gücüm yoktu.

"Sağolun.Size de iyi geceler." diyerek yoklaya yoklaya elindeki anahtarımı aldım yüzbaşıdan. Ona kurulmak ya da kızmak şu an planlarımın arasında değildi, geçiştirdim. Zaten anahtarı düşürmüştüm aptal gibi, ilk olarak buna sonra da benim için bir anda olsa endişelendiğini düşünen kendime kızdım. Bir saat önce Leyla'dan gördüğüm insanlık şovunun yan etkileri hala devam ettiği için sanırım yüzbaşıdan da beklemiştim. Beklememeliydim. Yüzbaşı yine konuşmayı sürdürdü.

"Avukat, yarın benimlesin. Saatinde, söylenen yerde ol.Yoksa Albay falan dinlemem-" derken bu zırvalıkların son bulması için kestirip attım. Bir şey duymak istemiyordum, dinlemek hiç istemiyordum.

"Anladım,olurum." dedim.

Topallaya topallaya kapıma ulaştım yeniden, tekte açtım kapıyı. Sonra eğilerek dosyalarımı ve ayakkabımı elime alıp içeriye, bana ait yalnızlığıma adım attım. Yine arkamı dönmedim, kapıyı öylece kapattım. Bu geceyi bu şekilde kapattım. Bugün bana sunulan teklife hiç bir karar veremeyip, aciz halime acıyarak, açılan hiç bir yarama dokunmayarak kapattım.

•••••••••••••••••

Tek elimi yere sabitlemiş, diğerini de bel boşluğuma yerleştirmiş bir şekilde kan, ter içinde kalan bedenimle şınav çekip kendime ait günlük antrenmanı tamamlıyordum. Gün içinde ekstra beş kilometre mekik koşumu yapmış ve kol kuvvetimi arttırmak amacıyla lateral raise da beş setten yirmi tekrar yapmış olduğum için bedenim biraz yorulmuş nefes alışverişlerim hızlanmıştı. Ancak bu vücudumun serotonin salgılamasına engel olmayıp daha çok bedenimi şarj etmişti.

"Bırak yüz elli oldu." dedi elindeki sayacı tutan ve benim gibi üstü yarı çıplak ama altında kamuflajın renginde eşofmanı olan Civan.

Dediği gibi yapıp push up pozisyonundan kalkıp olduğum yere oturdum. Saçlarım ve sakallarım biraz uzadığı için daha çok terlememe sebep oluyordu, en yakın zamanda saç sakal tıraşı olmalıydım.

"Ekstra antrenmana gerek var mıydı, zaten birazdan avukat gelince yapacaktın?" diye sordu ve sayacı yanıma fırlattı. Fırlattığı yerden sayacı uzanıp aldım ve ekrana bakarak göstergedeki sayıyı okudum.

180.

"Ulan yüz seksen olmuş, niye bir bok söylemedin, dururdum?" diyerek bana attığı sayacı yeniden ona fırlattım. O da sayacı tek eliyle havada yakalayınca yüzüne alaycı bir tebessüm belirdi. Sonra arkasını dönerek ağırlıkların olduğu yere doğru ilerledi.

"Ölmedin ya." dedi alaycı bir sesle.

"Sağolasın ya, sayende soluğu götümüzden alır olduk, daha ne olsun." dediğimde Civan eline aldığı su şişesini suratıma doğru fırlatıp tişörtünü kafasından geçirdi.

"Bir boku da düzgün versen..." derken sesim cidden bir taraflarımdan çıkıyordu.

"Ne zaman gelir bu avukat? Daha fazla burada durursam harbi boğulucam terden, kokudan." diye sitem etti. Bu zamana kadar benimle birlikte antrenman yapması bile mucizeyken gitme diyemezdim.

"Yeterince yoruldum heralde, bu bahaneyle bende çok durmam zaten onunla, sen git." dedim. Kendimi avukat gelmeden önce biraz yormak, onunla daha az vakit kaybetmek istediğim için böyle bir şey yapmıştım. Bu aralar sinir katsayılarım fazlayken onunla vakit geçirip daha da arttırmasına göz yumamazdım.

"Bir şey diyeyim mi sana?" dedi hırkasını da üstüne giyen Civan. Siyah gözleri onu korkutucu gösterirken onun ifadesi bir şeylere anlam veremiyor gibiydi.

"Söyle ne var?" dedim.

"Çok boktan işler yapıyorsun, bir gün götünde patlayacak, sonra gelip benden yardım isteyeceksin, bende sana nah yardım edeceğim."

"Yine mi o konu ya, sikicem artık!"

"Yine o konu, aynen. Bak oğlum, tamam belki avukata ısınamadın edemedin de bari Albay'ın hatırına doğru düzgün davran. Zaten operasyon yüzünden ağzımıza sıçtı, bir de bu kadına böyle davrandığını duymasın, ikimizi de hepten siker atar." diyerek asıl endişesini sonunda belli etti. Onunda endişe ettiği şey avukat değil, kendisiydi. Albay yürüttüğümüz gizli operasyonları fark edince ikimizi de ipe dizmiş, etmediğini bırakmamıştı. Belli ki ne Albay'ın güvenini yeniden kaybetmek ne de saçma bir görevi kabullenmek istiyordu.

"Sonunda adam akıllı anlattın derdini, böyle söyleseydin ya baştan oğlum, Albay bir an avukatla seninde arkadaş olmanızı istedi diye böyle yaptın zannettim." dedim. Albay benden bunu istemişti, onunla arkadaş gibi olmamı, ona bildiğim her şeyi öğretmemden bahsetmişti.

"Ne arkadaşı lan, neyden bahsediyorsun?" dedi sorgular bir şekilde.

"Albay beni yanına çağırdığında, yeğenimle iyi geçin, arkadaşı ol, timle de tanıştır, onlarda yeğenimle arkadaş olsun falan dedi. Koru, kolla, eğit falan filan bir şeyler... Ne boktan iş oğlum bu!Ne arkadaşı, ne tanıştırması. Bir de siz aynısınız falan dedi, ne aynı olucam lan ben o avukatla! Beni o gösteriş meraklısı, süslü yeğeniyle bir tutmasın. Ben öyle özel okul bebesi, çıtkırıldım, kendine bakmaktan aciz insanla bir olamam. İyi ki bir yakalandık albaya, bir kadının kapısında nöbet tutmadığım kaldı...Sana da demedi mi oğlum?" dedim bu sefer sorgulayan ben olurken. O art arda gelen bu sitemleri sonuna kadar dinlemiş ve öylece kalmıştı.

"Demedi bir şey. Hem bana niye desin, kadınla kötü geçinen ben miyim?"

"Benimle kötü olduğunu nerden bilecek-" dediğimde o avukatın çoktan dayısına ötmüş olması ihtimali aklıma gelmişti. Kesinlikle öyleydi, söylemiş ve ceza olsun diye de beni seçmişti. Sikerlerdi.Oyun istiyordu besbelli, bu oyunun kuralını kendi yazdığını düşünüyordu ama öyle değildi. Tüm kuralları yeniden yazan ben olacaktım.

"Öttü çünkü... Yetiştirdi Albay'a, bana ceza olsun diye de Albay başıma sardı avukatı. Sikicem ya! Harbi sikicem! Bir bakıcılık yapmadığım kalmıştı amınakoyayım ya!" diyerek oturduğum yerden sinirle kalktım. Ciddi anlamda bu kadın neden benimle uğraşıyordu anlamıyordum ama onu pişman edecektim.

"Ne bok anlattığın hakkında bir fikrim yok ama yanlış bir şey yapma sakın. Belli ki Albay sana hatanı telafi etmen için bir şans vermiş, kadınla iyi geçin, gerçekten arkadaş ol. Belli ki hem Albay'ın hem de kadının ihtiyacı var, bok etme sakın!" diyerek uzaklaşmaya başladığı sırada yine Civan'ın sesi duyuldu.

Emin ol çok iyi bir arkadaş olacağım ben o avukata.

"Selamın aleyküm." dedi daha sakin bir ses tonunda. Eğer o biraz daha sakin konuşuyorsa yabancı saydığı biri gelmiş demek oluyordu bu.

"Merhaba." diye karşılık verdiğinde kafamdaki düşünceler onaylanmış, gelenin avukat olduğu kesinleşmişti. Bende bir selam verip avukat hanımı daha fazla bekletmeden kapıya dönmüş, bana doğru hafif aksak bir halde gelen sarışın, çelimsiz kadını görmüştüm.

Saçlarını tepeden başlayarak örmüş, siyah ve bol bir eşofman, üstüne de vücudunu saran dar siyah bir hırka giyip gelmişti. Saçlarını toplayıp örünce, yüzü gözü biraz daha açılmış, birbiriyle eşsiz bir oranda buluşuna yüz hatları iyice ortaya çıkmıştı.

Eşsiz yüz hatları???

Bana doğru gelirken hala ufak ufak aksıyor ama yine de geliyordu. Üstünde resmî kıyafetler, takıp takıştırdığı takılar, tokalar olmadığında, görüntüsü gözlerimi yormuyor, daha bakılası bir tip oluyordu. İyiydi, antrenman sonunda gözümüz bize kalacaktı.

Ama neden hafif aksak geliyordu?

Ve neden sanki gün geçtikçe zayıflıyormuş gibi görünüyordu?

Avukatın ayağını yere tam basamamasını ve beni gram ilgilendirmeyen azalan ağırlığını görmezden gelerek elime yere fırlattığım tişörtümü alıp üstüme geçirdim. Ona bugün sadece bir kaç basit hareket gösterecek dayanıklılığını test edecektim. Fazlasına bugünlük pek ihtiyaç duymuyordum.

"Merhaba." dedi yine hafif aksar bir şekilde yanıma gelip durduğunda. Avukatın topallayan ayağına bakmadan edemedim, düşmüş müydü, yara mı almıştı, taş mı batmıştı çözemedim.

"Sanada." dedim pek umursamayan bir ses tonuyla. O da kafasını selamını aldım anlamında eğmişti.Karşımda öylece, sessiz sessiz duruyordu ilk defa. Civan'ın bıraktığı sayacı alma bahanesiyle arkamı döndüm.

"Bağırcıklarını bağla, takılıp düşersen tutmam." dedim ayağına bakarken gevşek bağladığı bağırcıklarını fark ettiğimde. Ciddi anlamda düşerse tutmayacaktım, yeterince sorumluluk aldığım kadının bir de her tökezlediğinde elinden tutup düştüğü yerden kaldıracak değildim.

Geri, avukata döndüğümde kendi kendine bir şeyler konuşarak yere eğildiğini ve ayakkabısını bağladığını gördüğümde bu saçma haline alaycı bir şekilde güldüm. Dün her ne kadar Albay'ın odasında denize düşüp yılana sarılan ben olmuş olsam da bugün işler değişmişti. Bugün avukatın sarıldığı yılan ben olacaktım.

"Yaraların ne alemde, hareket kabiliyetini sınırlar mı?" diye sordum. En başta bilmek istediğim şey buydu, bünyesinin güçlü ya da zayıf olup olmadığı konusunda bir fikrim yoktu, herkesin yarası aynı sürede iyileşmez, daha kötüye bile giderdi. Ona da bu sebeple sorma gereği duymuştum.

"İyi, sorun yok." dedi bir kaç kelimeyi bile sanki zor konuşur gibiyken. Bugün bir değişikti, fazla konuşup kafa şişirmiyordu. Ya da benimle konuşmaya tenezzül etmiyordu.

"İyi, başlayalım. Şınav pozisyonu al." diyerek odada bulunan bir sandalyeyi avukatın yakınına çekmiş ve oturmuştum. Avukat ise ilk olarak yüzüme anlamsız bakışlar attıktan sonra yere yüz üstü uzanıp kollarını birbirinden alakasız ve omuz hizasından fazla açık bir halde yerleştirmişti.

"Bir!" dedim ilk şınavı çekmesi için. Hareketi zaten yanlış yaptığı için üçte yorulacak ve bırakacaktı. İlk şınavı çekti.

"İki." dediğimde yine çekti.

"Üç, dört, beş, altı, yedi..." diye diye yirmiye kadar çektiğinde kollarında bariz bir titreme görülüyordu. Ama sanki bana inat, yanlış duruşunun verdiği acıya katlanıp sesini çıkarmıyordu.

"Daha önce şınav çektin mi?" diye sordum. Bu sayıya kadar bu dal gibi kollarla gelmesi bile mucizeydi. Çekmiş olmalıydı.

"Evet." dedi dümdüz bir sesle. Ne düşündüğünü bilmiyordum ama bugün fazla sessizdi.

"Lise de çektin heralde en son, yanlış yapıyorsun." dedim yerimden kalkıp avukatın yanına diz çökerken. Bir elimi karnına, bir diğerini de sırtına koyarak duruşunu düzeltmeye çalıştım. Hırkasının üstünde olan elim aradaki kumaş parçasına rağmen avukattan gelen sıcaklığı hissediyordu. Aldırış etmedim.

"Kollarını kapat biraz..." dediğimde kapattı.

"Kendini bu kadar kasma, gevşet biraz vücudunu..." dediğimde biraz daha gevşemiş görünüyordu.

"Poponu indir biraz, fazla yukarıda duruyor." dediğimde hayret edilir bir şekilde ikiletmeden şekilli poposunu indirerek bu dediğimi de yaptı. Bugün bu kadında bir değişiklik vardı ama çözemedim.

Elimi avukatın ne sırtından ne de karnından çekmeden yine saymaya başladım.

"Bir." dediğimde kolunu indirip kaldırdığında biraz daha kolay bir şekilde şınav çekmeye başlamıştı.

"İki." dedim peşine. Duruşa biraz daha hakim olması adına ellerim yine aynı yerdeydi. Avukat daha doğru bir pozisyonda şınav çekerken özenle örmüş olduğu uzun sarı saçlarına odaklandım, bakımlı ve parlak görünüyordu. Antrenman odasının karanlığında bile parlayan bir saça nasıl sahip olabiliyordu ki? Ve hiç kesmiyor muydu saçını, nasıl bu kadar uzun olabiliyordu? Hem nasıl böyle güzelce örebilmişti ki saçını ya da kendi mi örmüştü, birine mi ördürmüştü?

"Yirmi." diyerek duruşunu bozmuş ve avukat ince bedenini ellerimin arasından çekip almıştı. Ne ara yirmiye geldiğimizi fark etmemiştim, alt tarafı saçlarına odaklanmışken… Dizginledim kendimi, saçma saçma düşüncelerle aklımı bulandırmaya gerek yoktu. Olduğum yerde, dizlerimin üstünde beklerken öylece kalmamak için ayağa kalktım. Isınma hareketi yaptırmaya en saçmasından başlayıp onu biraz da olsa yormuş olmalıydım. Zaten spor, antrenman gibi şeylerle pek ilgisi olan biri olmadığı için farkında bile olmayacaktı.

"Isındın, yeter bu kadarı sana." diyerek odada bulunan sargıları bulunduğu yerden alarak geri geldim. Bir kaç basit ama etkili antrenmanla onu da yorup erkenden bitirecek, evime de tez vakitte dönecektim.

"Aç iki elini de." dedim avukata bakarak. Geldiğimizden beri yüzüne bakmamıştım, sanırım o da benimkine bakmamıştı ama önemli değildi. Sargıyı paketinden çıkararak sağ elini avucuma alıp klipsleri birbirine geçirdim ve avukatın elimin altındaki sıcak elini sarmaya başladım.

Niye bu kadar sıcak elleri var?

Nasırlı elimin arasındaki küçük ama solgun renkli ellerini sarmaya devam ettim. Bugün sesi çok çıkmıyordu, şaşırtıcıydı. Bir şey mi olmuştu, canımı sıkkındı bilemedim. Yüzüne baktım bir saniye içinde, amacım nereye baktığını görebilmekti. Gördüm de, kafasını kaldırmadan sardığım ellerine bakıyordu. Fırsat bilip yüzünü inceledim, neden solgun olduğunu öğrenmeye, sebebini bulmaya çalıştım. Yanakları içe çökmüş, rengi biraz daha atmış, gözleri yorgun, duruşu dik değildi.Buraya ilk gelişinde biraz daha iyi bir durumdayken neden bu halde olduğunu sorguladım diğer elini de sararken. Kafasını kaldırıp bana bakacağı sırada gözlerimi ellerine çevirdim, elimin altındaki ince şekilli parmaklara, hafif hafif titreyen ellere baktım.

"Tamamdır." dedim bakmayı bırakarak. Bu kadar uzun soluklu izlediğim hiç olmamıştı avukatı ya da olmuş muydu?

Hastanede yatarken kaç gece başında beklemiştik, o zaman fırsatı bulmuşken izledim. Yapacağım başka bir şey yoktu.

Bu sefer ellerimin arasından kayıp giden avukatın elleri olurken anlamsız bir şeyler hissettim. Ne olduğunu anlayamadım, aklım ermedi.

"Yumruk yap ellerini, sıkı olsun." dedim ellerimi havaya ve iki yana avuçlarım açık bir şekilde tutarak. Gözlerini ilk defa o an çevirdi bana avukat, uzun süre kafasını kaldırmamıştı. Belki de aklında başka bir şey vardı?

Geçenki adam olabilir miydi? Evine gelen şu adam?

O kimdi bilmiyordum ama onu hastanede pek görmemiştim. Arkadaşı, akrabası ya da her ne bokuysa bu zamana kadar yanına gelmemişti. Şimdi niye ortaya çıkmıştı?

"Sol yumruğun yanağına yakın, sağ yumruğun aynı hiza da ama daha ileride olsun. Ayaklarını yine omuz hizanda ama sağ ayağın daha önde aç, duruşunu dikleştir." dedim komut vererek. Gözlerine baktım sonra, bu sefer onunda gözleri tamamiyle bendeydi ve artık kapısına gittiğim gün ki gibi bakıyordu. Kendine gelmiş olmalıydı.

"Bir şey bilmediğin belli olduğu için zorlama fazla kendini, sana bir iki şey göstericem,kendini savunmaya yetecek kadar bir şeyler olacak. Zaten pek bir çelimsizsin, olan gücünü de benim antrenmanımda harcamayalım." dediğimde gözlerine baktım yine. Hala aynı bakıyordu, dik, korkusuz, gururlu, cesurca.

Boğazımı temizleyerek gözlerine bakmayı bıraktım. Bakarsam sanki beni yakacak, kül edecek gibiydi, bende bakmadım.

"Var gücünle elime yumruk at şimdi." dedim. Avukat ise tüm gücünü kullanmış olacaktı ki attığı yumrukla elim bile sarsılmadı.

"Bu mu tüm gücün?" dedim. Avukat ise bana baktı anlamaz bir şekilde.

"Tüm gücünü kullanma demedin mi?" dedi sorgular bir sesle. Geldiğinden beri de ilk defa adam akıllı sesi çıkıyordu.

"Dilini yuttun sandım bir an,hayırdır avukat? Kimsenin huzurunu kaçıramayınca keyfin mi kaçtı?" dedim ama aslında demek istediğim tam olarak bu değildi.

"La havle..." diyerek cevapladı avukatta. Nefes alış verişleri bile bezgin bir biçimdeydi. Ama yine de devamını getirdi.

"Aynen kendi kendime dedim ki, nerede bu yüzbaşı, gidip belası olayım, dertsiz başıma dert alayım dedim. Koşa koşa buraya geldim, nasıl iyi etmiş miyim yüzbaşı?" diye cevapladı. Bu seferki biraz daha uzundu. Daha sonra da beklemediğim bir anda elime daha güçlü ama etkisi yine az bir yumruk attı.

"Çok iyi etmişsin, benimde gözlerim tüm alayda seni arıyordu zaten. Nerede kaldı bu avukat, gelse de kafamı şişirse, kulağımın pası silinse, günüm şenlense falan diyordum." diyerek cevap verdim. Alaycı bir şekilde söylediğim gayet belliyken onun yüzü ise pek buna aldırış etmiyor, daha çok ciddiye alıyor gibiydi. Bir yumruk daha attı, bu sefer ki daha güçsüz bir yumruktu, niye gücünü kullanmıyordu?

"Her önüne gelene tiksinerek bakarsan böyle güçten düşersin." dedim. Bunu dediğimde ise avukat anlamaz bakışlarla baktı bana.

"Anlamadım, nasıl?" diyebildi.

"Anlamadın değil, anlamamazlıktan geldin." diyerek ellerim indirip belime koydum.

"Dışarıda bir sürü insan önüne gelen ve senin ağzına bile sürmediğin o yemeğe muhtaç yaşıyor. Sokakta bir sürü çoluk çocuk, senin önüne sunulan yemeği bilmem kaç gündür çöplerde, sokaklarda arıyor." dediğimde devamını bu şekilde getireceğimi düşünmeden bir laf daha ettim.

"Önüne gelen yemeğe tiksinerek bakıp, kaşık sürmeye bile tenezzül etmezsen böyle olursun işte. Attığın yumruğun sadece adı olur, etkisi değil. Buna dönüşürsün sonra, güçten yoksun, çelimsiz, aciz bir kadın..." lafını duyar duymaz Esin sıkı sıkıya yaptığı yumruğunu tam burnumun ortasına, tüm gücünü kullanarak geçirdi ve geriye tökezlememi sağladı. Beklenmedikti, ondan beklemediğim bir güç ve sinirle bana yumruk atmıştı. Yalan yok biraz acıtmış, burnumun direğini sızlatmıştı. Elimi yumruk atmış olduğu burnuma getirip yokladığımda ise kanattığını fark etmemle biraz daha şaşırdım. Harbiden kanayacak kadar sağlam bir yumruk atmıştı.

"Asıl aciz kim biliyor musun? Sensin, senin gibi karakteri olan insanlar, bir bok başardığını sanan, önyargılarının hep doğru olduğunu düşünen, senin gibi gerzekler!" dediğinde elindeki sargıyı çıkarmaya başlamış, kaşları iyice çatılmıştı.

Gidiyor muydu?

"Yüzbaşı, senin hiç bir bok bildiğin yok, sen bu yaşa kadar gelmiş, büyümüşsün ama adam olamamışsın!" dediğinde sinirle sargının birini çıkarıp yere fırlattı.

"Sen mi adam edeceksin beni avukat? Kendi başının çaresine bile bakamayan, kendini korumaktan bile aciz..." dediğim sırada sargı çözme işini bırakıp üzerime hızla yürümüş ve yakamı sıkı sıkıya tutarak yüzünü yüzüme yaklaştırmıştı. Mavi, denizi andıran gözleri sanki şimdi bir aleve dönüşmüş, alevi harlayanda yanıp kül olacak olan da ben olmuştum.

Burnundan bir nefes aldı, sinirle. Tuttuğu yakamı sanki daha öncede bunu yapmayı biliyormuş gibi boğazıma bastırarak nefesimi kesmeye yeltendi. Durdurmadım, madem öfkeliydi elinden geldiğini ardına koymamalıydı.

"Sana ben hiç bir şey yapmayacağım, bundan sonra elimi bırak, gözlerimi bile değdirmeyeceğim." dediğinde acıyan burnuma rağmen gülmeden edemedim.

"Bu bana ödül olur, başka bir şey değil." dedim. Sızlayan ve hafif kanayan burnumu artık göz ardı edemeyecektim.

"Bu senin değil , benim ödülüm. Bu zamana kadar sana katlanabilmemin, yanında durabilmemin ödülü. " dediğinde hala çatık olan kaşları ve sinirle alev alan gözlerine rağmen tehlike kokusu saçmıyordu. Tehlike kokusundan daha çok çiçek kokutuyordu ve sikerlerdi. Bu kokuyu almak, avukat yakama yapışmış ve bana yumruk atmışken hiç mantıklı gelmiyordu. Yine tutmaya çalıştım nefesimi ama zedelenen burnumla zor olduğu için yapamadım. Bir de benden gözlerini kaçırmadan bakan avukatla bu koku birleşince iyice işkenceye dönüyordu.

"Ne kadar üzüldüğümü bilemezsin." dedim yine alayla.

Bir la havle daha çekerken hiç bir şey yapmayarak yakamı bıraktı, arkasını dönüp bir kaç adım ilerleyerek uzaklaştı.

"Meraklısı gibi gelmiştin oysa, görüyor musun bak, şimdi bana da sürpriz oldu.Bir daha bana bakmaz, el sürmezsin diye kahroldum" dediğimde aramızdaki bir kaç adımlık mesafeyi olduğu yerde dönüp tam göğsümün ortasına sağ ayağıyla bir tekme atıp gerçek anlamda nefesimi keserek cevap vermişti. Bu tekmeyle ben geri savrulurken zar zor dengemi bulabilmiş, acıyan göğüs kafesimin ağrısını zorla dindirip attığı tekmenin hiç bir etkisi olmadığı izlenimini vermiştim.

Ama öyle değildi, avukat tek bir tekmeyle ağzıma sıçmıştı.

“Tüm gücünü kullanma demiştin değil mi?” diyerek bana alev saçan mavilikleriyle konuştu. Az önceki sessiz ve durgun haline kıyasla karşımda duran kadın şimdi öfkesiyle beni yakıp kavurmak isteyen bir aleve dönüşmüştü. Bu görüntüye ve sağlam tekmesine rağmen avukatın karşısında yıkılmadığımı göstermek için ayaktaydım ama zordu.

“Emin ol, hala tüm gücümü kullanmış değilim yüzbaşı.Beni bu kadar hafife almasan daha iyi olur.” diyerek bana bakmayı bırakmış ve aksak ayağına rağmen dik ve gururlu bir şekilde yanımdan geçip uzaklaşmıştı. Uzaklaşırken de geçtiği her yerde bıraktığı o saçma çiçek kokusunu bırakmadan geçmeyi ihmal etmemişti.

Avukatın gittiğini anlar anlamaz ilk olarak ellerimin ve dizlerimin üstüne yere düştüm ve hayatımda yediğim en sağlam tekmenin acısını öksüre öksüre göğsümden çıkarmaya çalıştım. Bu gücü, herhangi bir antrenmanımda bir askerden ya da dağ başında en azılı teröristle yaşadığım dövüşmeden bile yememiştim ama bu farklıydı. Bunu beklediğim söylenemezdi, onun bana böyle bir güç uygulamasına fazlasıyla şaşırmıştım. Belki de dediklerimle fazla ileri gitmiş, gerçekten damarımda basmış olmalıydım.

Yere oturarak biraz daha soluklandıktan sonra neden getirdiğimi bilmediğim ama benimle birlikte buraya gelen ve amacına ulaşamayan cebimdeki tek bir yara bandı baktım. Niye getirmiştim ki ben bunu?

Baktım elimin arasındaki yara bandına, hiç bir işe yaramayacaktı.

“Ne yapayım lan ben şimdi bu bandı?” diye yükseldim sadece kendimin duyacağı bir ses tonuyla ama ben haricinde başka biri daha duymuş ve cevap vermişti.

“Avukatın estetik dokunuşlar uyguladığı burnuna takarsın bir güzel.” diyen Civan’dı. Ve bunu bu kadar kibar söylemesi imkansızdı, bunu gördüyse ağzıma sıçmalıydı.

“Sen bu kadar kibar bir adam değilsin, kim var yanında?” dediğimde aklıma yanında Albay’ın olabileceği gelerek en acilinden yerden kalkmış ve Civan’a dönerek girişteki iki bedene bakmıştım. Evet karşımda duran bedenlerden birinin sahibi Civan’dı ama diğerinin de erkek ve Albay olmasını beklerken tanımadık bir kadın simasını görünce şaşırmıştım. Daha sonra biraz daha dikkatli baktığımda kadının sahip olduğu koyu saçlara, yeşil gözlere dikkat kesilince bunun o kişi olduğunu anladım.

Leyla’ydı, karşımda duran kadın Civan’ın sevdiği kadın Leyla’ydı.

OY VERMEYİ VE YORUM YAPMAYI ✨UNUTMAYIN✨

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.